Saat gibi işleyen bir ülke kurabiliriz

Türkiye’nin referandum ile gerçekleştirdiği tarihi dönüşümü, GENAR Araştırma Şirketi Başkanı İhsan Aktaş ile konuştuk.Seçmenin AK Parti’ye ve MHP’ye geleceği inşa etmek için bir fırsat verdiğini belirten Aktaş, “Bu millet çalışkan ve vizyon sahibi. Devlet de böyle olduğunda bizi kimse tutamaz” diyor.
Yayın Tarihi: Nis 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 20 mins

Hem süreci hem de sonucu düşündüğünüzde, sizce nasıl bir referandum gerçekleşti?

Türkiye için önemli bir değişimdi. Türkiye’nin siyasi tarihine baktığınızda, bütün daralmalar ve ihtilaller sonrası ülkede demokratikleşme, liberalleşme ve ekonominin iyileşmesi gerçekleşmiştir. 15 Temmuz darbe sürecinden sonra da bu yaşadığımız, memleket için tekrar bir genişlemedir. Sistem değişikliği bir zorunluluktu. 7 Haziran seçimlerinden sonra ülke büyük bir darboğaza girdi. AK Parti ve Sayın Cumhurbaşkanı bütün bu olumsuzluklara rağmen hükumet kurarak ve sürece sahip çıkarak, 1 Kasım’a kadar hadiseyi getirdi. 7 Haziran sonrasında toprak tartışması gündeme geldi, hendek siyaseti de öyle başladı. İran ve ABD, PKK’yı destekliyor. Bir taraftan Suriye rejimi ile PYD’nin ortaklığı var. O günlerde Tayyip Bey’in Lozan’ı hatırlatmasının nedeni şuydu: “Bırakın Türkiye Cumhuriyeti olarak başkasına toprak vermeyi, eski acılarımızı hatırlarız ve eski haklarımızın peşine düşeriz.”

AK Parti, MHP’nin desteğini bu duruşuyla mı aldı?

Lozan’ı hatırlatmak, aktif bir savunma yapmaktı. O günden bu yana da Türkiye iyiye gitti. 15 Temmuz’un ardından ise 7 Haziran sonrası Türkiye’nin beka sorunuyla karşı karşıya kaldığını gören Sayın Devlet Bahçeli, “Ülke bu kadar belayla uğraşırken bir de çift başlılık problemiyle uğraşmasın” dedi. Zaten referandum sonrasında da “Fiili olan durumu hukuki zemine kavuşturduk” dedi. Bence burada hem MHP hem AK Parti takdir edilmelidir. Çünkü Türkiye’de uzlaşma kültürü yoktur. İki siyasi partinin bir araya gelip uzlaşma ortaya koyması son derece kıymetlidir. Bundan sonra siyasetçilerin bu fırsatı nasıl kullanacaklarını hep birlikte göreceğiz.

Seçmen bu referandum ile AK Parti, MHP, CHP ve HDP’ye ayrı ayrı nasıl bir mesaj verdi?

Başlangıçta, Türk halkının değişime onay verdiğini görmek lazım. Ne zaman değişim talebi olsa, halk tercihini yenilikten yana kullanır. İkincisi, AK Parti yüzde 50 oy alan bir parti. Önceki yıllarda, ‘doymuş sünger teorisi’ diye bir teori kullanıyordum. Düşünün ki bir süngerin yarım litre su alma kapasitesi var ve o suyu almış. AK Parti için bu oyu elde tutmak o kadar hassas bir durum ki, bir tarafına dokunsanız öbür tarafından kaçıyor. Türkiye’nin milliyetçi, muhafazakâr, dindar, yerli seçmenini çatısı altında bulunduran AK Parti’nin içinde sosyal demokratlar ve Atatürkçüler de var.

“Ülke bu kadar belayla uğraşırken bir de çift başlılık problemiyle uğraşmasın” Devlet Bahçeli

 

Bir taraftan, Kürt seçmenin yüzde 40’ını bünyesinde bulunduruyor. Bu kadar geniş bir yelpazeyi elde tutmak zor bir şeydir ve bir maharettir. Yalnızca yelpazesi geniş bir sağ parti bunu elde tutabilir. Diğer taraftan mukayese ettiğiniz zaman CHP’nin yüzde 24 ile yüzde 27 arasında değişen bir bandı, sıkışmışlığı var. Orada politika yapıyor. Bence daha kolay, daha ideolojik, daha sert bir tutum içerisinde olabilir. O zaman da oylarınız değişmez, orada kalır. Ancak AK Parti bu yüzde 50’lik oyunu muhafaza etmeye çalışıyor. Bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçimine baktığınızda, Sayın Erdoğan’ı AK Parti’nin yüzde 93’ü, CHP’lilerin yüzde 8.9’u, HDP’lilerin yüzde 5’i, MHP’lilerin yüzde18’ i desteklemiş. Her partiden oy alarak Cumhurbaşkanı seçilmiş. Şu anda da tablo biraz buna benziyor. Bugünkü referandumda AK Parti, kendi seçmeninin yüzde 95’ini aldı. CHP, HDP’den ve MHP’den de ciddi anlamda oy aldı. Referandumdan çıkan mesajlarda şu var: “Biz değişimi onayladık, önünüzü açtık ama bundan sonra daha dikkatli olun.” Bence bütün partilere bir mesaj bu. Şöyle düşünün: CHP ile HDP’nin oyu yüzde 35’lere geliyor. Yüzde 48 potansiyeli harekete geçirdilerse şu anlama gelir: Çalışın, doğru bir yaklaşım ortaya koyduğunuzda siz de destek alabilirsiniz.

Peki HDP açısından yorumlarsanız ne söylersiniz?

Bölge için bir politika geliştiremedi. Genelde PKK’nın tezlerine sıkışıp kaldı. Halk da bir arayış içerisinde ve bölge halkı kavga değil çözüm istiyor. Bölünmek istemiyor. Diyarbakır mitinginde Sayın Cumhurbaşkanı’nın söylediği şey önemliydi. “Çözümü olan, projesi olan kalksın gelsin, varız” dedi. Elinde silah olanla masaya oturulmayacağını söyledi. Burada da hükumet bölgeyle ilgili ekonomi başta olmak üzere iyileştirmelerini yapıyor. Sosyal haklar üzerinde de iyileştirme yapacaksa, kanunu çıkarır, yoluna devam eder. Batı, özgürlükleri verirken kimseyle masaya oturmuyor. Doğu’da da pazarlık yapmaya gerek yoktur. Varsa özgürlükler ve kültür alanında verilecek hak, onu da hükumet verir. Çok da takılmasına gerek yoktur diye düşünüyorum.

MHP’de ortaya çıkan durum nedir?

MHP, altı-yedi yıldır ciddi anlamda bölünmek, parçalanmak istenen bir parti. Devlet Bahçeli de partiyi bir bütün olarak muhafaza etmek istiyor. Muhtemelen bunun için muhaliflerini parti kurmaya zorluyor. Milliyetçi Hareket Partisi’ni muhaliflere vermeyecek. Kendi kimliğini korumaya çalışıyor. MHP’li muhalifler de gözünü karartmış durumdalar. Şöyle düşünün, milliyetçilik konusunda Türkiye’nin en hassas partisinin Meral Akşener ve muhalifler grubu, HDP ile beraber aynı pozisyonda bulunabildiler. Bundan da yüksünmediler. MHP’nin onları itmek istediği alan, gidip ayrı parti kurmalarıdır. Emine Ülker Tarhan gibi mi olur, yoksa ondan 2 puan yüksek mi olur? Onu tam kestiremeyiz.

Sizce bundan sonra siyaset nasıl şekillenecek?

Türkiye’nin şu anda ekonomisini geliştirmeye, insanlara daha zengin bir ülke sunmaya ihtiyacı var. Türkiye tek partili dönemden çok partili hayata geçtiğinden beri “Bu vatan kimin” sorusunun cevabını bulamadı. Bu, bize çok enerji kaybettirdi. Bugün referandum bitti. Hükumet, kişi başına düşen milli geliri ile ilgili hedefini açıklayarak bir projeksiyon ortaya koyacak. Teknoloji alanında gelişmeleri nasıl takip edeceğini, uluslararası ilişkilerdeki daralmaları aşacaklarını açıklayacak. Ancak bunların yerine referandumu reddedenlere cevap vermekle meşgul. Dolayısıyla huylu huyundan vazgeçmeyecek. CHP ve onun çevresinde merkezi tutan bürokratlar, “Bu vatan bizim” demeye devam edecekler. Henüz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasetini, servetini ve kültürünü çevreden gelenlerle paylaşmaya yatkın durmuyorlar. Eskiden CHP, oy olarak güç yetirebildiği zaman oyla, yetiremediği zaman bürokrasi ya da askeri darbelerle devleti kendi lehine hizaya getirebiliyordu. Şu an böyle bir pozisyonları yoktur. Bu pozisyon zayıflayınca da yurtdışından destek ortaya çıktı. Şu an çok enteresandır, Almanya’nın AK Parti ile ilgili dili, HDP ve CHP’den daha sert ve hatta onlara yol gösterir pozisyonda. Bizim bazı aklı evvel Türklerimiz de maalesef bu düşmanlığa ve örselemeye çanak tutuyorlar. Halbuki vatansever bir millet için bu bir onur meselesidir. Bundan 100 yıl önce geldiler, işgal ettiler. Bugün de muhtemelen işgal ettikleri ülkenin ellerinden kaçtığına dair düşünceler belirmeye başladı ki, şu an Avrupalılar, ‘bebeği kundakta boğmak’ çabasındalar. Ancak Türkiye halkı artık ne yaptığını biliyor.

Mühür tartışması sizce nereye varacak?

Buna birkaç açıdan bakmak lazım. Öncelikle mühürsüz oylar hangi partiye ait? Kimse bunu bilmiyor. İkincisi, daha önce benzer durumlar olmuş ve benzer kararlar verilmiş. Üçüncüsü, farz edelim AGİT raportörleri bunu merkeze aldılar. Belki ‘hayır’ cephesi, HDP sandık kurulu başkanı ile anlaştı ve bilinçli olarak bunu mühürlemediler ki böyle bir kavga çıksın. Bundan da emin olamayız. Dolayısıyla böyle direkt olarak devleti ve seçim sistemini suçlamaya gitmek çok sağlıklı değil. Hâlâ bu ülkeyle ilgili, “Ben karar verirsem doğrudur, karar vermezsem yanlıştır” jakobenliğinin psikolojik altyapısını görüyoruz. Batılılar da bunu destekliyorlar. Biz Almanya gibi standartları yüksek, bürokrasisi oturmuş, vatandaşlarının her birinin her şeyi titizlikle yaptığı bir ülke olsaydık, muhtemelen mühürsüzlük meselesi problem olabilirdi. Ama biz ne trafikte ne günlük hayatta ne de vergimizi öderken her şeyi dört dörtlük yapan bir ülke değiliz. İhmal bizde bürokratik sanattır. Öncelikle burada işin başındaki bürokratlar hesaba çekilmeli. İkincisi de sandık başında duran üyeler. Bu, bir partinin ya da bir tarafın hatası değildir. Hatta o mühürsüz oyları saysalar, muhtemelen başa baş çıkar. Ancak bu işin içinde bir organizasyon olup olmadığından da devlet emin olamaz. Oy aynı oydur. Buradan bir şaibe çıkarmak, CHP’nin hâlâ “Kanun benim” psikolojisinin devam ettiğini gösteriyor. Bunun da bir karşılığı yoktur. 15 gün sonra bu tartışma biter.

Mühür örneğindeki gibi tartışmaların daha büyük gerginliklere sebep olmaması için nelere dikkat edilmeli?

Türkiye Cumhuriyeti çok partili hayata geçtiğinden bu yana açık oy, gizli tasnif dönemi hariç, bu ülkede seçimlerin sağlıklı yapıldığına dair hem dünyada hem Türkiye kamuoyunda bir kanaat vardır. Türkiye’de seçimler sağlıklı yapılır. Amerika’da, başkan kabul eder, rakip tebrik telefonu açar ve seçim biter. Bizde böyle bir şey yoktur. Rakip değil, YSK kabul edince kabul olur. Bir milyon 400 bin oy var. Bu da çok kolay terse dönecek bir oy değil. İkincisi ise sokakları hareketlendirme konusu. Bir siyasi partinin görevi oy almaktır. Bunu çok daha iyi yapmış olsalardı, şu anda ‘hayır’ önde olacaktı. O zaman AGİT’in raporu böyle olacak mıydı? AK Parti ya da MHP, referandumu kabul etmediklerini söylemeyeceklerdi. Çünkü böyle bir alışkanlıkları yok. 7 Haziran’da AK Parti yüzde 41 oy aldı. Hükumet kuramadıklarını kabul etti ve geri çekildi. Seçimleri kabul etmediğini söylemedi. Ki hakkı vardı. Güneydoğu’da PKK, bölgenin tamamını kapatmıştı. AGİT’in bununla ilgili bir satır cümlesi olmadı. AK Parti bu duruma bile itiraz etmedi.

Sizce AK Parti bundan sonra nasıl bir yol izleyecek?

Öncelikle uyum yasalarının çıkarılması ve seçim barajlarının aşağıya çekilmesi lazım. Gerçi Cumhurbaşkanlığı seçimi için baraj çok da anlam ifade etmiyor. İkincisi, Türkiye’de ekonomi iyileşmedikçe iktidar partisine iyi oy gelmiyor. Bu iki yıllık süreçte AK Parti’nin ekonomiyi ciddi anlamda güçlendirmesi lazım. Ekonomide üretim ayağının, sanayinin, bilgi teknolojilerinin gelişmesi gerekiyor. Muhtemelen katma değeri yüksek ürünlere ve bilgi teknolojilerine yönelecek. Üçüncüsü de bugüne kadar CHP’nin temsil ettiği, toplumun bir kesimini merkeze alıp diğerini dışlayan bir yaklaşım vardı. AK Parti’nin bunun tam tersini yapması lazım. Sayın Cumhurbaşkanı’nın belediye başkanı olduğu dönemdeki gibi toplumun bütün kesimleriyle iletişim halinde olması ve oy veren ya da vermeyen bütün sağduyulu vatandaşlarını kuşatması lazım. Her vatandaş devletiyle çalışmak ister. Öfkeli, yabancılarla iş tutan, ülkenin geleceğini okuyamayan, vizyonu olmayan insanlar çok sınırlıdır. Marjinalleri marjinal seviyede bırakıp, akademisyenlerden iş çevresine kadar her kesimi hükumet kendi yanında tutmalıdır. Burada CHP’nin düştüğü tuzağa düşerek dışlayıcı olmayacak. Alabildiğine kuşatıcı olacak. Zaten AK Parti’nin geçmişinde bu kuşatıcılık var. Sayın Cumhurbaşkanı, belediye başkanlığı döneminde, liderliğinin ve ülkeyi nasıl yöneteceğinin de temellerini atmış oldu. Gayrimüslimlerden solculara ve demokratlara kadar geniş bir yelpaze ile çalışmayı başardı. AK Parti’nin kuruluşunda, 10 yılda sistem böyle gitti. Bence Gezi olayı AK Parti’nin bu vizyonunu köreltmek için kurgulanmıştı. AK Parti bunu da artık aştı. Ahmet Cevdet Paşa’nın bir sözü vardır: “Affetmek, zaferin sadakasıdır.” Dolayısıyla FETÖ, PKK gibi vatan düşmanları ve ruhunu şeytana satmış küçük gruplar hariç, toplumun bütün kesimleriyle, “Affetmek sadakadır” ilişkisine hükumetin yeniden gelmesi gerekir. Bu millet, çalışkan ve vizyon sahibi bir millet. Devlet organizasyonu da millet kadar kaliteli hale geldiğinde bizi kimse tutamaz. Bunun için de tepeden tırnağa bir kamu reformuna ihtiyaç var.

Sayın Erdoğan’ın referandumun arkasından yaptığı konuşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İki türlü değerlendirme var. Birincisi Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın gazetecilere yaptığı, ikincisi de halka yaptığı konuşmadır. Öncelikli olarak balkon konuşmasına yakın bir konuşma yaptı. Halka yaptığı konuşmada da millete bir özgüven vererek, bu işin bittiğini söyledi. Ses tonunu biraz yükseltti. O, doğru bir şeydi. İkinci olarak Avrupa ile ilişkilerde gerginlik var. Burada birtakım pazarlıklar olacak. Nihayetinde AB ile Türkiye her gün kavga etmeyecek. Masaya oturulacak. Burada idam meselesini gündeme getirerek Avrupa ile pazarlığa en yüksek noktadan oturmak istiyor. AB-Türkiye ilişkilerinde artık herkes söyleyeceği son sözü söyledi. Bundan sonra diyalog ve ilişki başlar. Zaten Almanya’dan çağrı geldi. Türkiye de burada bir pozisyon değiştirdi aslında. Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Batı’ya karşı entelektüelleri ezik, yöneticileri kompleksli bir ülke değiliz. Artık masaya eşit şartlarda oturabiliyoruz. Bu gerilimler de bunun göstergesi. Kaldı ki, biz bin yıldır Avrupa’nın içinde bir milletiz.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)