İSKENDER PALA

Hz. İbrahim’in Doğu’daki ve Batı’daki anlamı nedir?

Hz. İbrahim, üç büyük peygamberin soy itibarıyla atasıdır. Semavi dinlerin geldiği bu üç peygamber haricinde de pek çok peygamberin atasıdır. Çünkü Allahü Teâlâ, Kur’an’da, “Onun soyunu bereketli kılacağım” diye zaten müjde vererek bize indiriyor. Hz. İbrahim’in üç semavi dinin verildiği peygamberlerin atası olmasını herkes sahipleniyor. Hıristiyanlar da, Museviler de, Müslümanlar da. Bu sahiplenme, herkesin kendi bakış açısına göre bir duruşu da beraberinde getiriyor. Bugün Hz. İbrahim’in ‘Hanif mesajı’ hangi dinin içerisinde tam manasıyla uygulanıyorsa; bence gerçek mirasçısı, gerçek evladı, gerçek torunu da odur. Diğerlerini soy torunu olarak kabul etmekle birlikte. Böyle olunca, Doğu’da ve Batı’da Hz. İbrahim’e sahip çıkanlar, Hz. İbrahim’in mesajına da sahip çıkmak konumundalar. İncil’e inananlar, “Hz. İbrahim benim inancımla ortak bir inanca sahipti” diyebiliyor. Keza Yahudiler, “Hz. İbrahim, Yahudi’ydi” diyebiliyor. Ama Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtiyor ki: “Hz. İbrahim ne Nasrani’ydi, ne Yahudi’ydi. O, dosdoğru bir Müslim idi.” Şimdi Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bu kadar berrak ve açık dururken, diğer tarafı Hz. İbrahim’in mirasçısı kabul etmek, soy bakımından mirasına sahip olmak; ama mesajı ve vahyi dolayısıyla onun mirasçısı olmamak anlamına gelir.

Yani bir zamanlar bu ülkede, “Hz. İbrahim’in ortak mesajında buluşalım” diyen insanları gördük. 15 Temmuz’da da bu adamların art niyetlerinin ne olduğunu anladık. Bugün, “Hz. İbrahim’in ortak mesajı nasıl olsa üç dinin içinde de var. Dolayısıyla dinler arasında fark yoktur” gibi bir mantıkla ortaya çıktığınızda; bu, çok yanlış yerlere götürür insanları. Bugün dünyada, “Hz. İbrahim madem üç semavi dinin içinde var, o zaman ortak bir din oluşturalım da dünyadan diğer dinleri kaldıralım” gibi bir çarpık anlayışa insanı götürecek fikirlerin de temellendirilmesi böyle olabilir. O yüzden ben, Hz. İbrahim’in Doğu’da ve Batı’daki yansımasını, üç semavi din peygamberinin gen yapısı itibarıyla atası olduğunu, hakiki mirasının da Hıristiyanlık veya Musevilikte değil, İslamiyet’te devam ettiğinin altını daima çiziyorum ve çizmek gerekir. Aksi takdirde, “Dinler arasında fark yoktur” gibi bir sonuca çıkarız. O zaman çok yanlış şeylere kapı aralamış oluruz.

Ortadoğu’daki savaşların asıl nedeni “Tarihî değerleri yok etmek” diyorsunuz. Neden?

Mesela ben Fenerbahçe’nin teknik direktörü olsam, rakibim kimdir diye öğrenirim. Rakibim Galatasaray ise Galatasaray takımının en iyi üç futbolcusunu transfer ederim. Burada kendi takımımı üç iyi futbolcuyla güçlendirmiş olurum. İki, rakibimi üç en iyi futbolcusunun gücünden yoksun bırakırım. Ortadoğu’da olup bitenler tam da bu transfer meselesine benzer. Bir tarafta, bütün tarihi 500-600 sene olan Amerika ve Amerika’nın da içinde olduğu Olympos tanrılarının zihin gerisinde halen hüküm sürdüğü bir Batı dünyası ve bu Batı dünyasının yaklaşık 3 bin yıllık geriye yönelik tarihi var. Batı’nın 600 seneyle 3 bin yıl arasında oluşturduğu birikiminin, fikriyatının, medeniyetinin, anlayışının, düşünce tarzının, felsefesinin ve kültürünün karşısında bugün bir başka rakip var. O, uyanan Doğu.

Peki uyanan Doğu’nun tarihine baktığımızda neresi çıkıyor karşımıza? 10 bin yılın ötesi çıkıyor. Peki bu 10 bin yılın içerisinde neler gizlidir ki bugün onu rakip kabul ederek bütün Batı dünyası, tüm var gücüyle, teknolojisiyle, silahıyla, topuyla, tüfeğiyle üzerine yürüyor.

Binlerce yıllık Ortadoğu tarihinin içerisinde neler var?

Tarihin içini dolduran kültürdür, sanattır, sanat eseridir. Bugün dünya üzerinde sanat ve kültürün merkeze alındığı; bir kültür endüstrisinden, turizminden, bir kültür ekonomisinden, kültürel turlardan ve kültüre dayalı olarak müzelerden, kültür-sanat merkezlerinden, sanat galerilerinden, müzayede salonlarından bahsediyoruz. Yani dünyanın yeni algısı, kültür-sanat üzerinden birbirine üstünlük mücadelesi veriyor. “Benim kültürüm senin kültürünü döver” diyen devlet, “Benim kültürüm senin kültüründen fazla” diyen kişi, diğer kişiyi algı yönetimiyle yönetebiliyor. Böyle bir yeni dünya algısı yaratılmışken, siz Mezopotamya’da, Ortadoğu’da bugün olup biten savaşlarda bu algının yattığını düşünmezseniz, zaten aymazlık ederseniz.

“Müslümanların, ‘Bu coğrafyalardaki her türlü

tarih, medeniyet birikimi benimdir, sahip çıkıyorum’demesi gerekir.”

Evet, bugün orada bir petrol savaşı vardır, doğrudur. Petrol dünyanın kanıdır. Orada bir su savaşı vardır, doğrudur. Su dünyanın midesidir, yiyeceğidir. Orada bir İpek Yolu’nun, dünya ticaretinin kimin eliyle yönetileceğine dair bir savaş vardır, doğrudur. Orada bir İsrail Devleti’nin yapılandırılması için zemin hazırlama savaşı vardır, doğrudur. Ama bana göre bunlardan daha önemlisi, orada bir kültür ve sanat savaşı vardır ki o, dünyanın iliğidir. Kanı kadar değerlidir.

Birinci Körfez Savaşı sırasında bombalar Bağdat’a düşmeye başladığında, Bağdat’ta bir metre çukur açtıysa, bir medeniyeti yok etmişti. İki metre derine gittiyse ikinci medeniyetin eserlerini yok etmişti. Üç metre derine gittiyse de üçüncü medeniyeti. 17 medeniyet orada üst üste sıralanmış vaziyette. Batı medeniyeti ise tek katmanlı. 17 katmanlı Doğu medeniyeti bir yerde duruyor, tek katmanlı Batı medeniyeti bir yerde duruyor. Hangisinin müziği, hangisinin sesi, hangisinin sineması, hangisinin hikâyesi galip gelir?

Peki amaçlanan ne?

Birincisi, “Bunların hepsini ellerinden alalım ki kimliksizleştirelim. Alamıyorsak da yok edelim, onlara da kalmasın, mankurtlaştıralım” diyorlar. Önce kimliksizleştireceksiniz ki, algı yönetimi yapabileceksiniz. Karşınızdakinin kimliğine el koyduysanız, onu yönetmek çok kolaydır. Körfez Savaşı sırasında ilk önce Bağdat Müzesi ve Bağdat Kütüphanesi boşaltıldı. Devlet boşaltmadı, kaçakçılar boşalttı. Bu eserler Batı müzelerinin ambarlarına gitti. Batı kütüphanelerinin depolarına. Ne zaman çıkacak? Uluslararası göstermelik bir kanun var, “Uluslararası tarihî eser kaçakçılığı yasaktır” diye. Galiba 12 yıl sonra, şimdi bazıları çıkmaya başladı.

Bugün Amerika, Ortadoğu’da DAEŞ için ordu kuracak bizim sınırlarımızda. O orduya gelenlerin hepsinin savaşmak için mi geldiğini düşünüyorsunuz? Hayır. Onların pek çoğu oradaki kültürü değiştirmek, metabolizmayı bozmak ve oradaki sanat eserlerine el koymak için geliyorlar. Palmira diye bir kent vardı. İleride vitrinlenip paraya dönüştürülebilecek, şimdilik de Müslümanlara bırakılamayacak kadar değerli sanat ve tarihi eserler vardı. Anlamayın diye birkaç DAEŞ’çi elaman getirildi, kurşunlatıldı. Acaba kaç yıl sonra, hangi müzenin deposundan teşhire çıkacak. Halep’te, Halep Kalesi’nin üstünde mermer kartuş pano vardı. Onun üzerinde Orta Asya’dan Türk kavimlerince işlenmiş bir orta işaret yani alay sancağı gibi bir figür vardı. Ejder kuyruklu, aslan başlı, kanatlı bir yaratık. Griffon artık orada yok. Tek örneği oradaydı.

Ortadoğu’da bugün olup bitenler, aslında orada katman katman bekleyen Asur, Babil, Sümer, Akat, Fenike ve nice medeniyeti yok etmekten ibarettir. Çünkü Ortadoğu’da yaşayan insanlar, o insanların genlerini taşırlar ve vaktiyle 10 bin yıl önce medeniyeti kuranlar kadar uyandıklarında, aynı medeniyeti kurabilirler. Aynı yere yükselebilirler. Bu yükselişin olmaması için onların sembollerini, onların yol haritalarını yok etmek veya el koymak gerekir.

Bugün 10 bin yıl öncesinden kalan Sümer tabletleri ortadayken, Batı dünyası “Yazıyı biz bulduk” diyor. Bugün Arkeoloji Müzesi’nde Sümerce tablette, “Üç şeker karşılığında bir kuzu satın aldım” diyor. Ondan sonra, “Parayı biz bulduk” diyor Batı. Roma hukuku diye bir hukuk sistemi var. Batı, “Ben Roma hukukunu oluşturmasaydım dünyada ne kargaşalar olurdu” diyor. Bu bir algı.

Halbuki Roma hukukundan 3 bin 800 yıl evvel Hammurabi Kanunları yazıya geçiriliyor. “Demokrasiyi biz bulduk” diyorlar. Peki 3 bin yıl evvel Babil Kulesi’nde tıkır tıkır işleyen demokrasiye niye dönüp bakmıyoruz.

Neden bakılmıyor?

Buna bakması gerekenler bizleriz. Bizim gözlerimizden ırak tutmak isteyenler de onlar. Onlar bizim gözümüzden bunları ırak tutmak için Ortadoğu’da tozu dumana katıyorlar. Bizse halen uyanmıyoruz. “Bir zamanlar Sümerler bunu yaptıysa biz de onların genlerini taşıyoruz, biz de yapabiliriz” fikrini hiç geliştirmiyoruz. Hepimizde bir aşağılık kompleksi, hepimizde bir yetersizlik düşüncesi var. “Zaten bizde sanat yok, kültür yok, eğitim sistemi şöyle berbat, teknoloji kötü, hukuk böyle oldu” diyoruz. Kendimize azıcık güvenelim. Yapabiliriz. Yeniden uyanabiliriz. Yeniden uyanmayalım diye bugün Ortadoğu karıştırılıyor. Uyandığımız zaman göreceğimiz semboller elimizden alınıyor. Bunlara onlar değil, biz sahip çıkmalıyız.

Kudüs’e nasıl bakıyorsunuz?

Bugün Kudüs dediğimiz mesele, Ortadoğu’da olan bitenlerin bir parçasıdır. Siyonizm denilen kavramı dünyaya İngilizler baş belası etmiştir. Daha 1824’lerde Osmanlı’yı parçalayabilmek ve Ortadoğu’daki dengeleri değiştirip orayı kaosa sürükleyerek kendi politikalarını yürütebilmek için Ortadoğu’da bir Yahudi devletinin kurulması fikrini ilk önce İngilizler ortaya attı. Sonra Theodor Herzl dahil birkaç kişi bunu sahiplendi. ‘Kudüs Devleti’ kitabı yazıldı. Sonra Siyonist kongre toplandı 1897’de. Yani 150 sene önceden bahsediyoruz. Böyle bir fikrin, Ortadoğu’daki her bir karmaşa veya her bir damla kanın arkasında mutlaka Siyonist İsrail var. Bugün Siyonistlerin bu tavrından hoşlanmayan Yahudiler de var. Türkiye’deki Yahudilerin pek çoğu bunlardandır. Onun için bugün bu, Yahudi problemi değil de bir siyasi Siyonizm problemidir. Bu siyasi Siyonizm’in temellendirmesini yapan üst akıl, burada Kudüs merkezli bir devlet kurarak Ortadoğu’yu parçalamak istiyordu.

Yahudiler neden alet oldu? Çünkü Yahudilerin Tevrat’ında; Davud krallığını kurup Armageddon içerisinde kıyametin kopmasına kendilerini hazırlıklı hissetmek ve Davud krallığını kurduktan sonra vaat edilmiş toprakları ele geçirmek var. Siyasi Siyonizm’in hedefi belli. Batı dünyasının Ortadoğu’daki hedefi belli. Bütün bunlar Müslüman dünyaya karşı.

O zaman Müslüman dünyanın ne yapması gerekiyor?

Bir defa makineli tüfeklere karşı sapan atan çocuklar aracılığıyla savaşmaması gerekiyor. Elbette savaşmamız gerekiyor ama böyle zafer kazanamayız. Zafere ulaşmamız, buradan üstün çıkabilmemiz, bu mücadelede haklılığımızı gösterebilmemiz ve zafere erişebilmemiz için sapan atmak yetmiyor. Kudüs meselesi bir uluslararası mesele değildir. Bir insan hakları meselesi değildir. Bir din meselesi de değildir. Üç dinin ortak değeri olarak Kudüs, Müslümanların elindeyken bir din meselesi yoktu orada. Her dinin ortak merkezi olarak görülebiliyordu.

Neden din meselesi değil?

Çünkü Kudüs, Yahudilere göre mutlaka ele geçirilip kurulması ve Mescid-i Aksa’nın yerle bir edilmesi gereken bir iman konusudur. Dünyanın pek çok yerindeki Yahudilerin de karşı olmasına rağmen Siyonist siyaset bunu söylüyor. Hıristiyan dünya için Kudüs o kadar önemli değildir. Sadece Evanjelikler için biraz önemlidir. Armageddon dolayısıyla Yahudi Tevrat’ına uydukları için. Ateizm’e kapılarını açmış, Deizm’i her yerde savunan bir Batı dünyasında Kudüs bir din meselesi olamaz. “Hz. İsa keşke Paris’te doğsaymış. Ortadoğulu mu şimdi Hz. İsa? ” diye adeta Hz. İsa’yı oradan kurtarmaya çalışan bir Batı dünyası var. Müslümanlar için halen eskisi gibidir. Kudüs bizim kutsal emanetimizdir. Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Şerif neyse, Kudüs de odur. Kutsal emanetimiz olması dolayısıyla bizim hak peygamber kabul ettiğimiz Hz. İsa’nın da Hz. Musa’nın da müminlerinin orada bizimle beraber olmasını kabul ederiz. Kudüs bir uluslararası ilişkiler meselesi değildir. Çünkü Kudüs’te çok haince, zalimce saldıran bir taraf varken, insan hakları meselesi olarak bunu çözümlemeye çalışmak beyhudedir. Daima oradaki zalimlik böyle devam edecektir. Bu durumda Müslümanlar kendi haklılıklarını ortaya çıkartmalı.

Müslümanlar bunu nasıl yapabilir?

Bugün dünya üzerinde Yahudi bilim insanı, Yahudi araştırmacı, Yahudi sanatçı, Yahudi tasarımcı, Yahudi iş insanı vs. olarak Kur’an-ı Kerim’i merkeze alıp, İslamiyet’i merkeze alıp bunları inceleyen ne kadar araştırmacı, bilim insanı, sanatçı, kültür insanı varsa; Müslüman dünyanın da Tevrat’ı ve Yahudiliği merkeze alan o kadar araştırmacıyla, bilim insanı ve sanatçıyla bu konuyu incelemesi gerekir. Elde edilen sonuçlarla da bir veri tabanı oluşturulmalı. Biz neye göre ve kiminle mücadele edeceğimizi ona göre belirlemeliyiz.

Bu konuda bilimsel çalışmalar yapılabilir mi?

Türkiye’de ilahiyat fakültelerinde dinler tarihi kürsüsü vardır. Dinler tarihi kürsüsü Şintoizm’le, Uzakdoğu Malay dinleriyle, Hıristiyanlığı ve Museviliği neredeyse eşit inceleyen veya programında onları öyle gören bir kürsü. Bu kadar yüzeysel, bu kadar basit ve bu kadar sıradan dinler tarihi kürsüsüyle biz Yahudiliğin Müslümanlar için ne dediğini anlayabilir miyiz? Tevrat, Hacer’in çocuklarını köle olarak görüyor ve “Sara’nın çocukları efendidir” diyor. Biz “Sara validemiz” ve “Hacer validemiz” deriz. İslamiyet’in bakış açısına bakın, Tevrat’ın bakış açısına bakın. Onlar meseleye böyle bakarken, bizim bu meseleye siyasi çözüm bulmaya çalışmamız, meseleyi çözümsüz bırakmak olur. Mesele, Yahudilik için var olan bu aşırı Siyonist fikirlerin çürütülmesi meselesidir. Bunun için de sadece Türkiye’deki dinler tarihi kürsüleri bu işe yetmez. Bütün Müslüman ülkelerden en az 10’ar, 20’şer araştırmacının da Yahudilik ve Tevrat üzerine çalışıyor olması gerekir. Çünkü onlar bizi böyle alt ediyor.

Kitabınızı yazmak için nerelere gittiniz?

Bu kitabı yazmak için yola çıktığımda bir sancım vardı. Ortadoğu’da ne olup bitiyor? Buradaki savaş neden çıkıyor? Sadece su mu, petrol mü, İsrail mi, ticaret mi veya bölge dengeleri mi? Bu kurşunları kim üretiyor, burada ölenler neden hep Müslüman? Okurlar bütün bunları düşünsün istedim. Onun için başlangıçta coğrafyamı Ortadoğu’ya çevirdim. Ortadoğu deyince tabii Kudüs, Mısır, Hz. İbrahim’in ayak izlerinin olduğu bütün bölgeler. Bu yerleri görmeden Hz. İbrahim’i yazamam. İşin içinde CIA, MOSSAD hikâyesi olunca bir de papalık ayağı var, o nedenle Roma’ya gittim. Amerika’ya ve Japonya’ya gittim.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)