Mahmut Övür: Siyasetten beslenen otoriter olamaz

Sabah gazetesi yazarı Mahmut Övür, Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi'nin 'tek adamlığa' yol açacağı iddialarını reddediyor ve şöyle diyor: “Yeni sistem toplumun iradesinin siyasete yansımasını sağlayacak. Yasama, yargı ve yürütme arasındaki ilişkiyi netleştirecek.”
Yayın Tarihi: Şub 28, 2017
FavoriteLoadingBeğen 24 mins

Mahmut Övür: Siyasetten beslenen otoriter olamaz

Türkiye’de neden sistem değişikliğine ihtiyaç duyuluyor?
Bu ihtiyaç yeni değil. 1970’lerden itibaren Türkiye’de siyasal sistem hep tartışıldı. Mevcut sistemin Türkiye’nin büyüklüğüne, siyasal sistemine pek uymadığı fikri aydınlarda ve siyasetçilerde hep vardı. Bu vesayet, 1960 darbesiyle anayasal güvenceye kavuşturuldu. Ordu, “Bu millet doğru karar vermiyor. Zaman zaman bizim istemediğimiz siyasetçiler iktidara geliyor. Biz bunları nasıl dizginleriz” dedi. Peki kimdi bu istemedikleri siyasetçiler? Türkiye’nin muhafazakâr, dindar kesimleri veya solcuları… Milli irade dediğimiz şeyi, siyasi iradeyi başta ordu olmak üzere kurumlar vasıtasıyla hayata geçirmeye çalıştılar. Türkiye böylece ucube bir sistemle karşı karşıya kaldı. Yani siyasi iktidarlar, alanları daraltılmış ve sınırları belirlenmiş bir pozisyonla karşı karşıya kalıyorlar. Bir parti yüzde 50 oy alsa bile Türkiye’nin çok temel konuları hakkında konuşamıyordu. Kürtler, Aleviler meselesinde ve dindarlığı bir şekilde ötekileştiren, baskı altında tutan yapıya yönelik herhangi bir değişiklik girişiminde bulunamıyordu. Bir tarafta güçlü asker, diğer tarafta ise güçlü bürokratik oligarşik yapı vardı. Zaman zaman rahmetli Turgut Özal ve Necmettin Erbakan gibi bazı siyasiler geldi. Bunlar şunu fark ettiler: “Geliyorsun, kendi iradenle ülkeyi yönetemiyorsun.” Bu durumu ilk olarak Özal dillendirdi. Açık açık başkanlık sistemini anlattı. Ama olmadı çünkü çok güçlü bir yapı vardı.

“Her ülke kendi tarihsel koşullarına uygun bir siyasal sistem kuruyor. Bizim kurmamızda ne sakınca var?”

Bu sistem her 10 yılda bir darbe üretiyor. 10 yılı geçmeden de ara müdahaleler üretiyor. Başbakanlar asılıyordu. Türkiye, IMF’ye muhtaç hale gelmişti. İlk defa 2010 yılında AK Parti’nin sivilleşme mücadelesiyle yapılan anayasa referandumuyla askeri vesayet biraz geriletildi. Fakat buna karşı sistem de kendi argümanlarını üretiyordu. Bu sefer vesayetçi yapının başka bir ürünüyle karşılaştık. 1960’larda temeli atılan bu ucube sistemin devam etmesini isteyen küresel yapılar ile içerideki bürokratik iradenin işbirliğiyle oluşan bir yapı. Bu, FETÖ’yü ortaya çıkardı. FETÖ, polis ve yargı üzerinden devleti esir almaya çalıştı ve sistemi kilitlemeye başladı. Geldiğimiz nokta artık bu hesaplaşmanın bitmesi gerektiğini söylüyor. Türkiye içeride ve dışarıda genişlemek ve büyümek istiyor. Daha doğrusu zenginleşmek ve özgürleşmek istiyor. Bugünkü değişiklik de bunun bir tezahürüdür.

Yeni sistem bu tıkanıklığı nasıl giderecek?
En başta siyasetin önü açılacak. Bizde hep “Yüzde 50 oy alıyor ve devletin olanaklarını kullanıyor” denir. İktidarlar gerçekte iktidar olamıyorlar. Ergenekon sürecinde bazı aktörler “Yüzde 95 oy alsanız bile sistemi değiştiremezsiniz” dediler. Bu, vesayetçi yapıdır işte. Yeni sistem toplumun iradesinin siyasete yansımasını sağlayacak. Yasama-yargı-yürütme dediğimiz demokrasinin üç erki arasındaki ilişkiyi netleştirecek. Yani her kurumu kendi işlevi üzerinden tanımlayacak. Bizde yasama içinden çıkan yürütme modeli vardı. Kendine özgü, ucube ve parlamenter sistem vardı. Bu değişince siyasetin alanını tanımlayan herhangi bir güç olmayacak. Bunu tamamen siyasi aktörler belirleyecek. Hesabını da halka verecek. Toplumun önünü açan, birbiriyle ilişkisini iyi tanımlayan bir sisteme doğru gidiyoruz.

Türk tipi başkanlık sisteminden ne anlamalıyız?
Arend Lijphart’ın ‘Demokrasi Modelleri, Otuz Altı Ülkede Yönetim Biçimleri ve Performansları’ kitabında önemli tespitler var. İncelenen sistemlerin altısı başkanlık ve altısı da demokratik. Bizde sadece “ABD’de var. Latin Amerika ülkeleri darbe üretiyor” diyorlar. Yalan söylüyorlar. Bizimki de 60 yıldır darbe ve diktatörlük üretti. Başkanlık sistemi uygulayan ülkelerde birinci sırada ABD var, ikinci sırada Brezilya, üçüncü sırada ise Arjantin var. Yani demokratik başkanlık sistemleri mevcut ve hiçbiri birbirine benzemiyor. Brezilya’daki başkanlık sistemi ile Meksika’daki birbirine benzemiyor. Meksika’daki ile Arjantin birbirine benzemiyor.

“Yürütmenin otoriterleşme ihtimaline karşı yasamaya Cumhurbaşkanı hakkında soruşturma açma yetkisi verilmiştir.”

Yürütmeye karşı nasıl bir denge ve denetleme sistemi oluşacak?
Bazı sol-laik kesimin “Diktatörlüğe yol açacak” dediği bu sistem aslında üç erki de kendi içinde dengeliyor. Meclis yasama görevi yapacak. Bu ülkede belki de en az görevini yapan yasamadır. 37 yıldır 117 kez anay asayı değiştirdiği halde özünü ve zihniyetini değiştirememiştir. Meclis ülkenin ihtiyacı olan temel yasaların değişiminde asli görevini yapamamıştır. Bu yerine gelecektir. Yasama asli görevini yapacağı için yürütmeyi daha iyi izleyecek. Yürütmenin nerede eksik yaptığını, nasıl yanlış yaptığını çok daha net görecek. Yasamanın içinden yürütmeyi çıkardığınız zaman bir ş ekilde seçim yatırımı üzerinden meseleye bakılıyor. Bakanlar ve milletvekilleri arasında iktidar savaşları yaşanınca ciddi sıkıntılar ortaya çıkıyor. Kimin bakan olup olmayacağı üzerinden partiler içinde sıkıntılar yaşanıyor. Bunların hepsi gündemden kalkacak. Yürütme tamamen yatırıma ilişkin kafasını yoracak, merkezi yönetim ile genel yönetim arasındaki dengeyi daha iyi nasıl kurabilirim, merkezdeki yoğunlaşmayı nasıl azaltabilirim, bunun çabasını harcayacak. Yasama da demokrasiyi ve devletin işleyişini daha iyi çalıştırma üzerine kafa yoracak. Burada yürütmenin otoriterleşme ihtimaline karşı yasamaya Cumhurbaşkanı hakkında soruşturma açma yetkisi verilmiştir. Meclis bu anlamda ciddi bir tehlike görürse bunun önlemini alabilir. Bu güne kadar gensoru ile düşmüş bir hükumet göremezsiniz. Bunu milletvekilini güçlü kılarak yapabilirsiniz. Tüm bunların güçlendiği süreçte bu sistemde denge ve denetleme daha makul olacaktır.

Meclis

Muhalefet partileri “Tek adam devri başlıyor” diyor. Rejim mi değişiyor?
Biz 66 yıldır çok partili sistemde yaşıyoruz. Bu ucube sisteme rağmen bir demokrasi tecrübemiz var. Her şeye rağmen seçimleri zamanında yapan, seçimlerden sonuç alan ve seçeneklerin en iyisini tercih eden bir halka sahibiz. Böyle bir tecrübe varken 2016- 2017 Türkiye’sinde tekrardan tek adama dönme ihtimalini zayıf görüyorum. Bu, ilk önce halka hakaret etmek demektir. Bugünkü sisteme baktığımızda partiler sistemi tek adam derlemesi üzerinedir. AK Parti’yi bir kenara bırakalım, CHP, MHP ve HDP tek adamlık üzerinedir. Siyaseti güçlendirecek, halktan beslenecek siyasetin önünü açacak bir sistem arayışımız var.

Meclis’te grubu bulunan bütün partiler anayasa değişikliği istiyor. Neden şimdi bu değişikliğe karşı çıkıyorlar?
Buna HDP de dahildi. Bu partilerin çoğu vesayetin devam etmesini istiyor. Çünkü bu ülkenin gerçekleri, sosyolojisi üzerinden siyaset yapmıyorlar. 2011 yılında AK Parti’nin “Anayasanın özgürlüklerle ilgili 60 maddesini değiştirelim” çağrısına bile karşı çıktılar. Sistemin değişmesini istemiyorlar. Onların işine geldiği gibi bir yapıyı kilitlediği, kendileri de tepeden inme oldukları için bunun değişmesini istemiyorlar. Bu siyasi akılla etkili olamayacaklarını biliyorlar. İşte tepeden inmeci siyasetçilerin devri kapanıyor. Yeni sistem bu partilerde de değişikliğe yol açacak. “Topluma nasıl gideriz, toplumu nasıl kazanırız, bizim sosyolojimiz nedir, biz hangi coğrafyadayız” diye kafa yoracaklar ve siyaset üretecekler. “Yasama görevi bir tarafa bırakılırsa yeni Meclis’in milletvekilleri ne yapacak” deniyor? Bakın bunu CHP Milletvekili Deniz Baykal söylüyor. Zaten asıl yapması gereken görev yasama. Deniz Baykal’a destek veren siyasi aktörler var. Yasama yasamayı, yürütme yürütmeyi yapacak.

Muhalefetin “Yürütme yargıyı belirliyor” tartışmaları hakkında ne söylersiniz?
Yargının iyi sınav vermediği bir geçmişi var. Yargıda ideolojik bir örgütlenme olmaması gerekir. İster resmi ideolojinin, isterse FETÖ’vari yapıların temsilcisi olsun. Herhangi bir yapının temsilcisine devlet şeffaf bir şekilde hesap sormalı. Bu yüzden toplumun şeffaflaşması gerekiyor. Bunu da ortamı demokratikleştirerek, sivilleştirerek sağlayabiliriz. Atanan yargıçlar yanlış yapabilir. Bunun hesabını da yargı sorar. Mesela şu an FETÖ’ye hesap soruluyor. Devletin içerisindeki ideolojik yapıları tasfiye ediyorsanız geriye siyaset kalıyor. Meclis’te çoğunluğu olacağı için iktidar partisinin yargıyı belirleyeceği itirazı var. O zaman da ortak bir zemin bulmamız gerekiyor.

Bu ortak zemin nasıl sağlanacak?
Eğer devreden vesayet yapıları çıkarsa siyasetin yapacağı tek şey konsensüs sağlamak. Bu sistem siyasetin daha makulde buluşmasını sağlayacak. Yani siyaset merkezde buluşmak zorunda kalacak. Marjinalleşmekten çok her kesimden oy alabilen bir siyasi partiler süreci başlayacak. Koalisyon dediğimiz şeyi seçim öncesi gerçekleştirecek. Parlamenter sistem tam tersine küçük partilerin çoğalmasına yol açıyor. Bu, temsilde adalet gibi gözükse de aslında uçlara savrulmaya yol açıyor. Yani daha radikal partilerin ortaya çıkmasına yol açıyor.

Cumhurbaşkanı ya da Meclis her istediğinde birbirlerini feshedebilecek mi?
Bu ezberden şöyle konuşuluyor: “Cumhurbaşkanı canı istediğinde Meclis istediğini yapmıyor ‘bir dakika’ diyecek ve tık diye Meclis’i feshedecek.” Etsin. O zaman da aynı anda kendini feshedecek. Yüzde 40 ya da 50 oy almış bir siyasi aktör, Meclis’te yasa konusunda problem yaşıyor diyelim. Bunu aşmak için Meclis’i feshedebilir. Fakat Meclis’i seçime götürmesi için toplumu ikna etmesi gerekiyor. Meclis de Cumhurbaşkanı’nı rastgele feshedemez. Diyelim ki belli bir rakamı yakaladı, o zaman seçime nasıl gideceksiniz? Vatandaş, “Benim seçtiğim cumhurbaşkanını sen niye feshettin?” diye sormayacak mı? Bu yüzden asıl güç, asıl denetim millette.

“Hitler’in çıkışında şiddet vardı. Siyasetten beslenen siyasi bir aktörün otoriter olma ihtimali zayıftır.”

Peki halk her zaman doğru kararlar verir mi?
Bazı elitler “Halkın yanlış kararlar verme ihtimaline karşı bazı önlemler alalım” diyor. Halkın yanlış kararlar almasının önüne geçmemin yolu yasal önlemler almak değil, siyasetin önünü açmak. Bir diktatörün önünü kesmenin tek bir yolu vardır. O diktatörü engelleyecek siyaset üretmek. Seçimle gelecek bir siyasi aktörün diktatör olmasıyla ilgili Hitler örnek gösteriliyor. Yalan söylüyorlar. Hitler’in çıkışında şiddet vardı. Siyasetten beslenen siyasi bir aktörün otoriter olma ihtimali zayıftır. Diktatörlük eleştirileri sistemin değişmemesi için uyduruluyor. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı yetkisiyle Erdoğan zaten istediğini yapıyor. Bugün neyi yapamıyor ki yeni bir sistem üretmeye kalksın? Yeni sistemde sorumluluk var. Halka güveneceksin. Halk yanlış karar verirse de versin. Onun bedelini de bir süre sonra tekrar telafi edecek.

AK Parti-MHP ittifakını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Daha da milliyetçileşen bir Türkiye fotoğrafı ortaya çıkıyor. Bunu görmek lazım. Ama burada geldiğimiz siyasal süreci değerlendirmemiz de lazım. Son dönemde özellikle 15 Temmuz’dan sonra CHP’nin muhafazakâr dindar tabanla iletişim kurma şansı vardı. Yenikapı’ya gönüllü girdi ama bunun gereğini yapmadı. İnanılmaz bir dönüş yaptı. Gerilimi artıran, öfkeli bir dil kullandı ve ülkede siyaseti kilitleyen bir rol oynamaya başladı. Burada enteresan bir şekilde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli farklı bir çizgiye geldi. MHP daha milliyetçi ve devletin bekâsıyla ilgili kaygıları olan bir parti. Bahçeli bu süreci doğru okudu. Siyaset üretti ve kendi kitlesine şu mesajı verdi. “Bakın anayasanın ilk dört maddesini değiştirtmedim. AK Parti ile ittifakı Türkiye’nin önünü açmak için yaptım”. Türkiye’nin bekâ sorunu var. Türkiye hiç olmadığı kadar dört büyük terör örgütü tarafından saldırıya uğradı. Ama aynı zamanda küresel güçlerin saldırısına da uğrayan bir ülke. Bu açıdan baktığınızda MHP kendi açısından da Türkiye açısından da doğru bir tablo ortaya koydu.

Cumhurbaşkanlığı ile Meclis seçiminin aynı gün yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bunun güçlendirici bir yanı olduğunu düşünüyorum. İster A partisinin, ister B partisinin Cumhurbaşkanı adayı olsun kendi partisinin iktidarda olmasının şöyle bir katkısı olacak. Partisiyle ilişkisi arasındaki problemi azaltacak. Yani Cumhurbaşkanı kim olacaksa partisiyle dengeli ilişki kurmasını sağlayacak. Amerika’da bu tartışıyor. Orada da deniyor ki aynı gün seçilsin. Çünkü öbür türlü kopukluk oluyor. Parlamentoda Cumhurbaşkanı’yla belli konularda frekansın uyması açısından bir yapı yoksa problem çok daha derin olabilir. Toplum isterse Cumhurbaşkanı’nı Meclis’te seçeceği partiden seçmez, isterse parlamentoyu çoğaltır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yeni sistem hızlı kalkınmayı sağlayacak” diyor. Bu nasıl olacak?
Türkiye’nin kalkınma trendine baktığımızda en büyük atılımların tek parti dönemlerinde yapıldığını görüyoruz. Koalisyon dönemleri sıkıntılı dönemlerdir. Çoklu hükumetler dönemi Türkiye’nin ekonomide nefes alamadığı, IMF’ye muhtaç olduğu dönemlerdi. Tek parti iktidarlarında Türkiye hızlı kalkınmıştır, yatırımlara yoğunlaşmıştır. Son 14 yıla bakın Türkiye altyapıda devrim yapmıştır. Altyapı ticaretin artması için yapılır. Burada bir vurgu var aslında. Türkiye’de bürokrasi ‘çevre’ gibi nedenlerle yatırımların karşısına çıkıyor ama aslında siyasi iktidarların önünü tıkıyor. Yatırım yapmasını, ülkenin kalkınmasını ciddi anlamda engelliyor. Bu devlet hantal ve bürokrasinin çok güçlü olduğu bir devlettir. Bunlar kalktığında kalkınma olacak.

“Bugünkü Cumhurbaşkanlığı yetkisiyle Erdoğan zaten istediğini yapıyor. Şimdi ne yapamıyor ki yeni bir rejim üretmeye kalksın?”

Türkiye referanduma nasıl bir ortamda gidecek?
Türkiye referanduma derin bir kuşatma altında gidiyor. İçeride FETÖ ve PKK, dışarıda ise terör örgütü DAEŞ’le eşzamanlı ve çok yönlü küresel saldırılarla yüz yüze. Sistemin değişimiyle bekâ sorununun iç içe geçtiği olağanüstü bir süreçten geçiyoruz. Aslında referandum bu olağanüstü duruma da bir tepki. Ayrıca normal koşullarda ne yazık ki Türkiye bunu başaramadı. 2011 sonrası dönemi hatırlayalım. O dönem eşit sayıda üyeye rağmen üç muhalefet partisi de yeni anayasa yapımına destek vermedi. Yapıcı yaklaşmadılar. Bu tür köklü değişimler olağan koşullarda olmuyor ne yazık ki. Askerler darbeyle anayasayı değiştiriyor ama siviller bir araya gelip bunu beceremiyor. Şimdiki anayasa değişimi, sivil siyaseti de etkisini altına alan bürokratik vesayeti bitirecektir.

OHAL altında yapılacak bir referandumun yansımaları nasıl olur?
OHAL koşullarında yapılması sonucu değiştirmeyecek. OHAL koşullarında siyasi konuşmalara sınır getirilmesi söz konusu değil. Sisteme yönelik her türlü eleştiri yapılıyor ve yapılacak. İlginçtir bu koşullar, tam tersine topluma değil, toplumun üzerinde baskı kurmaya çalışan terör yapılarına ve bürokratik oligarşinin dayatmalarına karşı olumlu işlev görüyor. Sonuca bir katkısı olmaz diye düşünüyorum.

Yeni sistemin eksik yanları var mı?

Seçim sistemini, partiler yasasını, personel yasası gibi devletin idari yapısını değiştirecek yasaları değiştirmemiz gerekiyor. Referandumdan sonra bu üç meselenin de ele alınması gerekiyor. Bunları yapmazsak eksik kalır. Yani biz daraltılmış bölge mi, dar bölge mi, bunlardan birine geçmemiz lazım. Nispi temsile devam etsek bile sistemi iyi oturtmamız lazım. Parti içi demokratik işleyişi hayata geçirmek gerekiyor.

Dünya bu sisteme nasıl bakacak?
Türkiye önemli bir ülke. Nasıl Türkiye’de bir vesayetçi sistem varsa dünyada da böyle bir vesayetçi sistem var. Birleşmiş Milletler’i, IMF’si, NATO’su hepsi statükolaşmış yapılardır. Yeni küresel çağı seslendiren Tayyip Erdoğan gibi bir siyasi aktörümüz var. Diyor ki: “Dünya 5’ten büyüktür. Yanı başında savaşlar olurken, o insanlara yüzünü dönemezsin. Onlara sahip çıkacaksın. Sessiz kalmayacaksın.” Dünyanın küresel güçlerine de “Benimle eşit ilişki kuracaksın” diyor. “Türkiye nereye gidiyor, nasıl bir tecrübe yaşıyor ve Türkiye bu değişiklikle demokrasiye nasıl katkı sunacak” diye ilgiyle izleyecekler.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)