“Kütüphanesiz okul, çatısız eve benzer”

Posted on Kasım 02, 2017, 2:11 pm
FavoriteLoadingBeğen 21 mins

EROL YILMAZ
Eski TBMM Kütüphanesi Müdürü Doç. Dr. Erol Yılmaz’ın temel akademik alanı, Bilgi ve Belge Yönetimi ve Kütüphanecilik disiplinidir. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarının odağını oluşturan halkla ilişkiler, iletişim, kitle iletişim araçları, medya ve Toplam Kalite Yönetimi konularında, ulusal ve uluslararası toplantılarda sunulmuş bildirileri ve bilimsel dergilerde yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır. Yılmaz’ın “Bilgi Merkezlerinde Toplam Kalite Yönetimi”, “Önce İnsan, Önce İletişim: Bilgi ve Belge Yöneticileri İçin Halkla İlişkiler”, “Kitapsızlar: Türk’ün Okuma ile İmtihanı” ve “Ekmek, Su, Kitap ve Kütüphane” adlı dört kitabı vardır.

Kütüphaneyi nasıl tanımlarsınız?

Kütüphaneler, hem örgün hem de yaygın eğitim kurumlarıdır. Kültürel mirası koruma ve gelecek nesillere iletme kurumları. Kütüphane dediğimizde, basit tanımıyla, ‘kütüp’ ve ‘hane’ kavramından yola çıkarak dile getirilen ‘kitaplar evi’ni, bugün geldiğimiz noktada çoktan geçmiş durumdayız. Sonsuza kadar devam edecek güzel bir tanımını aktaracak olursa; bir kenarında bilgi kaynakları, diğer kenarında bilgiye ihtiyaç duyan kişiler, tabanında da bu iki unsurun en etkin biçimde birleştirildiği bir üçgene benzetebiliriz kütüphaneyi. Kütüphanelerin önemi biliniyor mu?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen ve bilgi patlaması diye bilinen dönem sonrasında bilginin nicelik olarak hakkını verecek ölçüde hızlı bir artışla karşılaştı dünya. Yakın tarihlerde çok daha fazla hızlandı bu artış. Dolayısıyla bu bilginin derlenmesi, uluslararası standartlar ve yöntemler çerçevesinde düzenlemesi ve nihayet ilgililere sunulması noktasında kütüphanelerin önemi tartışılmaz bir şekilde kabul edilmiş durumda.

Dünya ile Türkiye’deki kütüphaneleri arasındaki fark ne?

En azından belli kütüphane türlerinde ‘yer ve gök kadar’ fark var. Burada işaret etmek istediğim, elbette, bazı kütüphane türlerinde ve belli alt başlıklar bağlamında çok büyük farklılıklar olduğudur. Batı toplumlarını biz bilgi çağını yaşayan bilgi toplumları olarak biliyoruz. Buralarda hem bilgi önemli, hem de bilgiyi derleyen toplayan ve düzenleyerek erişilebilir kılan kurumlar olan kütüphaneler önemli. Ülkemizde, bütün dünyada olduğu gibi, altı temel kütüphane türü ve bu türlerin örnekleri var. Milli kütüphaneler her ülkede bir tane olur. Üniversite kütüphaneleri, halk kütüphaneleri, okul kütüphaneleri, özel kütüphaneler ve çocuk kütüphaneleri.

Özel kütüphaneler, özel kişilere ait kütüphaneler olarak algılanmasın. Zira bunlar belli konular odağında kurulmuş kütüphanelerdir. Örneğin Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi; konusu, koleksiyonu ve verdiği bilgi hizmetleri itibariyle böyle bir kütüphanedir. Üniversite kütüphaneleri, her zaman gelişmeleri takip eden; üniversitelerin bilim-eğitim-araştırma misyonu çerçevesinde daha dinamik olan ve yenilikleri daha yoğun ve düzenli şekilde izleyen kurumlar olması sebebiyle gelişmişlik ve dünyayı yakalama noktasında en öndeki kütüphanelerimizdir. En olumsuz cümlelerle anacağımız kütüphanelerimiz ise, ne yazık ki, aslında eğitim-öğretim sisteminin olmazsa olmaz konumundaki okul kütüphanelerimiz.

Okul kütüphanelerindeki eksik nedir?

Yıllardır “Kütüphanesiz okul, çatısız eve benzer” derim. Türkiye’de yaklaşık 57 bin okul var. Bunların yaklaşık 27-28 bin tanesinde kütüphane var ama ‘yetersiz’ kavramının hakkını verecek kadar yetersiz. Bunlara kütüphane demeye dilim varmıyor ve ancak ‘kütüphanemsi yapılar’ diyebiliyorum. Genellikle kıyıda köşede kalmış bir oda içerisine evlerden atılmış ya da kamu kurumlarından verilmiş genelde baskı kalitesi düşük kitapları tıkıştırıyorlar bu mekânlara. Buralarda, üniversitelerin bilgi ve belge yönetimi bölümlerinden (önceki adıyla kütüphanecilik) mezun olmuş kütüphaneciler çalışmıyor, görev alamıyor maalesef. Kütüphane adlı bilgi sisteminin ana unsuru olduğu halde.

Okul kütüphaneleri ile ilgili çalışmalar var mı?

Dört-beş yıldır Milli Eğitim Bakanlığı Zenginleştirilmiş Kütüphaneler (Z-Kütüphaneler) başlığıyla büyük bir kütüphane atılımı gerçekleştirdi. Şu sıralar bin civarında olduğunu biliyorum. Bu kütüphanelerin kurulmaya başlaması renkleriyle, mobilyalarıyla, koleksiyonlarıyla çağı yakalamaya yönelik çok ciddi ve kıymetli bir adım. Koleksiyonları günceli izleyen, her birinde akıllı tahtaların bulunduğu, bilgisayar teknolojisine ait ürünlerin yer aldığı Z-Kütüphanelerinin tek eksiği, üniversitelerin bilgi ve belge yönetimi bölümlerinde en az lisans düzeyinde eğitim almış profesyonel kütüphanecilerdir.

 Çocuk kütüphanelerinde durum nedir?

Üzülerek ifade etmeliyim ki, halk kütüphanelerinin içindeki çocuk bölümleri dışında “Burası çocuk kütüphanesidir” diyeceğimiz her ilde bir tane bile örneğimiz yok. Üç-beş ay önce aldığım sayıyı söyleyeyim: 51. Bu yönde de çalışmalar arttı. Şu sıralar bir Çocuk Kütüphaneleri Çalıştayı planlandığını duyuyorum. Mart ayının başlarında İstanbul’da gerçekleşen III. Milli Kültür Şûrası’nın ardından, devletin bakanlık kanalıyla “her ilde en az bir tane çocuk kütüphanesi” iddiasını biliyorum ve bunu çok daha genişleteceklerine inanıyorum. Dünyada ve Türkiye’de kütüphanecilik algısı nasıl?

Kütüphanecilik dünyada 1876-77’de Amerika Birleşik Devletleri’nde üniversite düzeyinde eğitim-öğretimine başlanan bir disiplin. Ülkemizde ise, 1954-55 akademik yılında Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi bünyesinde başlamış. Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerine baktığınızda, bizim olumsuzlukla andığımız çocuk kütüphaneleri ve okul kütüphaneleri de dâhil, her bir kütüphane türünün gelişmiş bilgi hizmetleri verdiğini görüyoruz. Teknolojiyi takip ediyorlar, eğitim programlarını takip ediyorlar, halkın gelişmesi için her zaman kütüphaneleri dinamik tutuyorlar. Halk kütüphaneleri, öyle ki, yüz yılı aşan bir zamandan beri “halk kütüphanesi eşittir, halk üniversitesi” algısıyla kabul edilmiş durumda. Halkın yaşamı boyunca adeta ikinci adresi olması gerektiği iddiasıyla ve halkın sürekli geliştirebilmesi için, halk kütüphaneleri adeta bir üniversite gibi kabul görmüş. Dolayısıyla da kütüphanecileriyle, personeliyle, ara elemanıyla, teknik personeliyle, her zaman dinamik; her zaman yenilenen koleksiyonlarıyla ve son derece albenili binalarıyla insanların sürekli adımını attığı yerler olmuş. Yakın zamanda sosyal medyanın ve internet tabanlı uygulamaların artmasına bağlı olarak da, teknoloji noktasındaki toplumsal kümeler arası dezavantajlılığı ortadan kaldırabilme mücadelesinin temel adresi olmuş. Dolayısıyla hem üniversite, hem eğitim kurumu, hem kültür kurumu ve hem de yakın zamanlarda sosyalleşme mekânları olmaya başladı söz konusu halk kütüphaneleri. Bütün kütüphane türlerinde, son derece dinamik, yenilikleri takip eden, teknolojiyi takip eden, gelişmeleri takip eden bir kütüphanecilik çıkıyor karşımıza, dünyanın gelişmiş ülkelerinde.

 

BEYAZIT DEVLET KÜTÜPHANESİ

Halk kütüphaneleri ne durumda?

Yaklaşık bin 140 tane halk kütüphanemiz var. Bunların da önemli bir kısmı teknolojiyi takip etme noktasında yetersiz. Bütün zamanları dikkate alarak söylemek isterim ki, kütüphaneler devletin ağır biçimde ihmal ettiği kurumlar oldu. Batıda gelişmiş ülkelerde halk kütüphaneleri, “halk üniversitesi” olarak kabul edilirken, bizim bu anlamda çok iyi bir durumda olduğumuzu söylemek zor. Yine Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’nün bu konuda son birkaç yıldır çok büyük hamleleri olduğunu görüyoruz. Kütüphanelerin gelişimi için devlet ne tür bir katkı sağlıyor?

Devletin ‘bilgi odaklı yönetim’ algısına geçmesi gerekir. Halkımız henüz bilginin kıymetini idrak etmiş durumda değil. Biz devlet olarak algımızı, kütüphanelerin kıymetini zirvede kabul etme biçiminde değiştirdiğimiz takdirde kütüphanecilik alanında gelişme yaşayabiliriz. Yarım yüzyılı geçmiş bir kişi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, bugüne kadar hiçbir cumhurbaşkanımızın ağzından, Sayın Cumhurbaşkanımızdan duyduğumuz kadar çok ve yoğun biçimde kütüphane kavramını duymadık. Bunun somut göstergesi olarak da, Cumhurbaşkanlığı’na muhteşem bir kütüphane yapılıyor. Gerçekten inanıyorum ki, bu kütüphane, Türk kütüphaneciliği için bir sıçrama taşı olacak, bir ivme kazandıracak.

EMİNE ERDOĞAN, NEW YORK HALK KÜTÜPHANESİ’Nİ ZİYARET ETTİ.

 Kütüphanecilik mezunları için iş imkânı yeterli mi?

Halk kütüphaneleri ve üniversite kütüphaneleri geniş bir iş imkânı sağlasa da, kütüphane sayımızın yetersizliği ve bilhassa okul kütüphanesi sayısı yetersizliğine bağlı olarak mezun olduktan sonra hemen iş bulma konusu istenilen düzeyden uzak. Tabii başka kurumlarda da görev alabiliyor mezunlarımız. Medya kuruluşları, arşivler, bilgi odaklı çalışan çeşitli özel kurumlar gibi… Okul kütüphanelerinde kütüphaneci istihdamının önü açık olmadığı için, yani Milli Eğitim Bakanlığı teşkilatında kütüphaneci kadrosu bulunmadığı için bu konuda bir sıkıntı yaşanıyor. Doğal olarak kütüphanecilerin görev almadığı kütüphaneler düşünüldüğünde, ne yazık ki, bu durum bilgi hizmetlerinin niteliğine de yansıyor.

Bu bölüme öğrencilerin ilgisi var mı?

Genel anlamda bir ilgi var ancak, yeterli değil. Çünkü devletin, biraz önce bahsettiğim gibi, toplumun ve medyanın kütüphaneler ve kütüphanecilik konusunda henüz istenilen ilgi düzeyinden uzak olduğunu görüyoruz. Maalesef toplumun ilgisi yeterince yok, bunda da temel neden eğitim sistemimizin bilgi odaklı olmaması. Eğitim sistemimiz sınavlara odaklı, yani beş seçenekten doğru olanı bulmaya odaklı olduğu sürece otuz sene de geçse, elli sene de geçse -üzülerek ifade edeyim ki- bilgi çağını yakalayamayız. Biz, “ağaç yaşken eğilir” sözünden hareketle okullarımızda, ilkokul birinci sınıftan başlamak kaydıyla çocukların kitaba, dergiye, gazeteye elini dokunarak büyümesi gerektiğini düşünüyor; bu anlamda da, bilgi okuryazarlığı dersinin adım adım müfredata yerleştirilmesi gerektiğini savunuyoruz.

Teknolojiyle bilgiye hızlı ulaşabiliyorken kütüphaneleri neden tercih edelim?

Birçok kişi tarafından “Bilgi bir tık ötede” deniyor ya, tam aksine, yapılan hesaplamalara göre, Google adlı en geniş kapsamlı arama motorunda dahi bilgilerin ancak yüzde yirmi civarındaki bölümü yer alıyor. Bunun da çok büyük bir bölümünde güvenilirlik problemi var. Dolayısıyla, bir kere ‘her şey’ dediğimizde, her şey olmadığını anlıyoruz. İşte kütüphaneler ve dolayısıyla üniversitede eğitim almış profesyonel kütüphaneciler, bu bilgi okyanusunun içinden doğru bilgiyi seçip, uluslararası standartlar ve yöntemler çerçevesinde düzenleyip araştırmacıyı en doğru bilgiye ulaştırıp, o milyonlarca sayfanın içerisinden doğru bilgiyle ulaştırma noktasında aktör kurumlar oldukları için tercih edilmeli. “Bir tık ötede” algısının yanlılığını ve yanlışlığını kısaca bu şekilde ifade etmek mümkün.

Gezici kütüphaneler halen var mı?

Var fakat orada da halledilmesi, iyileştirilmesi gereken bir durum söz konusu. Zira her ile bir tane bile gezici kütüphane düşmüyor henüz. Son rakam 42’ydi. Daha önce söylediğim gibi, doğudaki dezavantajlılığın ortadan kalkması için, gezici kütüphanelerin dağ bayır gezmesi lazım. Geçmiş dönemlerde belli bir bölgede de olsa, bu başarılmış. 1960’ların Türkiye’sinde eşek sırtında gezici kütüphane hizmeti vermiş Mustafa Güzelgöz; nam-ı diğer, ‘eşekli kütüphaneci’. Bugün Bitlis İl Halk Kütüphanesi’nin müdür vekili olarak görev yapan kütüphaneci Hakan Yücel bunu bisikleti ile yapıyor. Kısacası, doğuda gezici kütüphaneler hiç değilse biraz daha fazla bulundurulup kasabalardaki köylerdeki dezavantajlılık durumunun ortadan kaldırılmasına çalışılabilir.

Yerel yönetimlerde durum ne?

Yıllardan beri belediyeler deyince, akıllara yol-su-kanal işleri geliyor. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, son bir yıl içerisinde hatırlayacaksınız, “Eğitim konusunda zaten geriydik ama kültür konusunu gerçekten ihmal ettik, bundan sonra kültür konusunda önemli hamleler yapacağız” mealinde açıklamalar yaptı. Şahsen, belediyelerin buradan verilen mesajı çok iyi aldıklarını düşünüyorum. Şimdi belediyeler harıl harıl kütüphaneler konusuna eğilmeye başladı. Belediyelerin ve merkezi yönetimlerin yerel temsilcileri olan kaymakamlıkların sponsorluklar bularak, büyük şirketlerden sponsorluklar alarak bu konuda pozisyon ve inisiyatif almaları gerekir. Zira esas itibariyle batıda halk kütüphaneleri yerel hizmettir.

Kütüphaneler 24 saat hizmet verebilir mi?

Bir süredir epeyce varlıklı özel üniversitelerin kütüphaneleri ve bazı devlet üniversitelerinin kütüphanelerinden 24 saat hizmet verdikleri yönünde bilgiler alıyoruz. Doğrusu “24 saat hizmet” kulağa çok hoş geliyor. Fakat kütüphane hizmetinin sadece sessiz bir ortamda çalışma yapma imkânının çok ötesinde ve üstünde bir hizmet olduğu düşünüldüğünde, bunların hepsini 24 saat vermenin çok mümkün olamayacağını, minimize ederek bile istenilen düzeyde verilemeyeceğini fark edebilirsiniz. 2008’de Amerika’da bulunduğum kısa süre içinde ziyaret ettiğim bir üniversite kütüphanesinde, akşam belli bir saatten sonra, bilgisayarla dolu çok geniş bir alanın gece hizmet verilmek üzere ayrıldığını gördüm. Hizmet veriliyordu ama nihayet ana binaya geçiş mümkün değildi. Bağlantı için bir kapı vardı ve o kapı belirli bir saatten sonra kapanıyordu. Koleksiyon kontrolü ve başka pek çok olumsuz sonuç doğurabilecek bir durumdur kütüphanenin bütün alanlarının açık olması. Bazı halk kütüphanelerinde ise, mesai saatlerinin 17.30’dan 22.00’ye çekildiğini görüyoruz. Halk kütüphanelerini her gün saat 22.00’ye kadar açık tutmak dahi başlı başına bir devrimdir. Elbette böyle bir uygulamada, başta uzman kütüphaneciler olmak üzere, bütün kütüphane personelinin özlük haklarını eksiksiz biçimde vermek kaydıyla.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)