İstanbul türbelerle kuruldu

İstanbul’un 1453’teki fethin ardından bir İslam şehrine dönüşmesi büyük ölçüde türbeler sayesinde oldu. Eyüp’te, Hz. Peygamber’in (SAV) sahabesi Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin kabrinin bulunarak türbe yapılmasını, devlet hizmetinde yararlılık gösteren devlet adamlarının, âlimlerin, dervişlerin türbeleri izledi. Türbelere çıkan sokaklar zamanla büyüdü, mahallelere dönüştü. Türk ve Müslüman İstanbul belirmeye başladı.Türbeler ve İstanbul arasındaki ilişkiyi, yıllardır türbelerle iç içe yaşayan Tuğrul İnançer ile konuştuk.
Yayın Tarihi: Ağu 3, 2017
FavoriteLoadingBeğen 17 mins

Türbeler Müslümanlar için ne ifade ediyor? 

İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu Genel Müdürü Ömer Tuğrul İnançer: 1946 Bursa doğumlu olan Ömer Tuğrul İnançer, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak 1991’e kadar hukuk müşavirliği yapmıştır. 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nun genel müdürlüğüne atanmıştır. Ömer Tuğrul İnançer, ‘Dinle Neyden: Mesnevi Sohbetleri’, ‘Vakte Karşı Sözler’, ‘Ömer Tuğrul İnançer ile Gönül Sohbetleri’, ‘Bir Muhammedi Âşık: Hz. Mevlana’, ‘Muhabbet Peygamberi: Hz. Muhammed (s.a.v.)’ adlı kitaplar kaleme almıştır.

Bu, birtakım cahiller tarafından münakaşası yapılan bir meseledir. “Hz. Hatice, Hakk’a yürüdükten sonra Efendimiz onun kabrini ziyaret etti mi” sorusunun cevabı, evettir. Tam fetih günü ikindi sonrası, akşama yakın, Kâbe’nin putlarını temizledikten sonra Hazreti Ali ve Hazreti Bilal’le birlikte yaptığı ilk iş, Hazreti Hatice’nin kabrini ziyaret etmekti. Daha sonra kızının kabrini ziyaret etti. Demek ki kabir ziyareti var. Bunun münakaşasını yapmak bile abesle iştigaldir. Ayrıca İslam’daki kaidelerin dört delili; Kuran, sünnet, kıyası fukaha ve ümmet. Ümmetin toplu olarak yaptığı her türlü fiil… İslam bu kaideler için bir delil, bir kaynaktır. Çünkü ümmet hata üzerinde ittifak etmez. Dalalete düşen yok mudur, vardır ama ittifak etmez. Bugün bütün ümmeti Muhammed türbe ziyareti yapıyor mu? Evet. Bu delildir.

İstanbul’daki çokluğuna gelince, bir menkıbe olarak anlatılır ama bu bir hakikattir. İstanbul dünya
nın en çok tekkesi olan şehridir. 367 tane tekke vardır. Tekkeler aynı zamanda hazire içerirler. Ölüm, mümin için korkulacak bir şey değildir. Hadis var, ölüler bir yerden bir yere göçerler, ölüm yok olmak demek değildir. Bu düşünceden kaynaklanarak camilerin hazireleri de vardır. Yani İstanbul’da her köşebaşında bir cami, bir mescit, tekke ve haziresi vardır. Bu, aynı zamanda ölümün soğukluğunu, korkusunu, iticiliğini yok eder. Daha sonra büyük kabristanlara defin mecburiyetleri oldu. Özel kabristanlar için bakanlar kurulu kararı lazım. Bakanlar kurulunun işi gücü yok mezarla uğraşacak. Kanunlar yürürlükte olduğu müddetçe uyulmalıdır ama tartışılmaz değildir. Bu dergâhlarda ve cami hazirelerinde defnedilmiş olan büyük zevatlar zaman içinde ziyaretgâha dönüşmüş. Bir kere tekkelerin müntesipleri, merhum efendilerin kabirlerini ziyaret etmişler; camilerdeki dualarda caminin hatibinin, vefat edenlere dua okuması âdet olmuş ve camilerde birçok imam, hatip görev yaptığı caminin bahçesine defnedilmiş. Bunların hepsi birer ziyaretgâh ve bunun en önemli neticesi de ölüm soğukluğunu gidermek ve yok etmek. Bugün o hal yaşanmadığı için psikologların, psikiyatristlerin en yüksek müşteri oranı ölüm korkusu yaşayanlar.

Türbelerdeki çaput bağlama gibi gelenekler İslam dışı mıdır?
Çaput bağlamayı anlayabiliriz. Çaput bağlarken o dileği olursa çaput geri alınır. Veya yerden bir taş alırlar, “Dileğim olursa bu taşı geri getireyim” derler. Bakın, parmağa iplik bağlamak unutmamak içindir. İşte bunlar da işin içine maddi unsur katarak, seni oraya tekrar götürmeye mecbur etsin diyedir. Çaputtan zarar gelmez.

HAZRETİ EYÜP TÜRBESİ. EYÜP SULTAN CAMİİ.

İstanbul’da bilinen ilk türbe Eyüp Sultan mı?
Akşemsettin Hazretleri keşfediyor. Orada küçük bir taş var. O taştan anlıyor Eyüp Sultan olduğunu. Keşiften sonra gece taşın yerini değiştirtiyor Fatih. Ertesi sabah Akşemsettin Hazretleri “Bu taş başka bir yere gitmiş” diyerek yine aslını buluyor. Orada türbe, daha sonra da cami inşa ediliyor. İstanbul’un ilk camisi, Eyüp Sultan Camii’dir. Fakat III. Mustafa Han döneminde hem Fatih hem de Eyüp Sultan camileri yıkılıyor. Onun yerine III. Mustafa Han eskisiyle alakası olmayan camiyi yaptırıyor. Eski Fatih Camii şu andakinden çok küçüktür. Fatih Camii bitiyor ama Eyüp Camii’nin inşaatı bitmiyor, daha sonra III. Sultan Selim Han’ın cülusunun ilk zamanlarında bitiriliyor. Bu yüzden avlunun kenarlarında, parmaklıklarında, Mevlevi tarikatının sembollerinden vardır.

İstanbul’u İslam şehrine dönüştüren en temel gelişme nedir?
Yavuz Sultan Selim Han’ın halifelik hutbesini almasıdır asıl. İstanbul’un fethinin çok ciddi neticeleri vardır. Kapadokya’da peribacalarının içerisine oyulmuş kiliseler var. Halbuki Kapadokya, İstanbul’un fethinden önce de Müslüman. İstanbul’un fethinden sonra bütün papazlar kiliseleri kapatmış ve Avrupa’ya göç etmişlerdir. İstanbul’un fethinden sonra kâğıt üzerinde Bizans’a bağlı adalar kendiliğinden Osmanlı idaresine girmiştir. İstanbul ahalisi hiçbir zaman Müslüman çoğunluğuna sahip olmamıştır. İstanbul nüfusunda da yüzde 45 civarında gayrimüslim vardır. Bulgarlar, Eyüp Sultan civarında sütçülük yaparlar. Eyüp Sultan kaymağı o yüzden meşhurdur. Müslüman sayısı kahir ekseriyete çok sonraları ulaşmıştır. Mübadelede, 6-7 Eylül’den sonra.

Kutsal Emanetler’in getirilişinin 500. yılı doldu? İstanbul 500 yıllık bir İslam şehri mi?
Fetihten sonra diğer ülkelere gönderilen fetihnameler ve Müslüman beylerinden gelen cevaplarda, İstanbul’un bir İslam şehri olarak kabul gördüğü belli oluyor. Fatih Sultan Mehmet, Ayasofya’ya hemen bir minare diktiriyor. Vefatlar olmaya başladıkça,
türbeler ortaya çıkıyor ve İslam şehri görünümü oluşuyor. Zaten İstanbul’un çevresi Orhan Gazi zamanından beri bizimdi. Bir sur içi kalmıştı. Adalet, Allah’ın yeryüzünde hâkimiyeti tesis etmek için koyduğu yegâne şarttır. İman önemli değildir dünya hâkimiyeti için. Biz bunu karıştırıyoruz.
Fatih, İstanbul’un fethinden sonra Bosna ruhbanlarına verdiği ahitnamede, “Sizin dininize karışma
yız” diyor. İşte bu adalettir. Bunu Bosna’da vermeden önce İstanbul’da verdi. 1204’te Latinler İstanbul’u işgal etti. İmparator bile İznik’e kaçtı, bugün Venedik’teki at heykelleri İstanbul’dan götürüldü, taş üstünde taş kalmadı. Ayasofya’ya beygir sokmuşlar. Neden? Ortodokslar diye. Çünkü hep Ortodoks – Katolik kavgası olmuştur. Bu zulmü bilen birçok Ortodoks papazı ve ahali, “Ben İstanbul’da kardinal şapkası görmektense Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim” diyor. Bu adalettir. Dolayısıyla o Müslüman kimlik dediğimiz şey, salı günü olmasa bile cuma gününden itibaren hissedilmiştir İstanbul’da. Yağma yasak mesela. İstanbul yağma edilmemiştir.
Mukaddes Emanetler bütün toplum tarafından saygı görmüştür. Bu emanetlerin hizmetinin bir numaralı kişisi padişahtadır. En kıymetli olan Hırka-i Saadet’tir. Onun özel yapılmış muhafazası vardır. Mübarek Emanetler Dairesi ve muhafaza edilen sandığın anahtarı bizzat padişahtadır. Emanetlere bakan kişi de padişaha en yakın hizmetli olan has odabaşıdır. Mübarek Emanetler Dairesi’nin amiri has odabaşıdır. Yavuz Sultan Selim Han bütün gelen kutsal emanetlere yüzünü silerek has odaya yakın yere aldırmış.

EYÜP’TE KILIÇ KUŞANMA TÖRENİ.

Bundan sonra İstanbul’un İslam dünyası için anlamı ne oldu?

Makarr-ı hilafet olmuştur. Bu, yerliler tarafından çok kabul görmesine rağmen diğer Müslümanlar tarafından hilafetin birçok önemi kabul edilmemiştir. Tanımışlardır ama halife namına hutbe okutmak gibi Abbasi ve Emevi zamanındaki ahval olmamıştır. Mesela Fas hiç tanımamıştır Osmanlı hilafetini. Bu hilafeti siyasi olarak en güzel kullanan II. Abdülhamid Han’dır. Ama diğerlerinde de bu sıfat hep var. Bunun için de kılıç kuşanma hep Eyüp Sultan Hazretleri huzurunda yapılıyor. Zaman zaman Sancak-ı Şerif seferlere çıkarılmıştır. Mesela III. Mehmed Han’ın Eğri seferinde Sancak-ı Şerif’in kutusu taşınmış. İstanbul’un hilafet merkezi olması Abbasi ve Emevi halifeliği gibi çok mütebariz değil. Abbasi halifeleri,
Sultan Baybars’tan sonra Kahire’de muhterem mevki sahibi, saygı gören zatlar ama hilafet fonksiyonu yok. Hilafet fonksiyonu için emir verildiğinde dinlemeyenleri tedip edecek kuvvete sahip olması lazım. Osmanlı’da bu kudret var ama padişahın şahsında. Kahire’deki gibi muhterem bir zat hiçbir işe karışamıyor, öteki devlet reisi her işe karışıyor. Sultan Abdülhamid Han bunu daha güzel organize etti. Bugün bile hilafetin kaldırılması kanununda çok önemli bir madde vardır.Hilafet Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şahsı manevisinde mündemiçtir. Dolayısıyla Meclis halife makamındadır. Ama birçok kişiden oluşuyor, oluşsun. Bu kişiler değişiyor, değişsin. Değişsin ki gerek Hz. Ebubekir, gerek Hz. Ömer, gerek Hz. Osman zamanında da kararlar o işe ehil olanların istişare etmesiyle veriliyor. Mesela Kuran-ı Kerim’in çoğaltılması Hz. Osman zamanında başlatılıyor. Ama Hz. Osman “Çoğaltın” demiyor. “Çoğaltalım mı, ne yapalım” diye soruyor. Cemaatle teravih kılınması için Hz. Ömer, “Kılın” demiyor. Heyet karar veriyor. Bugün de Meclis’te istişare ediliyor, karar veriliyor. Meclis kararlarına itaat halifeye itaat gibi hukuken mütalaa edilmelidir.

İslam hukuku, İstanbul’da bu kadar farklı inancı nasıl idare etti?
Biri diyor ki, din dindir. Yahudilerin hahamı var, Hıristiyanların papazı var, bizim de camimiz var. Hak ve batıl ayrımı yapmayan cahiller bunlar. Biri de diyor ki: “Gâvursa düşmandır.” İkisi de yanlış. Müslüman olduğumuz zaman bu yanlışlarımızın farkına varırız ama bir şeyi tetkik etmeye yönelik eğitim almıyoruz. Bir örnek vereyim. Her sene 18 Mart’ta “Çanakkale geçilmez” deniyor. Peki, işgal günü karakolda uyumakta olan askerlerimizi süngü ile şehit eden İngilizler gökten zembille mi indiler. Çanakkale’den geçtiler. Hani geçilmezdi. Bu hamaseti bırakalım, doğruları öğrenelim. Tetkik edelim. O zaman Müslümanlık adına yaptığımız yanlışlıklardan vazgeçeriz, doğruları öğreniriz.
Şimdi, senin dinin sana, benim dinim bana. Çünkü bir ayette, “Size düşmanlık yapmak için değil ziyaret, ticaret için gelen gayrimüslime ikram etmeniz, kerim davranmanız Allah’ın hoşuna gider” buyrulur. Din ile Türk olmayı karıştırmamak lazım. Biz dini kendimiz seçeriz, Türk, Ermeni, Çinli, Laz olmayı kendimiz seçebilir miyiz? Hangimiz Allah’a dilekçe verdik. Nasıl yarattıysa öyle ama irademizle yaptığımız şeyleri değerlendirmek lazım. İrademiz dışındaki şeyler bizim artımız ya da eksimiz değildir. Dinini öyle seçmiş; bu, kimseyi ilgilendirmez. Biz kendi kendimize din icat etmişiz, o yüzden olmuyor. İslam’ın eksikliği yoktur, biz bilmiyoruz. Sağlığından sosyal hayatına kadar İslam’ın cevap vermediği hiçbir sual yoktur. Biz yaşanmış olan dini, ibadet vesilelerini yerine getirmekle yetinen bir tapınma dini haline getirdik. Ahlaki değerler yok. Mükellefiyetlerden bahsediyor herkes. İnsan nasıl olunur bunun cevabı yok. Tevhit nedir, birlik nedir, o yok. Siyasilerin ağzında birlik, beraberlik sözü sakız olmuş. Birlik beraberlik olunması için birden çok olunması lazım. Ben birsem kiminle beraber olacağım? Çünkü beraber dediğin anda öteki var. Ötekiyi bırak. Din, Allah’la senin aranda, beni alakadar etmez. Dinde zorlama olmaz.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)