Nevzat SAYIN, 1978 yılında Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. 1980 – 1984 yılları arasında okul sonrası eğitim için Cengiz Bektaş ile çalıştı. Bilgi Üniversitesi mimarlık yüksek lisans programının kurucu üyesi oldu. Bursa Uludağ Üniversitesi ile Yıldız Teknik Üniversitesi’nde proje stüdyosu yürütücülüğü yaptı. Türkiye’deki mimarlık okullarında yaz okulu ve jüri çalışmalarına katıldı. Mimarlık yazıları ve röportajları yayımlandı. Çeşitli mimarlık ve fotoğraf sergilerine katıldı. 2004 yılında ‘Nevzat Sayın Düşler Düşünceler İşler’ adıyla kitabı yayımlandı.

Yatay mimariye geçişi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben gerekmedikçe mimaride yükselmenin çok da anlamlı bir şey olmadığını düşünenlerdenim. Fakat şimdi bu kararı böyle bir reçete haline getirince, kararın içini doldurma tartışması başlayacaktır. Bence cümleyi tam da buradan kurmalıyız. Mimaride yatay – dikey diye bir ayrım olamaz. Sorun imar planları, emsaller, verilen ayrıcalıklı inşaat haklarıyla ilgili olmalı. Şehir planlamasında ideal olan yatay mimari değil mi?

Adamın belli bir metrekarede arsası var. Oraya bir emsal vereceksiniz ve emsali o arsaya nasıl yerleştireceksiniz? Sorun bu. İstanbul Kadıköy’deki Fikirtepe’yi örnek alalım. 4-5 emsal verdiğiniz zaman bunu yatay mimariyle çözme imkânınız yok.

Bence yerleşmenin bir tane kuralı olabilir: Bu toprak parçası hangi emsalde bir yapıyı üzerinde taşıyabilir ki, burada yaşayan insanlar iyi bir yerde yaşadıklarını hissetsinler? Soruyu buradan sormak gerekiyor. Onun için de konuyu sadece yatay ya da dikey meselesinde ele aldığımız zaman sorunun içi boşalıyor.

Peki, ne yapmak gerekiyor?

İstanbul’un imar planı yok. Bu, şu demek, yöneticiler hangi bölgeyi nasıl istiyorlarsa o şekilde geliştiriyorlar. Halbuki şehir, en azından gelecek hakkında bir üst fikrimizin olması gereken bir yer.

Tamam, 1960’larda denendiği gibi katı kurallarla bir şehrin bütün planını yapıp sonra operasyonlarla şehri buna uydurmaya çalışmanın ne kadar boşa bir çaba olduğu çıktı ortaya. Ama hiçbir plan olmamasının da tuhaf bir durum olduğu ortada.

Buna örnek gösterebilir misiniz?

Mesela yakın zamana kadar İkitelli’deki organize sanayi bölgesi tarım alanı görünüyordu. Bölge beş milyon metrekare yapı inşa edilmiş bir yerdi, otobüs çalışıyordu, mektup atıyorsunuz adresinize geliyordu; ama kâğıt üzerinde tarım arazisi görünüyordu. Bence tüm hikâye bu.

Yoksa mimarlık yatay da yapılır, düşey de. Önemli olan neredesiniz, etrafınızda ne var ve neye ihtiyacınız var?  Bu işi kim yapacak ve kimin için yapacak? Bence bunlar olmadan söylenenler sadece slogandan ibaret kalmak zorunda.

İstanbul için uygulanabilir olduğunu düşünmüyor musunuz?

Hayır. Bunu destekleyen yasalar, yönetmelikler, kurallar olmadığı için bunun içi boş kalıyor. Yeni kentleşme alanlarında da uygulanamaz mı?

Burada da başka bir çelişik durum ortaya çıkıyor. Yatay mimari dediğiniz şey fazlasıyla geniş bir alana yayılacak. Burada en önemli konu, hangi geniş alana yayılacak olduğu. Çünkü İstanbul’un çevresinde her yer ağaçlık değil, kimi yerler kıraç. Örneğin terk edilmiş taş ocakları var kuzeyde.

Burası kıraç bir arazi. Oraya değil de gidip ormanın içine yerleşmek akıl dışı bir şey. Ama yapılan genellikle bu. Yol ormandan geçiyor, evler de oralara yapılıyor ve üstelik fabrikalar da oraya inşa ediliyor.

Şöyle bir şey düşünün, Gebze Sanayi Bölgesi tamamen tarım alanı üzerinde. 50 kilometre ileride terk edilmiş taş ocaklarının olduğu kıraç bir arazi olmasına rağmen buraya yapılmış. Yöneticilerin kararı bu olduktan sonra siz dünyanın en güzel mimarlığını yapsanız kimin nesine yarar.

İstanbul’la ilgili planlama yapan kuruluş yok mu?

İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi vardı, kaldırıldı. Çünkü İstanbul Metropoliten Planlama’nın çalışmasıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çalışmaları birbirine girdi.

“Erk kimin elinde, kim karar verici olacak” diye tartışma yaşandı. Burada mesele ne yapılacağı değil, kimin iktidar olduğuydu. Bence yazık oldu ofisin çalışmasına. Keşke çalışıyor olsaydı. Yeni yönetmelik plan ihtiyacını karşılayacak mı?

Bütün hayatı yönetmeliklerle yönetemezsiniz. Diyelim ki şehrin bir bölgesi planlamaya açılacak.

Toprak sahibi olanlar, yatırımcılar, kullanıcılar, devlet, yerel yönetimler herkesin dikkati burada değil mi? “Sadece ben kazanacağım” diye baktığınız zaman buradan iyi bir şey üretmeniz imkânsız.

Ama herkes ortak bir masaya otursa ve buradan ortak bir akıl üretme peşine gidilse o zaman herkes için iyi olabilecek bir sonuçla kalkmak mümkün.

Bizim beceremediğimiz şey bu. Bir masaya oturup, buradan herkesin kazandığı bir sonuçla çıkılmıyor. Türkiye’nin ekonomisi inşaat sektöründen hareket ediyor, o zaman bütün dikkat inşaat sektörünün nasıl palazlanacağı üzerinde. Bu durumda çok da umutlu olamıyor insan.

Size göre ne yapılmalı?

İzmir şu anda yapılabilecek olanın en iyisini yapıyor. İzmir’e bir göç var. “Neden Ege Bölgesi’ne gitmek istiyor insanlar?” diye düşünmek gerekir. Bir ülkenin sadece bir noktasına yüklenirseniz, bütün yatırımları oraya yaparsanız, herkes oraya gelmek isteyecektir. Niye Malatya gelişmiş bir şehir değil? Yakın zamanda Antep’teydim, harika bir şehir. Gerçekten yaşanır orada. Ama böyle yer çok az. Antepli olmak diye bir şey var. Coğrafyalarına sahip çıkıyorlar. Diyarbakır diye bir yer de var ama yok edilmeye çalışılıyor. Şöyle bir yanlışlık yapılıyor; her yer İstanbul’a benzetiliyor.

Ama onun iyisi zaten İstanbul olduğu için herkes buraya gelmek istiyor. Bence şehir planlaması olmadığı gibi ülke planlaması da yok. Biz nasıl bir ülke olacağız? Sadece politik olarak nasıl bir ülke olacağımıza konsantre olmuş durumdayız.

Halbuki sosyal ilişkiler ağı anlamında, endüstriyel olarak, gelişmişlik olarak ne yapacağımız konusu kimsenin zerre kadar umurunda değil. Böyle nasıl iyi bir planlama olabilir ki. İzmir bütün iyiliğine rağmen bu kadar göçü kontrollü olarak alabilecek bir yapıda mı emin değilim.

Allah’tan çok zaman önce benim de katıldığım bir yarışma ile İzmir’in liman arkası bölümü için bir proje açılmıştı ve yüksek yapılar meselesini oraya kilitlemişlerdi. Şimdi orada da duruyor gerçekten ve umarım orada durur.

İstanbul’a olan ilginin ortadan kaldırılması başka cazibe merkezlerinin oluşturulmasıyla mümkün olur. Niye Çorum diye bir yerin hiçbir kıymeti yok? Neden Tokat önemli bir yer değil? Bunu anlamak zor.  Almanların bu konuyla ilgili sınırları var. Bir şehrin nüfusu bir milyondan büyük olduğunda hemen bir uydu kent kuruyorlar.

Ve o yeni bölge kendi nüfusunu örmeye başlıyor. 25 bin kişilik her şeye sahip bir yerleşme oluyor. 25 bin bundan 10 sene önce Sinop’un nüfusuydu, şimdi kaç oldu bilmiyorum. Ama Sinop da hakiki bir şehirdi. Ülkeyi planlamayınca, biz neyiz, kimiz, ne olacağız demedikçe İstanbul için de Türkiye için de yapılacak bir şey yok.

İstanbul’un tarihî merkezleri sizce nasıl düzenleniyor?

Bir defa bu konuyla ilgili açıklık ilkeleri yerle bir edilmiş durumda. Düşünün Galata Port var; ama haberimiz yok. Benim de içinde olduğum bir grup adam Haliç Tersaneleri’nde çalışıyor. Kimse bilmiyor bizim ne yaptığımızı.

Bu kapalılık bence kahredici bir şey ve bununla iyi bir şey üretmek neredeyse imkânsız. Galata Port bütün şehrin meselesi. Niye ben o projeyi görmüyorum ve bir fikrim oluşmuyor.

Dolayısıyla bir şehre gelişme adına değil de sadece yatırım adına bakıldığı zaman, biraz önce anlattığım ortak akıl üretmesi beklenen masanın bir tarafı çok gelişmiş, öbür tarafı çok güdük kalıyor.

Taksim’deki düzenleme ve AKM’yi nasıl değerlendirdiniz?

Taksim şu an kimin nereye gittiği belli olmayan, oryantasyonu kalmamış bir yer. İstanbul gibi büyük bir şehrin birçok merkezi var ama “Sadece bir yer söyle” deseler “İstiklal Caddesi” derdim. Onun da bir ucu Taksim, diğer ucu Tünel. Bütün gösterilerin, toplumun kendisini ifade etmesinin merkezi. Hem hazin anıların hem anlamlı derin olayların biriktiği bir yer. Şimdi siz burayı bunların hiçbirisi olmamış gibi kabul ederseniz olmaz. Onun için bence şehrin hafıza mekânları diyeceğimiz yerleri korumamız gerek. Taksim bunların en önemlisi. Ermeni Mezarlığı’nın yok edilmesi, kışla, onun yıkılması sonra tekrar yapılmaya çalışılması… 1977, 1 Mayıs’ının hazin sonuçları. Ne kadar çok şey oldu. Bence bütün bunlarla ihya edilmeliydi Taksim Meydanı. Şu anda yapılan şey göçertmek. Bir umudum AKM’nin geri gelmesi.

Haliç’te kültürel dönüşüm Endüstriyel mekânların kültür odaklı dönüşümü projelerinde uzman bir isim olan Nevzat Sayın, bir süredir Haliç Tersaneleri için yapılan çalışmalarda yer alıyor. Henüz Haliç’te nasıl bir projenin hayata geçirileceği kesinlik kazanmadı ancak mekânda etüt çalışmaları yürüten uzman isimler, Haliç Tersaneleri’nin hem tarihteki hem de denizcilikteki yerini belirginleştiren bir dönüşüm için çalışıyor. Haliç kıyısında Osmanlı’dan kalan tersane, Cumhuriyet’le birlikte askeri işlevini yitirmiş, daha sonra endüstriyel amaçlarla kullanılmıştı.

 

Siz de Taksim için bir proje hazırlamıştınız. Nasıldı?

Ben bütün verileri alıp bir süperpozisyon projesi gibi üst üstte koyarak orada ne yapmak gerektiğini söylemiştim. Gezi Parkı’nı The Marmara’ya kadar çekip, o platoyu Atatürk Kültür Merkezi’yle aynı düzleme getiriyordum. Anıtın olduğu bölümü de merdivenlerle Taksim Meydanı dediğimiz yere doğru indiriyordum. Dolayısıyla bir amfi meydan ortaya çıkıyordu.

Meydan kendini izleyen iki katlı bir meydan haline geliyordu. Merdivenlerle birbirine bağlanıyordu. İster günün ortasında oturup aylaklık et, ister bir mitinge katıl, ister bir mitingi izle.

Dolayısıyla bütün olup bitenleri doğru dürüst yaşayabileceğimiz bir dönüştürme projesiydi. Dillendirdim; ancak ilgilenen olmadı.

İstanbul’da hayat neden Taksim gibi belli merkezlerde akıyor?

Kadıköy neden revaçta? Çünkü hayatın olduğu yer orası. Neden hayat orada? Çünkü daha hedonistik yapıya sahip olan insanlar hayata ivmesini kazandırır.

Dolayısıyla siz bunları ayrıştırdıkça, hayatın içinden çıkartıp, bu değil de öteki olmalı dedikçe hayat fukaralaşıyor. İstiklal Caddesi’ne yapılan da böyle bir şey.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)