Sadık Yalsızuçanlar 1962 yılında Malatya’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. 2010 yılında TRT’den emekli oldu. Yalsızuçanlar, öykü, roman, masal, deneme, araştırma ve söyleşi türlerinde eserler verdi. ‘Anka’ ve ‘Gezgin’ kitapları arasındadır.

Tanzimat’la birlikte özellikle İslam coğrafyasında geniş bir alana hükmeden Türk imparatorluğu, hızlı bir modernleşme sürecine girdi. Bugünkü Türkiye’nin pek çok meselesinin temelleri de o günlerde atıldı. Yazar Sadık Yalsızuçanlar’la Türk aydınının Tanzimat’tan da önceye uzanan fikri kökenlerini ve Batılılaşmanın Türk aydını üzerindeki etkilerini konuştuk. Çarpık Batılılaşma tarihimizle ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulunan Yalsızuçanlar, Nihal Atsız’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Yahya Kemal’den Ziya Gökalp’e, aydınlanma problemine getirilen cevapları anlattı.

Tanzimat’tan sonra Batılılaşmanın da etkisiyle Türk aydınları nasıl bir değişim geçirdi?

Tanzimat, Osmanlı modernleşmesinin ‘olgunluk’ aşamasında gerçekleşen siyasi ve hukuki bir değişimdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi egemenlik alanında yaşayan gayrimüslimlere ilişkin kimi hükümler de içeriyordu. Tanzimat, bizim modernleşme tarihimizde bir milat gibi algılanır. Bu, kısmen doğrudur. Ama değişimin tarihi daha eskilere dayanır. Bazı tarihçiler ve toplumbilimciler, Osmanlı modernleşmesini Fatih Sultan Mehmed’e değin götürürler. Osmanlı’nın Batı karşısında ‘teknolojik bilgi’ başta olmak üzere; askeri, ekonomik ve diğer bazı alanlarda ‘geri’de kaldığını fark eden padişahlar, bunun, bazı reformlarla önüne geçmeğe çalıştılar. III. Selim ve II. Mahmud, köktenci diyebileceğimiz reformlar yaptı. Modernleşmenin, Batıcı karakterin öne çıkması da bu dönemlerde başlamıştır, denilebilir. Islahat ve Tanzimat fermanları, telaşlı bir biçimde Osmanlı’nın, ‘geri’de kalmamaya çalışma çabalarının siyasal ve hukuksal adımlarıydı.

Modernleşmeyi Batılılaşma olarak algılayan aydın kuşakların yetiştiği ve bürokraside hatırı sayılır görevler üstlendiği bir dönem, Tanzimat dönemi. Bu süreçten itibaren, ‘Türk aydınları’, Batı medeniyetinin ‘göz kamaştırıcı’ büyüsüyle kendilerinden geçmeğe başladılar. Osmanlı Devleti’ni ve ‘ümmeti’ ancak Batılı değerleri transfer ederek ‘kurtaracaklarını’ sandılar. Bunlar arasında işi ‘ihanet’ boyutuna götürenler de olmadı değil. Nitekim Sultan II. Abdülhamid’in, Batılı ülkelere tahsil için gönderdikleri arasında bu türden devşirilmiş aydınlar çoktu. Sultanın halline de katkı veren bu ihanet içindeki seçkinler, Türk aydınlarının nasıl bir evrim geçirdiği konusunda bize daha net bir fotoğraf sunabilir. Modernleşmiş ve modernleştirici Türk aydınlarını, ‘iyi niyetli’ ve ‘hain’ olmak üzere ikiye tasnif etmek mümkündür. Tanzimat, yaşandığı dönemde, bugünkü gibi bir köktenci kırılma olarak mı algılanıyordu? Sanmıyorum. Şartların hâsıl ettiği bir tutum alıştı, o kadar. Ama Osmanlı’nın Toynbee’nin deyişiyle, ‘durdurulduğu’ bu menhus dönemde, Türk aydınlarının ihaneti tarihe kara bir leke olarak geçti. Önümüzdeki dönemlerde, yakın çağ Türk tarihi yeniden, daha nesnel yazıldığında ve okunduğunda; bu, daha açık görülebilecektir. Giderek bu aydınları, Batılılaşma anlamında daha köktenci olanları izledi. Cumhuriyet modernleşmesinin ideolojisini oluşturan, savunu ve propagandasını yapan Batıcı aydınları, Tanzimat’ın Batılılaşmış, Cemil Meriç’in ifadesiyle ‘müstağrip’lerinin takipçileri olarak görebiliriz

Bugünkü Batı’nın kökenlerinde neler var?

Doğu’nun Batı’ya etkisi nasıl olmuştur? “Batı, reform ve bilhassa Rönesans’ını, teknik bilgi kazanımlarını, insan hak ve hürriyetleri alanındaki, daha özgürlükçü siyasi düzenler oluşturma çabalarını hep Doğu’ya borçludur” şeklinde yaygın bir görüş vardır. Bu görüşe itibar edenler arasında ciddiye alınan bilim ve düşünce adamlarının yanı sıra daha ezberci ve üstünkörü düşünenler de yer alır. Batı’nın, olumlu kazanımlarının kaynağını tümüyle Doğu’ya irca etmek sanırım pek doğru bir yaklaşım olmaz. Tabii ki tarih boyunca Doğu, Batı’dan, Batı, Doğu’dan istifade etmiştir. Batılı ve Doğulu medeniyetler arasında diyalojik bir iletişim söz konusudur. Ama Doğu’nun Batı’ya daha çok katkı verdiği de yadsınamaz bir gerçektir. Bu alanda maalesef yeterince araştırma yok. Bekir Karlığa Hoca gibi bazı araştırmacılar ve bilim adamlarının tezleri ve çalışmalarının yanı sıra insaflı bazı Batılı bilim ve düşün adamlarının da pek çoğu henüz dilimize çevrilmemiş araştırmaları mevcut. Ama yeterli değil. Bu alanda, yani Doğu medeniyetinin Batı medeniyetine katkılarını konu edinen çok ayrıntılı ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç var. İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi âlim ve hakimlerin, uzun asırlar boyunca Batı dünyasını etkilemiş oldukları biliniyor. Kadim Yunan ve Grek eserlerinin sarihleri olarak da muteber addedildikleri malum. Ama özellikle Ortaçağ boyunca, Doğulu medeniyetlerin, Batılı uygarlığa hangi alanda ne türden katkılar verdiği, nasıl bir etki alanı oluşturduğu, bu etkinin ne türden bir etkileşime yol açtığına ilişkin net bir cevabımız yok. Çünkü alan alan, mekân mekân ve zaman zaman bu konunun ayrıntılı biçimde, belge, bilgi ve veriler ışığında araştırılması, ortaya konması gerekiyor. Genellemelerden kaçınarak şöyle söyleyeyim: Biraz önce vurguladığım gibi Batı, Doğu’dan daha çok şey almıştır. Tarih bize bunu söylüyor. Kuşkusuz Doğu da Batı’dan pek çok şey almış. Ama Batı dünyasının tarihi, soykırımlarla, katliamlarla, kirli savaşlarla, benmerkezci ve kibirli bir algıyla malul. Doğu’da da kuşkusuz kıtaller, savaşlar olmuş. Ama genel olarak şu söylenebilir: Doğu, Batı gibi/ kadar sömürmemiş, öldürmemiş, yok etmemiştir. Özellikle yoğun bir arşive sahip olan Osmanlı tarihi, bu yargımızı yeterince doğrulayabiliyor.

Cumhuriyet’e geçiş Türk aydınını nasıl etkiledi?

Cumhuriyet modernleşmesinin, alfabe değişikliği başta olmak üzere, pek çok reformu, toplumsal/ geleneksel kültürde patolojik sonuçlara yol açacak biçimde travmatiktir. Türkiye toplumu, bu travmaları maalesef bugüne ve yarına uzantı verecek biçimde, pahalı bedeller ödeyerek yaşadı, yaşıyor. Harf ‘darbesi’, Jacques Derrida’nın isabetle belirttiği gibi, bugün bile halkımızın gündelik yaşamının ayrıntılarında kendisini olumsuz biçimde hissettirebiliyor. Kılık kıyafet vs. gibi daha yüzeysel reformları ise çok fazla ciddiye almıyorum. Ama bunların gerçekleştirilme biçimi hem komik hem hüzünlüdür. Şapka kullanmadığı için idam edilenlerin vebali kimin omzundadır? Bu alan, aslında devletin daha hafif bir dokunuşuyla, halkın kendisinin rahatlıkla çözebileceği, kültürel bir alan idi. Ne yazık ki böylesi birçok reform, Cumhuriyetimizin haklı korkusu ve tedirginliği yüzünden son derece acılı sonuçlara yol açtı. İstiklal Muharebeleri vermiş bir milletin, dağılan, parçalanan, durdurulan bir imparatorluğun talihsiz vârisleri olarak böylesi tatsız sürprizlerle karşılaşması, bugün bile insana çok hüzün veriyor. İmparatorluktan ulus devlete geçiş süreci de oldukça sorunlu gerçekleşti. Cumhuriyet’i kuranlar, bu reformları daha rasyonel, daha sağlıklı bir süreç biçiminde gerçekleştirebilirdi. Çok hoyrat davranıldığını düşünüyorum. Gerçi uluslaşma süreci Cumhuriyetimizden önce başlamıştı. İttihat Terakki’nin ikinci hükumet döneminde, ‘Şart Islah Planı’ çerçevesinde, mesela 12 dil yasaklanmıştı. Bugün bu uygulamaya mesnet teşkil eden belgelere rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Oysa bu köktenci tutumla, insanları budayarak, çokkültürlü bir yapıyı bir anda dönüştürmek sağlıklı değildi. Bunu biraz daha adil, hukuka riayet ederek, daha insancıl biçimde yapmak gerekirdi. Şimdi dönüp o zor şartlarda yapılanları ve yapanları yargılamak istemiyorum ama biçim modernleşme, özellikle de Cumhuriyet modernleşmesi sürecimiz gerçekten çok fazla kritik edilmesi gereken, bugün de yaşadığımız pek çok soruna kaynak oluşturan patolojilerle dolu. Kültürel sürekliliğin alabildiğine zedelendiği bir dönemden söz ediyoruz. Peş peşe yapılan köktenci reformlarla, halkımızın, geleneksel kültürlerle bağı büyük oranda zayıfladı. Bugün artık kopmuş olduğunu görüyoruz. Oysa kültürde süreklilik, tabii bir süreçtir.

Aydınlar arasındaki geleneksel-modern polemiğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gelenekle-modern yapının, dün ile bugünün daima gerilimli ve bereketli bir ilişkisi olur. Bizim zaman algımız daha çok ardışık. Oysa zaman, dairevîdir. Bir deyişimiz var: “İş, başa döner.” Yani, dün bugündedir ve yarını da kuşatır. Yarında ise bugün ve dün içkindir. Bu anlamda ben, geleneğin daima kendini yenileyerek bugünü ve yarınki formları kurduğunu düşünüyorum. Ama bazen iç-dış, dün-bugün ahengi bozulabilir. Bu arızîdir. Geleneksiz gelecek olmaz. Tanpınar’ı haklı buluyorum. “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” diyor. Devam edebilmek için mutlaka değişmemiz gerekir. Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz. Yunus Emre, Rahman suresindeki, “Allah, her an yeni bir şe’ndedir” ayetinden ilhamla, “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası” diyor. Keza, Hz. Mevlana’nın o ünlenmiş sözünü hatırlayalım: “Her gün bir yerden kalkmak ne güzel. Her gün bir yere konmak ne iyi. Dün, dünle birlikte gitti, artık yeni şeyler söylemek lazım.” Demek ki, tecelli tekrar etmiyor. Ve de kesintisiz… O halde, gelenekle gelecek arasında, sizin tabirinizle, gelenekle-modern (olan) arasında bir çatışmadan çok, doğurgan bir gerilimden söz etmek, bunun da işin tabiatından kaynaklandığını düşünmek, en sağlıklısıdır. Bu ilişkiyi, bir çatışma olarak üretenler doğru davranmıyor. Çatışmadan bir şey çıkmaz. Ama gerilim, daima üretir.

Siz Türk aydınlarının devlet ve toplumla ilişkisini nasıl değerlendirirsiniz?

Yine bir genelleme tuzağına düşmek istemem. Eğer, kültürel elitleri kastediyorsanız, çok farklı bir yapıdan söz ediyorsunuz. Siyasal elitler bahs-i diğer. Okur-yazarları, düşünürleri ve sanatçıları, haydi kitlesel iletişim ortamlarının aktörlerini de katalım, yani kültürel seçkinlerin bir kısmı, halkın bir kısmıyla yan yana ya da barışık. Zaman zaman ideolojik ve siyasal bir dayanışma refleksiyle davranıyorlar. Başka bir grup aydının ise başı halk ile dertte. Bugün hâlâ halka tiksinerek bakan aydınlar var. Gerçi her zaman ve zeminde bu olagelmiştir, olacaktır da. Ama bunu kabul etmek mümkün değil. Eğer aydını, “Bir dine, bir ideolojiye, bir kültüre iman eden” ve “İnandığının savunusunu yapan” olarak niteliyorsak, andığım sorun devam edecek. Yok daha özgür, daha vicdanlı, daha adalet duygusu güçlü, daha özgürlükçü bir aydın karakterinden bahsediyorsak, ülkemiz bu açıdan hayli yoksul. Hülasa, aydınlarımızın çoğunlukla devletle ve halkla başı dertte.

Kopukluğun nedenleri nelerdir? Bu bağ tekrar nasıl kurulabilir?

Bir kopukluktan söz edilebilir ama artık değişiyor. 1950’li yıllardan itibaren çevreden merkeze gelen halk çoğunluğunun çocukları, bugün artık siyasal ve kültürel merkezi yönetir durumdalar. Çok iyi yönetiyorlar mı? Bunu zaman gösterecek. Hemen ve kesin bir cevap vermek zor. Ama hızlı ve buhranlı bir değişimden geçiyoruz. Çevre-merkez ekseni, Özal’dan itibaren sürekli kriz üretir biçimde değişiyor. Dün, halktan kopuk bir aydın sorunumuz vardı; bugün, halkla aşırı biçimde barışık ve yan yana bir aydın krizimiz var. Bunun daha tabii bir mecrada seyretmesi lazım. Çünkü aydın, bir anlamda, toplumsal muhalefetin de en değerli aktörlerini yetiştirmelidir.

Doğu-Batı ekseninde Yahya Kemal’in durduğu yeri nasıl değerlendirmeliyiz?

Yahya Kemal, bence kıymeti yeniden keşfedilecek bir düşünür ve sanatçı. Gelenekle bağların koptuğu bir dönemde, Martin Heidegger gibi, geleneğe yeniden ve sahih bir bağ atmaya çalıştı. “Derler ki, insanda derin bir yaradır köksüzlük” diyor. Bu hicranı, bu melali kavurucu biçimde yaşadı. Kadim dünya elinden kayıp gidiyordu. Ama kalbi oradaydı. Aragon’un dediği gibi, “aklı ayrı bir yerde, kalbi ayrı bir dünyada olmaktan” mustaripti. Bir duyarlık ayrışmasının ortasında yanıp durdu. Yine de yangından mal kaçırır gibi, kadim ve eskimez değerleri yeni bir lisanla ifade etmekten geri durmadı. Bugün Yahya Kemal gibi, Tanpınar gibi, geleneksel kültürü bilen kimseler yok. Birkaç kişi kaldı, onlar da köşelerinde sessiz, yorgun yaşıyor. Ama Tanpınar nasıl yeniden okunduysa, Yahya Kemal’in de tekrar keşfedileceğini ve daha sağlıklı biçimde okunacağını, bu okumanın da bugünümüz ve yarınımız için yararlar sağlayacağını düşünüyorum.

Nihal Atsız örneğinden yola çıkarak, Türkçülük akımı Türk aydınını ve modernleşmesini nasıl etkiledi?

Fethi Gemuhluoğlu, Atsız’ın cenaze namazı kılınırken, imam efendinin, “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna, “Bu musalla, böyle bir er görmedi” diye bağırmıştır. Atsız, biliyorsunuz, Fuad Köprülü’nün asistan olarak seçtiği kişi. Bir tarihçi ve edebiyat araştırıcısı olarak da romancı olarak da nitelikli bir yazar, bir aydın. Özellikle romanları, bugün yeniden okunmalı ve yorumlanmalıdır. Atsız’ın Gemuhluoğlu’nun vurguladığı namuslu, dürüst ve dervişsi bir yanı var. Kendi ifadesiyle, ‘soycu’ biri. Yani, ırkî milliyetçi. Atsız’ın milliyetçiliğine, dinî görüşlerine ilişkin spekülasyonlar yapılabilir. Ama bu, onun özellikle edebiyat tarihçisi, siyaset ve kültür tarihçisi, romancılığıyla ilgili niteliğini göz ardı etmemize yol açmamalı. Atsız’ı, Cumhuriyet modernleşmesini yürüten kadrolarla aynı kulvarda görmemek gerekir. O, kendine özgü, eski tabiriyle, nev-i şahsına münhasır biridir. Ziya Gökalp, milliyetçiliği, ‘terbiyevi’ olarak niteler. Yahya Kemal’de vatani milliyetçilik vardır. Atsız ise bu konuda nettir: “Ben soycuyum, yani ırkçıyım” der. Ama dediğim gibi, bu görüşleri itibarıyla, örneğin Cumhuriyet dönemi Türkçüleriyle, milliyetçileriyle her konuda aynı düşünmez. Mesela Sultan II. Abdülhamid’e ilişkin makaleleri vardır. Çok değerlidir. Belki de Abdülhamid’le ilgili en kapsamlı, en güzel, en etkileyici yazıları Atsız yazmıştır. Atsız’ın bu özel durumunu bir yana bırakarak, Türkçülük akımının sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz: Türkçülük, Cumhuriyet öncesi dönemde beliren siyasal/kültürel akımlardan biri. Belki bugün yol açtığı, en çok hissedilen sonuçlarından birisi, ‘İslam birliği’ mefkûresi açısından zaman zaman sürtünme etkisi yaratması, fren ödevi görmesidir. Türkçülüğün, Türkiye’nin Türk dünyasıyla ilişkilerinin güçlenmesine katkısı, Müslüman olan ama diğer kavimlerden olan halklarla ilişkilerinin zayıflamasına yol açmasına müncer olmasını engelleyemedi. Türkiye içinde de çok kavimli ve çokkültürlü bir yapı açısından krizli alanlar üretti. Yahya Kemal’inki gibi bir vatani milliyetçilik daha işlevsel olabilirdi. Ama Türkiye’nin aydınları da halkı da maalesef rahat bırakılmadı. İmparatorluğu durduran uluslararası odaklar, mikro milliyetçiliklerin de üremesine yol açacak zemini güçlendirdi. Ama bugün, bu sorunları büyük ölçüde aşabilecek bir olgunluğa gelmiş bulunuyoruz.

Türk aydını devlet karşısında özerk olabildi mi?

Türk aydını genellikle devletçiydi ama hiçbir zaman özerk olamadı demek de doğru değil. Tabii modern devletin tarihinde de geleneğimizde de ‘ulu’l-emre itaat’ refleksi var. Modernleşme sürecinden itibaren de aydınlar hep bürokrattı, paşaydı. Bizde ‘bağımsız aydın’, kural bozamayan istisnalar olarak göründü. Emeğiyle geçinen, kimseye eyvallah etmeyen, körü körüne bağlanmayan, hep doğruyu söyleyen, vicdanlı, namuslu ve bağımsız aydınlar da çok acı çekti. İdris Küçükömer, Kemal Tahir, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, bunların en ilginç örnekleri. Bunlara, örneğin Çetin Altan gibi, zaman zaman siyasal yandaşlık tuzağına düşerek, vicdanına ihanet edenleri de katalım. Geri kalanların çoğu, yani genel olarak Türk aydını, geçimini ya devlet kapısından sağladı ya da iktidar ilişkileriyle yaşadı. Aydın, ilişkilerinde iktidarı gözetirse, vicdan ve erdemi yitirir. Sözü de etkin olmaz. Bizim özellikle modern dönem aydınlarımız (Hoş geleneksel dönemde aydın yoktu, ilmiye ve zanaatkâr sınıfı vardı. Buna bir de nispeten daha sivil bir alanı, tekke çevrelerini katmak gerekir.) genellikle memurdu. Bu, bizde nahoş bir gelenek olarak devam ediyor. Özellikle akademi çevresi bu açıdan daha çok sorunlarla karşı karşıya. Medya da öyle.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)