İHSAN AKTAŞ

Türkiye’nin dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AK Parti hükumetinin bütün dönemlerini değerlendirecek olursak, aslında kabuğunu yırtmış bir dış politikadan bahsedebiliriz. AK Parti, ‘sıfır sorun’ politikasıyla Türkiye’nin ticari olarak zenginleşmesini ve güçlü ilişkiler kurmasını sağladı. Suriye savaşının başlangıcından belli bir döneme kadar, ilişkiler biraz kötü gitti. Fakat Binali Yıldırım göreve geldiği zaman, benim bir tespitim olmuştu: “Recep Tayyip Erdoğan iç politikada ciddi bir hata yapmadı. Eğer böyle köklü, büyük hatalar yapmış olsaydı, parti olarak oyunu yüzde 50 bandında tutamazdı. Demek ki iç politika dengelerini çok doğru bir şekilde yönetti.

Binali Bey, Başbakan olduktan sonra da aslında dış politika hedeflerini Sayın Cumhurbaşkanı’nın yöneteceği belliydi ve bundan sonra da dış politikada ciddi bir hata olmayacak, günden güne iyileşme olacak” diye bir kanaatim olmuştu. Çünkü 7 Haziran seçimleri sonrası Suriye’deki savaşın ters gitmesi, PKK’nın barış sürecini bozması birçok şeyi kötüye götürmüştü aslında. O günden bugüne bakacak olursak; Türkiye dış politikası, gücüne uygun bir şekilde dengeli bir yere oturuyor. Yani eskiden şöyle bir durum vardı; dünyanın büyük devletlerinin, istediklerini yaptıran, istedikleri zaman istedikleri oyunu kuran bir havaları vardı. Kanaatim o ki; büyük devletler artık eskisi kadar büyük değil, küçük devletler de eskisi kadar küçük değil.

“Vatandaş kendi endişesini
Cumhurbaşkanı’nın reflekslerinde gördüğü
zaman; burada bir özdeşleşme, bir örtüşme olursa bundan memnun olur.”

Dünyada dış politika yeniden dengeleniyor, yeniden kuruluyor. Burada da Türkiye Cumhuriyeti kendi rolünü, kendi gücüne uygun bir hale getirmek istiyor. Dış politikada bazen güç dengeleri de psikolojiktir. Obama zamanında, Amerikan seçimlerinden önce Amerika’nın 3-4 aylık pasifliğinden yararlanarak Rusya geldi, Akdeniz ve Suriye’de bir güç gösterdi. Aslında, kaybolan o Sovyetler Birliği’ni tekrar getirip dünyanın gündemine sokmuş oldu.

Belki Amerika o 3-4 aylık zaafı göstermemiş olsaydı, Rusya bugün dünya kamuoyunda güçlü olmayacaktı. Zaman zaman seçimlerde Avrupa’yla sertleşmeler oldu. Bana soruyorlar mesela, “Almanya veya Hollanda ile kavga etmek durumunda mıyız?” diye. Ben de diyorum ki: “Kavga etmek durumunda değiliz, zaten kıta Avrupası’yla temelde de bir problemimiz yok bizim. Psikolojik problemler daha çok Avrupa’yla Türkiye arasındaki problemler. Fakat öyle ya da böyle biz kendimizi diğer devletlerle eşitliyoruz, eşit devlet olduğumuz kanaati ortaya çıkıyor.”

Son Afrin olayında da ortaya çıktı ki bir devlet, iç politikasını sağlam bir dengeye oturtunca, kendi güç dengelerini ayarlayınca, aslında istediğini yapabilecek, istediğini alacak pozisyona gelebiliyor. İşte Afrin Operasyonu şu açıdan önemli: Amerika ve İran istemiyordu oraya girmemizi, Rusya zımnen hava sahasını açık tuttu, Avrupa devletleri hiç istemiyordu ama buna rağmen biz kendi çıkarımıza gördüğümüz bir meselede adım attık ve diplomasiyi de iyi yönettik.

Aslında Türkiye yavaş yavaş kendi gücüne muvafık bir dış politika dengesine oturuyor. Belki de zaman zaman bu kavgaların, hataların olması, sınırların belirlenmesine yarıyor. Yani üçüncü sınıf bir devlet olmaktan, daha saygın, daha kendi çıkarları peşinde koşan bir devlet olmaya doğru gidiyoruz. Ben gayet sağlıklı buluyorum gidişatı.

Dış politika anketlere nasıl yansıyor?

Afrin Operasyonu’na baktığınız zaman, halkta oluşan psikoloji şu: “Benim güçlü bir devletim var.” Yani halk şöyle bakıyor, hükumet karar alabiliyor, uygulayabiliyor ve askerî konuda hazırlığını doğru dürüst yapabiliyor. Mesela Amerika’nın şu anki yönetimine bakın, 40 kafadan 40 ses geliyor ama Türkiye’ye baktığınız zaman, halkı ve ordusuyla derli toplu bir görüntü çiziyor. Dış politikada şartlar iyi gittikçe, iç politikaya da yansıyor ve bu son dönemdeki yansıma da olumlu. Hükumet iyi işler yaptığı zaman, ister dış politikada olsun, ister iç politikada, ister ekonomide olsun, bu oya yansır.

Suriye konusundaki kararlılık seçmenin gözünde nasıl değer buluyor?

Erdoğan’ın kararlılığını seçmen takdir ediyor. Yani ülkemizin sınırında bir tehlike varsa, bu tehlike de bizi tehdit ediyorsa, bunu sınırlarımızın içinde veya dışında bertaraf edebiliriz. Sokaktaki bir insan da böyle düşünür. Yani senin ülkeni tehdit eden bir terör grubu varsa, devlet dediğiniz şey bunun üstesinden gelmek için vardır.

Üstesinden gelemiyorsa vatandaşı kim koruyacak? Dolayısıyla vatandaş, o kendini koruma hissinin aynısını Cumhurbaşkanı’nın reflekslerinde gördüğü zaman, burada bir özdeşleşme, bir örtüşme olur ki, vatandaş böyle bir şeyden ancak memnun olur.

Rusya ile ikili ilişkilerimiz konusunda tespitiniz nedir?

Türkiye ile alakalı gerçek dış politika şöyle bir zemine oturmalıdır; çok yönlü, çok taraflı bir politika. Bizim bulunduğumuz coğrafya, jeopolitik konumumuz, diğer devletlerle olan ilişkilerimize baktığımız zaman, tek kutba ait bir Türkiye’nin olmaması gerektiğini gösteriyor. Batı’yla, Amerika’yla, Rusya’yla iyi ilişkiler kuran, her işi kendi çıkar çerçevesinde yürüten bir İngiliz modeli, dış politikada doğru bir modeldir. Yani biliyorsunuz, İngilizler dünyada hiçbir yerde görünmüyor gibi yaparlar ama kendi çıkarlarını ustaca her zaman başta tutarlar. Biz nihayetinde ülke büyüklüğü ve pozisyon olarak tek bir kutba yaslanacak bir ülke değiliz.

Rusya ile de dengeli ilişkilerimiz olmalı, Amerika ile de olmalı, Avrupalı ülkelerle de olmalı. Hele Ortadoğu coğrafyası zaten bizim coğrafyamız. Buradaki ilişkileri yönetmeliyiz, hatta ağabeylik pozisyonunda olabiliriz.

Ağabeylik pozisyonunda olabiliyor muyuz o bölgede?

Dış politikayı son yüzyılda yönetmiş bir ülke değiliz. 30 yıl önce iki tane problemimiz vardı; biri Kıbrıs, diğeri Yunanistan. Yunanistan’a da problem gözüyle bakılmıyor. Bugün belki ciddiye de alınmıyor Yunanistan problemi. Şimdi 30 yıl önceye baktığınız zaman; sadece iki, üç kalem problemle ilgilenen bir Türkiye, bugün 50 kalem dış politika problemiyle ilgileniyor. Mesela bir Katar meselesi çıkıyor, sizin meseleniz olabiliyor; Afrika’da bir olay yine sizin meseleniz olabiliyor; Bangladeş’te sınırda yaşanan katliamlar sizin meseleniz olabiliyor…

“Türkiye şu an gücüne
uygun bir dış politika tavrı sergiliyor ve bence dünya devletleri de bunu gördü.”

Dolayısıyla çok yönlü politikaya Türkiye yeni yeni alışıyor. Şu an biraz belki dünyada da böyle bir gidişat var, hamleler çok keskin ve çok sert. Bir günde ittifaklar, bir günde dengeler değişebiliyor. Örneğin İran ve Amerika ezeli düşmanlar ve Suriye’de savaş alanında karşılıklı savaşıyorlar; ama Irak’ta, İran milisleri ile Amerika, DAEŞ’e karşı birlikte mücadele verdiler. Burada sahada çatışan iki devlet, öbür tarafta yardımlaşma halinde olabiliyor. Demek ki bu yeni dönem dış politikasına alışacağız. Belki bu keskin zikzaklar, ani dönüşler dönemin de karakteridir. Daha enteresan olanı, dünyada dış politik gelişmelerin kesişme noktasında fazlaca Türkiye var. Bu nedenle de her devletle münasebetimiz bulunuyor, zaman zaman kavgalarımız olabiliyor. Belki bu dış politik süreç dünyada böyle devam edecek.

Türkiye ile AB arasındaki inişli çıkışlı tabloya seçmen nasıl bakıyor?

Seçmenin Avrupa Birliği’ne bakışı büyük oranda ekonomik. Daha önceki yıllarda, demokratik zaaf olduğu dönemde, askeri vesayet olduğu zaman, güçlü bir bakış vardı. Avrupa’yla ilişkiler ekonomimizi iyileştirecek, demokrasimizi geliştirecek, bir de bu askeri vesayetten acaba bu Avrupa ilişkileriyle, Avrupa’ya yakınlaşıp kurtulabilir miyiz düşüncesi vardı. Şimdi askeri vesayet korkusu kalmadı. Demokratikleşme konusunda Batı bizden ne kadar iyi o da sorgulanabilir. Türkiye’nin ekonomisi iyileştikçe, biraz Avrupa Birliği’ne talep de azalıyor aslında. 20 yıl önce, 30 yıl önce bir Almanya’ya gitmek, Avrupa’ya gitmek büyük bir idealdi bir Türk için ama şu anda çok da önemsemiyorlar. Bazen buranın şartları oradan daha iyi olabiliyor. Yalnız AK Parti hükumetinin belirlediği bir amaç vardı, bence doğruydu; biz Avrupa Birliği yolunda ekonomimizi iyileştirelim, demokratik şartları geliştirelim, vesayetten kurtulalım, alırlarsa almış olurlar, almazlarsa zaten onların seviyesinde oluruz. Bu istikamet doğruydu, böyle de gidiyor.

AB üyeliği kamuoyunun ilgisini çekiyor mu, seçmen ne düşünüyor?

Abdülhak Hamit Tarhan’ın İngiliz bir hanımı var, Beyrut’ta ölmüş, ‘Makber’ kitabını da onun için yazmış. Orada hanımının resminin altına çok kısa bir şiir yazmış, “Seninle de sensiz de yaşanmaz” diye. Avrupa Birliği ile bizim ilişkimiz de galiba bu şekilde. Onlarla da onlarsız da yaşanmaz. İstikamet olarak Türkiye bin yıldır Batı’ya doğru hareket etmiş, rotasını öyle belirlemiş, dolayısıyla keskin bir şekilde Avrupa Birliği’nden vazgeçme eğilimi yok, hatta hükumet şunu demek istiyor: Kabul etmeyecekseniz siz kabul etmeyin. Biz yolumuza devam edeceğiz.

Seçmen birinci derecede ekonomiden etkileniyor. Ekonomik veriler iyiyse, Süleyman Demirel’in dediği gibi, “Tencerede aş kaynıyorsa” problem yok. Oyları o etkiliyor, bir de terör kontrol edilemez boyuta gelince vatandaş orada bir tedirgin oluyor. Milimetrik olarak mutlaka her birimin seçmene yansımaları vardır ama seçmen genel gidişata ve bir de kendi durumuna bakar.

15 Temmuz dış politikayı nasıl etkiledi?

15 Temmuz aslında Türkiye’nin bir yönüyle milli devlet olarak yeniden kurulmasına zemin hazırladı. Bu nedenle bize destek veren vermeyen, içimizde casus dolandıran devletlere göre de devletin zihninde bir sıralama oldu. Devlet bundan sonra dikkatli olacak, bilinçli ya da bilinçsiz herhangi bir yabancı elin ülkemizin içerisine girmesine müsaade etmeyecek. Bu, ister müttefik olsun, ister gayri müttefik olsun. Bence 15 Temmuz bize kendi zaafımızı gösterdi. Bir devlet, düşmanını kendisinden daha fazla büyütmez ki biz, düşmanımızı kendimizden daha çok büyütmüşüz içimizde. Dolayısıyla doğrudan dış politikaya etkisi nasıl oldu derseniz; belki Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün ilişkilerini yeniden gözden geçirme fırsatı buldu.

15 Temmuz sonrası anketlere nasıl yansıdı?

Çok ilginçtir, AK Parti oyları kısa süreliğine yüzde 50 bandından yüzde 55’e çıktı. “Oy verebilirim” bandı yüzde 60’lara çıktı. Recep Tayyip Erdoğan hatırlarsanız, 17-25 Aralık sonrası seçimlerde çok fazla eleştirilmişti hatta muhalefet bu eleştiriden 7 Haziran seçimlerini kazandı. Bütün bu eleştiriler, tartışmalar gitti. Bizim bir sorumuz vardı; “15 Temmuz sonrası Recep Tayyip Erdoğan’ın o geceki tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye. Yüzde 93 ya da 94’ü “Olumlu düşünüyoruz” diye cevap verdi. Bir anda Türk toplumu AK Partili oldu sanki. Ama benim bir öngörüm vardı; yüzde 55 bandına çıkan o oy, böyle iki ayda bir, bir puan, bir puan eriyecektir. Çünkü o bir heyecan halidir, ani bir reflekstir. Recep Tayyip Erdoğan memlekete sahip çıktı, millet de ona sahip çıktı. Oylar yüzde 55 bandına çıktı, sonra yüzde 50 bandına geriledi.

ABD ile ilişkilere nasıl bakıyorsunuz?

ABD ile ilişkiler Suriye meselesinde bozuldu. Suriye’de ABD’nin bir politikası yoktu. İlk önce hararetli bir şekilde bizi savaşa sürüklemek istediler. Sonra kendileri oradaki rejim değişikliğinden vazgeçti. Yani Türkiye ile hareket ederken, sonra anlamsız şekilde politikasını değiştirdi. Değiştirince de bir yönüyle bizi yalnız bıraktılar, ikincisi de Suriye’de muhalifleri oyaladılar. Dolayısıyla orada taban tabana zıt bir pozisyona düştük. Bir de Obama politikaları, “İran’ı sistem içerisine katayım” derken, aslında İran’ı imparatorluk yaptı neredeyse. Trump geldiği zaman, Demokrat Partililerin politikalarını kökten değiştirecek gibiydi. Ama çok karışık bir politika duruşları var ve her kafadan bir ses çıkıyor. Zannedersem Cumhurbaşkanı ile ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson görüşmelerinde bazı temel noktalar sağlam kazığa bağlanmıştır. Ne ABD, ne Türkiye sert, karşılıklı demeçlere dayalı, kavga edebilecek bir pozisyonda durabilecek ülkeler değiller.

Ben Avrupa ile en gerilimli günlerde demiştim ki: “Avrupa ile Türkiye arasında temelde bir mesele yoktur. Herkes söyleyeceği sözü söyledi, hırçınlıklarını yaptı, bundan sonra iyi ilişkiler olur.” O süreç başladı, öngörümüz doğru çıktı. Amerika medyasında Türkiye ile alakalı olumsuz haber çıkmıyor. Ben bunun kontrollü olduğunu düşünüyorum. Amerika, Türkiye ile kavga etme durumunda değil. Muhtemeldir ki bu PKK ile olan ortaklıklarını da kendi içlerinde sorgulanacaklardır.

Türkiye’nin duruşu net oldukça Amerikan zihninde çok köklü değişiklikler olabilir. ABD, Suriye savaşını kaybetti. Kaybettiği savaşa PKK’yı yanına alarak tekrar girdi. Bir de Afrin’de ABD, PKK’ya sahip çıkmadı. PKK da kendi içinde Amerika’ya karşı hamle yapabilir.

Ben uzun vadede ilişkilerin bundan daha kötüye gitmeyeceğini düşünüyorum. Hatta kademe kademe iyileşeceğini düşünüyorum; çünkü büyük devletlerin geriliminden hiçbir devlet fayda görmez. Rusya ile Amerika gerilimi, Türkiye ile Amerika gerilimi gibi. Gördüğümüz, Afrin Operasyonu’nda Türkiye gücüne uygun bir dış politika tavrı sergiledi ve bence dünya devletleri de bunu gördü.

2019 seçimleri için öngörünüz nedir?

AK Parti, MHP ile ittifak yaparak, çok büyük bir terslik olmazsa 2019’u sağlama aldı. Çünkü yüzde 50 bandında bir parti var, bir de yüzde 12-13 bandında bir parti var. Bu iki parti ittifak yaptı ve benim tabirimle bu bir açık ittifak. Referandumda özellikle CHP ve HDP arasında bir kapalı ittifak vardı. CHP daha çok görünür oldu, HDP hiç görünmedi. Genel seçimler referanduma benzemez. Burada Devlet Bahçeli’nin kendi oylarına sahip çıkması; yani kendi partisinin oyunun ittifakta açık olması ve kendi seçmeninin oy vermesi de çok akıllıca bir şey bence.

Çünkü Meral Akşener ve tayfası, MHP’li belli bir grubu AK Parti’nin aleyhine çokça doldurmuştu. Fakat o motive ettiği AK Parti aleyhtarı kitleyi alıp götüremediler MHP’den. Dolayısıyla başlangıçta bazı MHP’liler AK Parti’ye oy verirken “Acaba” diyebilirdi. Ama ittifakta MHP’li biri kendi partisine oy verirken; bu “Acaba” sorusunu daha aza indirgeyebilir. MHP kendi oyunu aldığı zaman, AK Parti kendi oyunu aldığı zaman seçimde bir sorun yaşanmaz. CHP ve diğer partileri, referandum sonrası sonuçlar çok fazla heyecanlandırıyor ama referandum sonuçları üzerinden genel seçim hesabı yapılmaz. Burada muhalefetin stratejileri çaresiz.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)