Güçlü lider güçlü toplumdan çıkar

Dünyanın pek çok ülkesinde, merkezi elitler tarafından dışlanan toplumsal kesimlerin destek verdiği liderler iktidara gelmeye başladı. Devlet kurumlarının demokratikleşmesi konularında pek çok araştırmaya imza atan, TESEV, Sabancı Üniversitesi, İKSV gibi birçok kurumda yöneticilik yapan Can Paker’e göre bunun sebebi, finans-sermaye ile yerel orta sınıflar arasında devam eden küresel çatışma. Finans-sermaye karşısında bu sınıfların çıkarlarını öne çıkaran liderler güçlü ve etkili oluyor.
Yayın Tarihi: Nis 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 20 mins

Dünyanın pek çok ülkesinde, merkezi elitler tarafından dışlanan toplumsal kesimlerin destek verdiği liderler iktidara gelmeye başladı. Refahın ve zenginliğin merkezden çevreye yayılacağı idealiyle dünyada kabul gören globalizm, bu ideallerini gerçekleştiremeyince, küreselleşme ideolojilerinin kaynağı olan ABD’de bile büyük bir altüst oluş yaşandı. Donald Trump, finans çevrelerinin etkili adayı Hillary Clinton’un altından başkanlık koltuğunu çekip aldı.

Devlet kurumlarının demokratikleşmesi konularında pek çok araştırmaya imza atan, TESEV, Sabancı Üniversitesi, İKSV gibi birçok kurumda yöneticilik yapan Can Paker’e göre bunun sebebi, finans-sermaye ile yerel orta sınıflar arasında devam eden küresel çatışma. Finans-sermaye karşısında bu sınıfların çıkarlarını öne çıkaran liderler güçlü ve etkili oluyor.

Paker, “Erdoğan’ın siyasi dehası toplumun gücünü en iyi şekilde analiz etmesinden geliyor” diyor.

Türk halkı çevresindeki gelişmeleri nasıl algılıyor?

Türk toplumu homojen bir toplum olmadığı için ortak bir tepki geliştirildiğini zannetmiyorum. Türkiye’de bölgesel ayrılıklar, etnik ve dinsel ayrılıklar var, bu da gayet doğal bir şey. Bunu net olarak ifade etmek için kapsamlı bir araştırma yapmak lazım. Ben kendi yorumumu koyabilirim, dünyada ne değişti? Sürpriz bir şekilde ABD’de Trump kazandı, çok sürpriz bir şekilde İngiltere AB’den koptu, yine çok sürpriz bir şekilde Türkiye AB’nin düğmen suyunda yol almaktan vazgeçti. Bütün bunlara genel global sosyo-ekonomik yapıdaki değişiklikler üzerinden bakmak lazım. Ben şöyle yorumluyorum; küreselleşme ve finans-kapital, dünyaya vaat ettiğini gerçekleştiremedi. Küreselleşme ideali, refahın yaygınlaşacağını, servetin yaygınlaşacağını, toplumların artık çok daha fazla iç içe olduğunu, bunun da insanları daha mutlu edeceğini anlatıyordu. Toplumlar uzunca yıllar küreselleşmenin bu idealleri gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğine baktı. Uzun uzun küreselleşme tartışmaları yapıldı. Fakat küreselleşme de onun aracı olan uluslararası finans- kapital de bu beklentileri yerine getiremedi. Refahın yaygınlaşması yerine odaklaşması gündeme geldi.

Neden yerine getirilemedi?

Çünkü küreselleşme neydi? Dünyada haberleşme ve iletişim yoğunluğunun artmasıydı. Kapital ve bilgi birikimi çok daha fazla olan ülkeler bu durumu çok daha etkili kullandılar. Diğer ülkeler Batı’nın bu konudaki hızına yaklaşamadı. Her ne kadar Çin ve Hindistan da aynı araçları etkili kullansalar da bunlar çok büyük nüfuslu ülkeler. Bu ülkelerde servetin yaygınlaşması gerçekleşemedi. Dolayısıyla geniş orta sınıflar oluşamadı. Nihayetinde, küresel çapta finans-kapital ile yerel orta sınıflar karşı karşıya geldi.

Bu durumu, iç siyasetinde yarılmalar yaşayan ülkeler açısından değerlendirebilir misiniz?

ABD’de finans-kapitalin etkili olduğu batı ve doğu uçlarında yani California ve New York’ta seçmenler Clinton’a rey verdi. Bunun karşısında yerelliği, Amerikalılığı temsil eden ve orta sınıfın yaygın olduğu bütün orta Amerika’yı Trump kazandı. Yani biraz evvel söylediğim finans- kapital ve yerel orta sınıflar arasındaki çelişki ABD’de Trump’ı ortaya çıkardı. Trump’ın sloganı neydi? Yeniden Büyük Amerika… Daha seçim kampanyasının başında Ford’un patronunu uyardı: “Fabrikanı Meksika’da açarsan sana vergi koyarım. Gel Amerika’da aç.” Bu, içe dönme ve yerel orta sınıfı güçlendirme açısından seçmene önemli bir mesajdı. Gelelim sürpriz bir kararla AB’den çıkan İngiltere’ye. AB’den çıkılmaması yönünde kullanılan oylar genellikle Londra çevresinde yoğunlaşıyor. Neden Londra? Çünkü burası dünyanın en büyük finans merkezlerinden biri. Ama Londra dışında, İngiltere’deki bütün yerel orta sınıf, AB’den çıkılmasını destekledi. Çünkü AB içinde vücut bulan küreselleşmesin kendilerine yarar getirmeyeceğini düşündüler. Bu, AB projesi açısından çok önemli bir karar. Çünkü AB’nin geleceğinin belirsiz hale gelmesine hatta gelecekte AB’nin dünya sahnesinde olmayacağının belirli hale gelmesine yol açtı.

Türkiye’de son 15 yılda yaşananlar, bu küresel durumla mı ilişkili?

Türkiye’yi belirleyen tarihsel ve kültürel başka faktörler de olmakla birlikte, yaşananlar küresel durumla uyumlu. Finan-kapitalle daha yakın ilişkide olan Trakya ve Ege bölgeleri CHP’ye oy veriyor. Bunun karşısında yerel orta sınıfların yoğunlaştığı diğer tüm bölgeler, orta sınıfların ve yoksulların temsilcisi olan AK Parti’ye oy veriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü siyasi liderliğinin temelinde de aynı şey mi var?

Tabii bunu söyleyebiliriz. Ancak buna bir de ek yapmak gerekiyor. Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi uzun yıllar sonra ilk kez, Batı’nın dümen suyunda bir sınır bekçisi, her türlü siyasi hareketi dışarıdan manipüle edilen bir ülke olmaktan kurtardı. Bu tabii Batı’nın hiç hoşuna gitmedi. Çünkü Türkiye hem askeri olarak hem de enerji nakil hatlarıyla düşünüldüğünde ekonomik olarak çok önemli bir ülke. Bu kadar önemli bir ülkenin şimdi bu kadar başına buyruk olması onların alışmadığı bir şeydi. Bir de bunun üzerine biraz evvel söylediğim finans-sermaye ile yerel orta sınıfların küresel çatışması ve AB’nin yenilik yaratmadaki beceriksizliği eklenince durum netleşti.

Avrupa’da bugün sağ eğilimlerin güçlenmesinin altında yatan neden ne?

Avrupa’da orta sınıflardaki ekonomik daralma bugün milliyetçi ve muhafazakâr eğilimleri güçlendiriyor. Sosyolojide bir kural vardır, orta sınıflar eğer geleceğini güvencede görüyor ise, çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlayacağına inanıyor ise fevkalade liberal, demokrat ve bireyci olur. Tam tersi orta sınıf, bunu bütün dünyadaki orta sınıf için söylüyorum, geleceğini iyi görmezse, umutları kırılmışsa, bundan sonra hayatın nasıl daha iyi devam edeceğini bilmiyor ise sağ radikalizme ve faşizme gider. Örneğin Alman faşizminin temeli de budur. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Almanya’nın imzaladığı Versailles Anlaşması ile Alman toplumu gelecek konusunda ümitsizliğe düştü. Almanya, Avrupa’nın sömürge yarışında geride kaldığı için dışarıdan da ekonomik bir umudu yoktu ve çok kolaylıkla Alman faşizmine ayak uydurdu. Avrupa’daki diğer ülkeler sömürgeleri sayesinde dışarıdaki zenginlikleri içeriye taşıyıp, vatandaşlara da dağıtarak Almanya’nın durumuna düşmekten kurtuldular.

Can Paker

Can Paker

Bugün Avrupa açısından bu durum kalıcı görünüyor mu?

Evet, finans-sermaye ve yerel orta sınıfların küresel çatışması Avrupa genelinde sağ eğilimi güçlendirecek. İtalya’da işsizlik yüzde 25, İspanya batmak üzere, Yunanistan battı, Polonya rahatsız, Macaristan faşist oldu, İngiltere AB’den çıktı, Fransa’da çok ciddi bir yerel sağcı muhalefet var. Bütün bu gelişmeler Avrupa’nın da kendi içinde sağcı yerelliğe gittiğini gösteriyor.

Peki, biz nereye doğru gidiyoruz?

Enteresan bir şekilde Türkiye’de durum farklı. Türkiye demokratik bir yerelliğe doğru gidiyor.

Bunu biraz açar mısınız?

Türkiye’de maalesef çabuk unutulmuş bir düşünür vardır; İdris Küçükömer. İdris Küçükömer’i okuduğunuz zaman, -tanıdığım, arkadaşım olan bir isimdir- “Türkiye’de aslında solda görünenler sağdır, sağda görünenler ise soldur” der. Tercüme edersek “CHP aslında gericidir, muhafazakârlar ise aslında ilericidir” der. Çünkü Türkiye’deki geniş halk kitleleri cumhuriyet tarihi boyunca bir egemenlik savaşı vermiştir. Kime karşı? Devlet kurumlarına ve bu kurumların beraber çalıştığı özel vatandaşlara karşı.

Özel vatandaşlardan kastınız nedir?

Bugün ‘Beyaz Türk’ olarak adlandırılan kesimler. Devletin örnek vatandaş yetiştirme gayesinin sonucu olan kitleyle devlet kurumları birlikte çalışarak geride kalan büyük kitleyi kendilerine benzetmeye çalıştılar ve büyük bir sömürü düzeni oluştu.

Sözünü ettiğim bu büyük kitle Demokrat Parti ve Andan Menderes’in iktidara geldiği 1950’den itibaren bir egemenlik savaşı başlatarak durumu bugünkü noktaya kadar getirdi.

Türkiye garip bir biçimde aslında sol bir ilerici mücadele verdi. Kiminle beraber? Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan ve AK Parti ile. Bu kitle özellikle halk egemenliğine sahip çıkılması açısından AK Parti ile bir devrim yaptı.

Türk halkı Batı ile oluşan bu yeni ilişki biçimine nasıl tepki verecek?

Türk halkı benim gördüğüm kadarıyla 53 yıldır Türkiye’yi oyalayan AB’ye tepkili. Türk halkı son derece politik ve bilinçli bir halk. AB, Türkiye’ye “Sende yargı bağımsızlığı yok” diyor. “Hayır var” diyoruz, ısrar ediyor. “Peki o zaman gelin yargı bağımsızlığını güçlendiren 21. ve 22. fasılları açalım” diyoruz. “Hayır açamayız, Kıbrıs karşı” diyorlar. Bu ciddi bir yaklaşım mı? Bunları Türk halkı yutmuyor. Türk halkında da dünyada yeni oluşan çatışma alanları karşısında milliyetçi ve muhafazakâr eğilimler öne çıkıyor. Ancak Türkiye’nin tarihsel ve sosyolojik özellikleri, bu eğilimlerin Avrupa’da olduğu gibi faşizan bir noktaya gitmesine imkân vermiyor.

Erdoğan ile ortaya çıkan güçlü siyasi liderlik Türkiye’nin geleceğini nasıl etkileyecek?

Bunu biraz liderin kendi karakteristik yapısı belirleyecek. Adnan Menderes güçlü bir liderdi, toplumla ilişki kurma biçimi kendisine özgüydü. Turgut Özal keza çok güçlü bir liderdi, onun tarzı farklıydı. Ben geldiğimiz noktada liderden çok toplumun eriştiği gücün daha önemli olduğunu düşünüyorum. Güçlü liderlik toplumun geldiği noktanın doğru anlaşılmasıyla ilgili. Bir örnek vereyim. Tayyip Bey 2002 yılında iktidara geldiği zaman anayasayı aynı bugünkü gibi değiştirecek Meclis çoğunluğuna sahipti. Hiçbir şeyi değiştirdi mi? Hayır. Çünkü bunun hayata geçeceği toplumsal olgunluk o zaman yoktu. 2007 yılında Tayyip Bey’in bırakın anayasayı değiştirmeyi, anayasayı referanduma götürecek çoğunluğu yoktu.

Ama ne dedi muhtıra karşısında Genelkurmay’a: “Sen sadece benim memurusun.” Çünkü toplumda kendisine destek olacak uyanışı görmüştü. Demek ki güçlü liderlikte önemli olan toplumun ne durumda olduğu ve liderin bu durumu doğru teşhis edip etmediği. Esas dinamik toplumdadır. Bu dinamiği yakalayan lider, güçlü lider olur.

Türkiye, Batıda ‘Model Ülke’ olarak tanımlanıyordu. Şimdi durum nedir?

Ben niye model olayım ki? Bu tamamen, eski düzende Türkiye’yi dizayn etme yaklaşımıydı. Özel birtakım kesimleri kullanarak, “Hadi gelin biz şu Müslümanlara örnek bir ülke yaratalım” anlamına geliyordu. Bu, aynı cumhuriyetin ilk yıllarında bazı örnek vatandaşlar üzerinden çoğunluğu dizayn etmesi gibi bir yaklaşımdı. Bu bir fiyaskoyla sonuçlandı.

Tıpkı bugün model ortaklıkta olduğu gibi. Türkiye’nin kendine mahsus dinamikleri, tarihi, kültürü ve sosyolojik yapısı var. Bu ne Arabistan’a benziyor, ne Tunus’a, ne Cezayir’e ne de Malezya ve Endonezya’ya. Ne olur? Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda dünyayla ilişkiler ağı kurar, dinini kendine göre yaşar, kendine mahsus bir ülke olur.

Batı’nın Türkiye’ye biçtiği rol çöktüğüne göre şimdi ne olacak?

Türkiye artık kendi çıkarlarına göre çoklu ilişkiler kuran bir ülke olacak. Batı ile belli alanlarda anlaşamıyoruz, aynı şekilde Rusya ve İran ile de.

Ama anlaştığımız noktalar da var. Bu böyle olacak. Zaten siyaset, dış politika da bu demektir. Dış politika bir satranç oyunudur. Türkiye’nin bugüne kadar yaptığı dış politika değildi. Türkiye’nin yaptığı, pozisyon belirleyip o pozisyona sarılmaktı.

Türkiye bugün yeni liderlikle merkez bir ülke konumuna yerleşti mi?

Bakın benim inancıma göre, toplumsal dinamiklerin durumu her şeyin önündedir. Toplumun, liderlerin özelliklerinden bağımsız bir iç dinamiği vardır. Nedir bu? Nasıl üretim yaptığıdır, nasıl davranış normları olduğudur. Hangi değer yargıları, ne tür arzuları olduğudur. Çok farklı dünya görüşleri açısından söylüyorum, bunun yarattığı dinamik toplumun nereye gittiğini tayin eder. Liderin gücü ise burada devreye girer. Bunu fark etmek, gerekli vizyonu kazandırmak, yön vermek.

Ben karizmatik liderliğe inanmam. Bunu bütün liderler için söyleyebiliriz. Örneğin Bülent Ecevit. Çok güçlü bir liderlik de yaptı, büyük oy kayıpları da yaşadı. Aynı şey Demirel’in de Turgut Özal’ın da başına geldi. Türk halkı siyasi iktidarı kendi lehinde kullanacağını gördüğü zaman bir siyasi lidere rey verir. Eğer o liderin kendi çıkarına olan yoldan sapacağını görürse hemen indirir. Hiç şakası yok bunun. Tayyip Bey’in büyük siyasi dehası budur. Toplumun geldiği seviyeyi çok iyi yakaladı. Bununla birlikte toplumun genel savaşının milli egemenlik olduğunu, bu savaşın egemenlik araçlarını elinde tutan devlet kurumlarıyla olduğunu çok net bir şekilde tespit etti ve bu safı hiç bırakmadı.

17-25 Aralık’a bakın, 15 Temmuz’a bakın, her seferinde meydana çıkıp halkı topladı. Niye halkı topladı? “Ben sizinle birlikteyim” dedi. Bakın 2002’den beri kaç seçim kazandı. Sayılamayacak kadar çok. Ne Menderes gibi oldu ne Demirel ne de Özal. Çünkü egemenlik savaşında halkın yanını hiç bırakmadı. Bu cesaret işidir, hiç kolay değil. 2007 yılında Genelkurmay’a “Sen kim oluyorsun. Sen benim memurumsun” demek kolay iş değildir. Nasıl diyebildi? Halkla birlikte.

Ben akıllı, vizyonlu lidere inanırım ama karizmatik lidere inanmaam. Karizmatik lider ne demek biliyor musun? Halk aptal demek. Türk halkı vizyon sahibi liderin peşinden gider.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)