Beşir Ayvazoğlu
Şair, yazar, gazeteci Ayvazoğlu, 1953 yılında Sivas’ta doğdu. Asıl ismi Beşir Ayvaz’dır. Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. Edebiyat ve Türkçe öğretmenliği yaptı. TRT’de uzman olarak çalıştı. Birçok gazete ve dergide yazarlık yapan Ayvazoğlu, yazılarını Karar gazetesinde sürdürmektedir. Ayvazoğlu, deneme, biyografi, şiir, röportaj, inceleme ve oyun dallarında eserler vermiştir.

“Aydın mı, münevver mi” tartışması Türkiye’de yıllardır yapılır. Bu kavramlar yerine ‘entelektüel’i kullanmanın daha doğru olacağını söyleyen şair, yazar ve gazeteci Beşir Ayvazoğlu ile Türk entelijansiyasının geçirdiği evreleri konuştuk. Ayvazoğlu, Marksist, liberal ve muhafazakâr kimlikli aydınların toplumda nasıl karşılık bulduğunu anlattı.

Aydın kime denmelidir?

Aydın tutumu nasıl olmalı? ‘Münevver’i de, bu Arapça menşeli kelimenin Türkçeleştirilmişi olan ‘aydın’ı da sevdiğimi söyleyemem. Bizde pozitivizmin ve Aydınlanma ideolojisinin militanları ve bilgi hamalları olarak tasavvur edilen okumuş yazmışlara ‘aydın’ dediler. Yabancı bir kelime olmasına rağmen ‘entelektüel’i tercih ediyor ve bazı rezervlerim olmakla beraber, müteveffa Edward W. Said’in entelektüel tarifini benimsiyorum. Bu tarifi, nerede ve kim tarafından yapılırsa yapılsın, “Haksızlık karşısında susmamak” diye özetlemek mümkün. Peşin hükümlerden mümkün olduğunca uzak duran, kendi aklını kullanan, sorgulayan, sadece kendi milletinin değil, bütün insanlığın dertleriyle dertlenen adamdır entelektüel; dürüst, gerektiğinde tek başına kalmayı, hatta dışlanmayı göze alarak hakikat uğruna savaşandır. Devrin temayüllerine göre pozisyon alanlar, hatta kılık kıyafet değiştirenler, allame bile olsalar entelektüel olamazlar. Değişme, ancak derin bir sancının ve iç hesaplaşmanın sonucunda gerçekleşirse saygıya değerdir. Entelektüel, her türlü totaliterliğe, otoriterliğe karşıdır. Muhalif olmak için muhalif değildir; muhalif olduklarının doğrularını takdir edebilen, desteklediklerinin hatalarını gösterebilendir. Bir entelektüelin ayırıcı vasıflarından biri de yaşadığı çağın ruhuna nüfuz edebilmesi, dünyada olup bitenleri dikkatle takip etmesidir. Fakat daha da önemlisi, her entelektüelin kendi ülkesinin dilini, tarihini, kültürünü ve edebiyatını bilmesi, hitap etmek zorunda olduğu halkın hassasiyetlerine saygı göstermesi gerekir.

Sizin aydın tanımlamanıza göre Türk entelijansiyası nasıl bir profil çiziyor?

Benim tarifim esas alınırsa, Türk entelijansiyasının profili pek parlak sayılmaz. Zihin dünyalarında bağımsızlığa, özerkliğe pek hevesli görünmeyen muhafazakâr entelektüellerin dünya ile irtibatları da pek zayıf. Çoğu eski Marksist olan liberallerinse toplumla bağları çok gevşektir; içinden çıktıkları fakat aidiyet hissetmedikleri, hatta küçümsedikleri toplumun hassasiyetleri, hayat tarzı ve inançları hakkında derin bir cehaletle malul görünüyorlar. Rahmetli Sabri Ülgener tarafından çarpıcı bir biçimde analiz edilen Marksist aydın tipolojisine gelince; bu tipoloji ile Edward W. Said tarafından tarif edilen entelektüel arasında da hiçbir benzerlik yok.

Türk aydınlarının kökenlerini nereden başlatabiliriz?

Tanzimat öncesi entelijansiyayı ayrı bir kategoride değerlendirmek ve tartışmak gerekir. Klasik devirde ulema sınıfı, bugünkü entelijansiyaya nazaran daha bağımsız ve cesur, hatta bir çeşit dokunulmazlığa sahipti. Bugünkü aydınların ‘köken’lerini Tanzimat devrinde, daha çok da Jön Türklükte aramak gerektiğini düşünüyorum.

Kültürel birikimin aktarılmasındaki kırılma noktaları neler oldu?

Bu, kısaca cevaplandırılması zor bir sorudur. Şunu söyleyebilirim: Cumhuriyet’i kuran ve Kemalist ideolojiyi şekillendiren kadronun düşünce dünyası, belli başlı düşünce akımlarının birbiriyle kıyasıya mücadele ettiği İkinci Meşrutiyet sonrasında, maalesef çok kısa süren serbest tartışma ortamında şekillendi. Kemalist ideoloji unsurlarına ayrılırsa, rejimin şekli dışında -ki arandığı takdirde onun da ipuçları bulunabilir- hepsinin kökleri, Jön Türklerin yazıp çizdiklerinde ve II. Meşrutiyet yıllarındaki tartışmalarda bulunabilir. Balkan Harbi yenilgisi ‘İttihad-ı Anasır’, dolayısıyla Osmanlıcılık ideolojisini çökertmiş ve Türkçülüğe ivme kazandırmıştı. Arnavut ve Arap isyanları da Panislamist arayışları, dolayısıyla İslamcılığı devre dışı bıraktığı için Cumhuriyet sonrasına iki düşünce akımı intikal edebildi: Türkçülük ve Batıcılık. Ancak bütün Türkçülerin Batıcı, bütün Batıcıların Türkçü olmadığını unutmamak gerekir. Mesela Kemalist ideolojinin teşekkülünde fikirleriyle çok ciddi bir rol oynayan Abdullah Cevdet’in aslında sonuna kadar ‘ittihad-ı anasır’ fikrinde musır olduğu, bu fikrin savunabileceği objektif şartlar ortadan kalkınca Kürtçü harekete katıldığı, yani kendi köklerine döndüğü, bu yüzden dışlandığı unutulmamalıdır. İkinci Meşrutiyet, Birinci Büyük Harp ve Milli Mücadele, hatta Cumhuriyet’in kuruluş yılları, kafaların çok karışık olduğu, en dik duruşlu görünen aydınların bile şaşırtıcı savruluşlar yaşadıkları yıllardı. Aslında Osmanlıcılık, Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük diye kabaca tasnif edilen düşünce akımlarının ara renkleri de vardı ki yeterince araştırılmamıştır. Mesela Türkçü-İslamcılar vardı; bunlardan Mehmet Âkif’in çok sevdiği ve ümit bağladığı bir aydın olan M. Şemseddin Günaltay, Cumhuriyet yıllarında ‘Türk Tarih Tezi’nin radikal yapıcılarından biri oldu. Âkif ’in de Milli Mücadele yıllarında yazdığı şiirlerde hemen fark edilen ‘Türkçü’ bir vurgu vardır. Kemalizm’in oluşmasında çok ciddi katkıları bulunan Ziya Gökalp bile, görüşlerini bir hayli revize ettiği halde, Abdullah Cevdet gibi dışlanan bir düşünürdü. Esasen Abdullah Cevdet de Ziya Gökalp de Yusuf Akçura da dini, sosyal hayatın vazgeçilmez bir realitesi, birleştirici bir unsuru olarak görüyor ve hilafet kurumunun devamını istiyorlardı. Cumhuriyet elitleri, Ziya Gökalp’ın ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’ şeklinde özetlediği projesinin ‘İslamlaşmak’ bölümünden hiç hazzetmemiş, İslam’a bakışta, beslendikleri bu ana damarlardan radikal bir biçimde kopmuşlardır; hilafetin ilgası, medreselerin ve tekkelerin kapatılması, bu kurumlar vasıtasıyla devam ettirilen ve gelecek nesillere aktarılan geleneğin ve kültürün aktarımını engellemek amacını taşıyor, pozitivizmi topluma bir çeşit ‘din’ olarak dayatıyorlardı. Harf ve dil devrimleri bu ameliyenin son aşamasıdır. Böylece genç Cumhuriyet’in sadece Osmanlı tarihi ve kültürüyle değil, bütün bir medeniyetle bağlantısı kesildi. Bu, ciddi bir kırılmadır ve bizi içinden geldiğimiz tarih ve medeniyet karşısında herhangi bir yabancının konumuna düşürmüştür.

Aydınlarla toplum arasındaki bağlar güçlü olamadı mı?

Aydınlar kendini anlatamadı mı? Hani mitolojide Atina’yı Megara’ya bağlayan yolda pusuya yatıp yolcuları soyan Prokrustes adında bir hayduttan söz edilir; bu haydudun iki demir yatağı varmış; soyduğu yolcuları bunlara yatırır, boyu yataktan uzun olanların ayaklarını keser, kısa olanları da çeker uzatırmış. Türk aydınları da Tanzimat’tan itibaren Prokrustes rolünü benimsediler ve toplumu kendi kafalarındaki modele göre kesip biçerek değiştirmek, dönüştürmek istediler. Hem de hoyratça, saygısızca… Hemen her kesimden aydınlar totaliter ve otoriter eğilimler taşıyor, kafalarındaki soyut milleti yüceltirken somut milleti küçümsüyor, ‘gerici’, ‘yobaz’, ‘mürteci’, ‘çağdışı’, ‘göbeğini kaşıyan adam’ gibi kelimelerden oluşan suçlama sözlüğüyle aşağılıyorlardı. En ufak bir direnişe, en cılız itiraz sesine bile tahammülleri yoktu. Aşağılanan, horlanan toplumla nasıl güçlü bağlar kurulabilir? Aydınların en büyük hatalarından biri, halkın dinine savaş açmaları, dini hayattan kovabilecekleri vehmine kapılmaları olmuştur. Bu savaşta elde ettikleri tek başarı, kendilerini toplumdan bütünüyle soyutlamak, seçkinlerinden ve eğitim kurumlarından mahrum ettikleri dini de bir problemler kaynağı haline getirmek oldu. Yaşadığımız son hadiseler bu süreçle bağlantılıdır. Türk toplumunun zihniyet yapısını ve alışkanlıklarını bin yıldır şekillendiren İslam’ı yok sayarak bir yere varabileceklerini zanneden pozitivist seçkinlerin vardıkları yer, içinde yaşamak zorunda oldukları toplum hakkında derin bir cehaletten başka bir şey değil.

Siz devlet-aydın ilişkilerini nasıl değerlendirirsiniz?

Bütün iktidarlar entelijansiyayı yanlarında görmek ister, kendilerine muhalefet edenleri dışlarlar. Bu dışlama, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi, toplu kıyımlarla ve sürgünlerle bile sonuçlanabilir. Türkiye’de de muhalif aydınların çeşitli metotlarla ezildikleri, susturuldukları dönemler yaşandı. Entelektüelin vazifesi, tasvip ettiği bir görüş iktidarda bile olsa bağımsızlığını, özerkliğini mümkün olduğunca korumaya çalışmaktır.

Aydınların, aydınlarla olan ilişkisi nasıl bir süreç geçirdi?

İktidarların kurucu ortakları olan aydınlar, kendileri gibi düşünmeyen aydınları devletin aygıtlarını kullanarak ezmeye, susturmaya çalışmışlardır. Ezilenlerin de ellerine fırsat geçtiğinde aynı şekilde davrandıklarını tahmin edersiniz. Her iki tarafın aydınlarının en kötü alışkanlıkları ise birbirlerini devlete ihbar etmeleri, cezalandırılmalarını istemeleridir. Türk basınındaki polemikleri geriye doğru gözden geçirin, her bakımdan utanç verici bir tabloyla karşılaşacaksınız.

Batılı düşüncenin temsilcisi olan Attilâ İlhan dahi ‘Hangi Batı’ diye sordu. Batıcı Türk aydınının Batı ile ilişkisi nedir? 

Aşağı yukarı 200 yıldır tartıştığımız, bu kısa sohbet çerçevesinde içinde çıkılamayacak kadar önemli bir problemdir bu. Türk aydınlarının Batı’yla ilişkilerini en iyi özetleyen kavram, rahmetli Cemil Meriç’in kullandığı ‘müstağrip’ kavramıdır. Bu kavramla, kendilerini Avrupa kültürünü ülkelerine taşımakla görevli addeden aydınları tarif etmeye çalışıyordu Cemil Meriç. Müstağripler için tek Batı vardı: Antik Yunan’dan başlayıp Aydınlanma düşüncesine kadar uzanan, tek çizgide gelişiyormuş gibi görünen bir Avrupa… Birbirinden farklı, iç içe, birbirini eleştiren birçok Avrupa’nın bulunduğunu çok geç fark ettiler.

Yerli ve milli aydın nasıl olunur?

Birinci sorunuza verdiğim cevapta, “Her entelektüelin kendi ülkesinin dilini, tarihini, kültürünü ve edebiyatını çok iyi bilmesi, hitap etmek zorunda olduğu halkın hassasiyetlerine saygı göstermesi gerekir” demiştim. Düşmanca yaklaşan, aynı şekilde karşılık görür. Bu, bir aydının kendi halkını ve kültürünü eleştiremeyeceği, problemlere gözlerini kapatacağı anlamına gelmez; eleştirmek ve değişim talebinde bulunmak için de tanımak ve bilmek şarttır. Entelektüel, içinden geldiği tarihin, kültürün ve içinde yaşadığı toplumun kölesi olmamalı; ama cahili ve düşmanı hiç olmamalıdır. Eleştirilerini bile daha iyi bir gelecek, daha huzurlu bir toplum, daha adil bir düzen için yapmalı ve elbette şovenizme her halükârda karşı çıkmalıdır.

Yerli ve milli olmak açısından Yahya Kemal’i değerlendirebilir misiniz?

Yahya Kemal, kendi tarihinden ve kültüründen kopmadan Avrupa kültürüyle nasıl ilişki kurulabileceğini gösteren ilk aydınlardan biri olması bakımından dikkatle analiz edilmesi gereken bir isimdir. O ve onun düşüncesini zenginleştirip çeşitlendirerek devam ettiren Ahmet Hamdi Tanpınar gibi isimler hayati bir ilkenin altını çizdiler: Kültürün varlık şartı sürekliliktir. Biri bunu ‘imtidad’, diğeri ‘devamlılık’ kavramı ve ‘devam ederek değişmek, değişerek devam etmek’ ilkesiyle ifade etmeye çalıştı. Bu sürekliliği herhangi bir şekilde önlediğiniz, kesintiye uğrattığınız takdirde, kültürü beslendiği asıl kaynaklardan koparmış, kendini yenileme, yeniden üretme reflekslerini de yok etmiş olursunuz. Tabii istikametinde gelişmesini sağlayamadığı için kendi içine kapanan ve bazı direniş noktaları arayan kültür, dramatik bir yeraltı macerası yaşamaya başlar ve ilk fırsatta gün ışığına çıkmak üzere varlığını sürdürür. Esasen asırlar içinde oluşmuş bir kültürü ve geleneği hiçbir güç bütünüyle yok edemez. Biraz eşelediğiniz zaman derinlerde çalışmaya devam ettiğini fark edersiniz. Ancak geleneğin devamını ve kendini yeniden üretmesini sağlayan müesseseler yok edilip aydın desteğinden mahrum bırakılınca, kültürün yaratıcılığını yitirmesi, hatta tehlikeli bir ayak bağı haline gelmesi kaçınılmazdır. Bugün böyle bir süreç yaşanıyor. Geçmişimizi sırtımızda ağır bir yük olarak geleceğe taşımak için çabalayıp duruyoruz. Halbuki yapılması gereken, onu bir itici güç haline getirmektir. Yahya Kemal hâlâ bunun için çok önemli.

Aydınlar neden özerk olamadı?

Türkiye’de aydınlar çok uzun süre, iktidarların kurucu ortakları oldular ve bir aydın despotizmi inşa ettiler. Kendi iktidarlarına karşı mı özerk olacaklardı?

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)