MEHMET SARI

Türkiye’de neden bir sistem değişikliğine ihtiyaç duyuldu?

Türkiye geçmişte, hükumet etme dönemlerinde çok önemli problemler yaşadı. Bundan dolayı da yeni bir sistem arayışı çok uzun yıllar tartışılıyordu. Buna ilişkin olarak, özellikle ülkemizdeki önemli anayasa hocalarımız tarafından da bu süreç içinde, aslında Türkiye’nin başkanlık sistemi üzerinden bir hükumet sistemiyle yönetilmesi gerektiği vurgulanıyordu. Dönem itibarıyla Türkiye gerçekten, özellikle 15 Temmuz sonrası iç ve dış tehditlere maruz kaldı.

Bu noktada, ayaklarını yere daha sağlam basan bir Türkiye için sistem değişikliğine gidilmesi yönündeki ihtiyacı gören muhalefet partilerinden MHP lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla referandum sürecine dönüştü malumunuz. Ardından da Türkiye, 16 Nisan Referandumu’yla Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’ne geçiş yaptı.

Bu yeni sistemin avantajları neler oldu?

Bu sistemin öncelikli olarak bazı önemli avantajları vardı elbette. Bunlardan bir tanesi yönetimde istikrar. Seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın ancak yoğunluklu olarak halk denetimiyle birlikte, yani seçimlerle birlikte dönem itibarıyla görevinin sona ermesi ve hükumetin gerçekten bu anlamda Türkiye’nin beklemiş olduğu hızlı, etkin karar alma süreçlerini icra etmesi.

Diğer yandan, geçmişte yaşanan parlamenter sistemin çok önemli açmazlarından bir olan koalisyonlu yapı, bundan kaynaklı ekonomik istikrarsızlıklar gibi süreçlerin de bundan sonra biteceği ve dolayısıyla Türkiye’nin gerçekten projeleri belirli ve ne yapmak istediğinin farkında yeni bir hükumet etme sistemi süreçleriyle idame ettirileceği aşikâr.

Şunu da vurgulamak lazım. Bu anayasal temeldeki değişikliğin, aslında bir nevi sahada da Türkiye’nin belki de en önemli problemlerinden bir tanesi olan bürokrasi engelini, bürokrasinin kıskacını da önlemesi bakımından önemli bir avantaj sağlayacağı ortada. Çünkü unutmayalım, Türkiye’de hükumet etme noktasında özellikle parlamenterlerin yasama faaliyetleriyle bir taraftan da hükumetin icraatları bakımından sunacağı katkılar noktasında önemli handikaplar yaşanıyordu.

Neydi o handikaplar?

Bunlardan bir tanesi de tartışmasız bürokratik engeller. Yani kendini devlet içerisinde önemli bir güç merkezi telakki eden bürokrasi, siyasetin karar alma süreçlerinde sürekli bir fren, sürekli bir engelleme vazifesi görüyordu. Bu çerçeveden baktığımızda da etkin ve icracı nitelikteki bir Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi, Cumhurbaşkanı ve kabinesinin ister istemez daha etkin ve daha hızlı bir karar almayla birlikte, bürokratik engelleri aşması bakımından da önemli bir örneklik teşkil edeceğini belirtmemiz lazım.

Yeni sistem devreye girdiğinde yasama erkinin durumu ne olacak?

Bu noktada yeni sistemle birlikte yasamanın tam anlamıyla, gerçekten daha etkin ve kendi sınırları içinde bir güç olarak ortaya çıkacağını söyleyebiliriz en başta. Yasama faaliyetleri bakımından önceden, biliyorsunuz ki milletvekillerinin kanun tasarısı ve kanun teklifleri söz konusu oluyordu. Şimdi bizim kanun tekniğimize baktığımızda yüzde 95’lerin üzerinde kanun tasarısı olarak yani kabineden gelen teklifler Meclis’ten geçmiş. Dolayısıyla milletvekillerinin çok etkin bir şekilde yasama faaliyetine bir katkıda bulunmaları, kanun teklifi sunmaları, bunları genel kurulda tartışması şu vakte kadar işin pratiğinde çok imkân bulmamış.

Bu bakımdan milletvekillerinin doğrudan doğruya yasa teklifi veriyor olmaları, aslında direkt ya da doğrudan lokal sorunların millet meclisine taşınmış olmasını sağlayarak daha etkin, daha aktif bir yasama sürecinin başlayacağını gösteriyor. Bu yönetimle yürütme güçlenirken, yasama da aslında çok daha güçlü ve kimlikli bir yapıya kavuşacak.

Bu sistemin yargıda nasıl bir tablo çizmesini bekliyorsunuz?

Yargının zaten her koşul altında; ister sistem parlamenter olsun ister başkanlık temelinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olsun, her şart altında bağımsız ve tarafsız bir görev icra etmesi gerekiyor. Bu çerçevede, yargının bağımsızlığının yanına tarafsızlık ilkesi de eklendi anayasaya. Bu, aslında önemli bir vurgu unsuru oluşturdu.

Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye’nin gerçekten çok daha kimlikli, çok daha dirayetli ve kişilikli bir yürütme, yasama ve yargı erkine kavuşacağını burada açıklıkla ifade edebilirim. Tabii burada önemli bir geçiş, önemli bir makas değişimi yaptığı için halkımızın bu değişim sürecini görerek yaşayacağını söyleyebilirim.

“Anayasal temeldeki değişiklik, Türkiye’nin en önemli problemlerinden bir tanesi olan
bürokrasi engelini önlemesi bakımından da
önemli bir avantaj sağlayacak.”

Seçim sonrası yeni sisteme geçilmesinde zorluklar yaşanır mı?

Şunu çok rahat ifade edebilirim. Bizim toplumumuz gerçekten politik anlamda siyasete ve politikaya çok daha duyarlı bir toplum. Başka milletler ya da toplumlarda olmayan bir siyaset duyarlılığı söz konusu. Ben bu bakımdan sahada çok yoğun bir şekilde; özellikle sıradan halkın nabzının attığı kahvehanelerde olsun ya da bazı toplum kesimlerinin içinde faal olduğu sivil toplum örgütlerinin toplantılarında olsun, hemen her bir araya geldikleri mekânlarda insanlarımız aslında bu hükumet yönetim sistemi değişikliğini çok yoğun bir şekilde tartışıyor. Dolayısıyla anayasanın getirdikleri noktasında da tüm boyutlarıyla bu mesele gündem konusu ediliyor. Sadece hukukçuların değil, tüm toplumun hafızasında bir yeri var. Bu şartlar altında baktığımızda da toplumumuz aslında bu tür değişikliklere hazır. Bu yönüyle olumlu baktığımı da ifade edebilirim. Burada bir sıkıntı yaşanacağını beklemiyorum. Çünkü toplumumuz bu tür sistemsel değişikliklere, ki bu sistemsel değişiklik gerek siyasal istikrarda gerekse devamı olan ekonomik istikrarda kendini halka hissettirdiğinde, hiç şüphesiz çok daha olumlu bakacaktır.

Kaldı ki şunu vurgulayalım: Sayın Cumhurbaşkanımızın son 15 yıllık hükumet etme döneminde, AK Parti iktidarının olduğu dönemde siyasal istikrarın ne denli ekonomik istikrara yol verdiğini hep beraber gördük. Bu bakımdan yeni sistemde Türkiye çok daha emin bir şekilde ileriye gidecektir.

Bu sistem tam olarak ne zaman uygulanmaya başlanacak?

Son 21 maddelik anayasa değişiklik sürecinde biliyorsunuz, yapılacak ilk Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleriyle birlikte artık Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’ne geçileceği öngörülmüştü. Bu yapılan anayasa değişikliği, aslında 3 Kasım 2019 tarihi olarak ifade edilmişti. Fakat Meclis seçimleri, 24 Haziran 2018 gibi daha erken bir tarihe aldığı için ve burada resmi olarak Meclis kararı söz konusu olduğu için, anayasada düzenlenen 3 Kasım 2019 tarihi aktüalite olarak, güncellik olarak yerini 24 Haziran’a bıraktı. 24 Haziran 2018 seçimiyle birlikte artık Türkiye yeni sisteme yani Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’ne geçmiş olacak. Neticesinde başbakan ve kabine bu anlamda Türkiye tarihi açısından son bulacak. Kabinenin başı olarak da Cumhurbaşkanı’nın hükumet ettiği yeni bir süreç başlayacak.

Bakanlar Kurulu’nun olmaması ne anlama geliyor yeni süreçte?

Çok olumlu sonuçları olacak. Bunlardan bir tanesi şu: O bürokratik engel dediğimiz ve yasama içerisindeki milletvekillerinin ve bakanların bu ilişki ağında yaşanan önemli problemler vardı. Kendi seçim çevresindeki önceliklerini gözeten bir bakan, yine Meclis’te milletvekilleriyle birlikte doğal olarak yoğun bir tazyik altında kalan bakanlar heyeti artık çok daha teknokrat, çok daha konusuna vakıf ve ülke meselelerine odaklanmış bir görev icra edecek. Unutmayalım, özellikle Meclis’teki yasama faaliyeti, komisyon faaliyeti ve yine genel kurul içerisinde bakanların katılımı gerçekten çok imkân dahilinde olmuyordu. Çünkü bakanların kendi makamlarındaki çok önemli icra görevleri ve karar alma süreçleri söz konusu. Dolayısıyla yasama faaliyetleri açısından önemli aksayan bir yan oluşturuyordu. Burada aslında dışarıdan gerektiği takdirde, işte Cumhurbaşkanı’nın dışarıdan bakan ataması, örneğin maliye sahasında deneyim kazanmış çok önemli bir maliyecinin, yine dışarıdan çok önemli bir hukukçunun ya da çok daha önemli bir eğitimcinin doğrudan doğruya atanması, ister istemez konusuna son derece hâkim başkan yardımcılarını göreceğiz bundan sonra. Milletvekillerinin de doğrudan doğruya yasama faaliyetine yöneldiğini düşünürsek, aslında burada görev tanımının çizgileri tam anlamıyla çizilmiş olacak.

Burada düşünürken baktığımızda, gerçekten Türkiye’nin o bürokratik karar alma süreçlerindeki sıkıntılar ve bu kararların hizmete dönüşmesindeki ortaya çıkan badireleri de bu yönüyle bertaraf etmiş olacak. Yani gerçekten şunu söyleyebiliriz ki Türkiye bundan sonra çok daha etkin bir hükumet sistemine doğru yol alacaktır.

Muhalefetin seçimin hukuki altyapısına ilişkin eleştirileri yerinde mi?

Ülkemizde özellikle ana muhalefet çevresinin yoğunluklu olarak hep dile getirdiği nokta şu: Seçim güvenliği olmayacak. Dolayısıyla tüm saha kontrol altında tutulacak, siyasi partiler üst düzeyde propaganda süreçlerine katılamayacak.

Bunları söylemek tabiri caizse siyaset yapanlar açısından kabul edilebilir bir durum değil. Niye? Öncelikli olarak şunu belirtmemiz lazım: Seçim güvenliğinin birincil unsuru siyasal partilerin sisteme katılmasıyla, seçimin sevk ve idare edilmesi aşamasında sunacakları etkin katkıyla ortaya çıkar; yani bu bakımdan sandıklardaki, örneğin sandık kurulu üyelerinin atanması, örneğin sandık başlarına müşahitlerin gönderilmesi.

Önemli bir tespit yapılmıştı son seçimde. Yaklaşık 162 bin sandığın 152 bininde AK Parti’nin temsilcisi var. Hem yasal temsilcisi hem müşahidi. Bunların 110 bininde yine CHP ana muhalefet partisinin temsilcisi var. Yani yaklaşık olarak 30-40 bin sandıkta ana muhalefet partisinin temsilcisi yok. Milliyetçi Hareket Partisi’nin 70-80 bin, yani HDP açısında da rakamlar çok daha aşağılarda.

Şimdi siyasal partilerin teşkilatlanması ve Türkiye’de seçime yönelik hazırlıkların birinci unsuru sandık çalışmasıdır. Yani bir siyasi parti olarak yeterli sandık çalışması yapmadan seçimlerde şaibe iddiası ortaya atılıyor. Bunlar kabul edilebilir şeyler değil. Siyasi partiler açısından mazeret değil.

Her seçimde, sandık sonuç tutanakları üzerinden yapılan tartışmalara ne diyorsunuz?

Evet, eğer bir sandıkta seçim güvenliğine ilişkin bir problem varsa bunu bertaraf etmenin en önemli yolu, sandık tutanaklarının sandık başkanı ve sandık kurulu yani hem iktidar hem muhalefet temsilcilerinin olduğu sonuç tutanağının alınmış olmasıdır. Bu çerçevede bir oy farklılaşması oluşmasında bununla ilgili seçim kurullarına itiraz ve gerekirse üst seçim kurullarına itiraz mekanizması işletilebilir.

Ama bunların hepsi görmezden gelinerek doğrudan kafa karışıklığı oluşturmak, tabiri caizse 25 Haziran’daki hezimete kılıf uydurmak adına “seçim güvenliği yok” demenin ve üzerine düşeni yapmadan “seçim güvenliğinde eksiklik var” gibi eleştirilerin hiçbir karşılığı yok. Siyasi pratikte de hukukta da bunun bir karşılığı yok.

Seçim güvenliği konusundaki tedbirler işe yarayacak mı?

Aslında unutmayalım, Güneydoğu’da her seçim yaşananlar Türkiye’nin çok ciddi bir seçim problemi. Bir sandıkta, bir parti bütün oyları alıyor, diğer sandıkta bütün partiler sıfır. Seçmenin özgür ve bağımsız bir şekilde iradesini ortaya koyduğunu söyleyebilir miyiz bu şartlar altında. Ortada çok ciddi bir baskı, yıldırma ve tehdit olduğu aşikâr. Özellikle terör örgütü PKK’nın Güneydoğu ve Doğu illerimizde uyguladığı şiddet ve terörü hep beraber gördük. Sandıkları ve seçimi nasıl baskı altında tuttuğuna, insanları nasıl yıldırdığına hep beraber şahit olduk. Bu toplulaştırma özellikle mezralarda açılan sandıklarla daha fazla. Ancak ana muhalefet partisi bunu dahi yani seçim güvenliğini sağlama ve seçimi gerçekten demokratik bir ortama taşıma ve bireysel tercihin tam tezahürünün sağlanmasını dahi Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.

Buradan şu sonuç mu çıkıyor: Burada ana muhalefet partisi gerçekten şiddet ve silahtan oy alan partinin oy almasını mı hedefliyor? Bunların baskı, şiddet ve terörle oy almasını mı hedefliyor? Zira buradan başka bir anlam çıkmıyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)