BURHAN KUZU

Cumhur İttifakı’na giden süreci anlatabilir misiniz?

İttifaklar Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi açısından zorunlu değil ama bir ihtiyaç olarak görünüyor. Seçimi kazanmak için yüzde 50+1 büyük bir çıta. Bu oranı almak için seçmenin yarısının bir fazlasının oyunu almak gerekiyor. Halbuki parlamenter modelde yüzde 20-25 alınıyordu ve derme çatma da olsa koalisyon hükumeti kurulmuş oluyordu. Seçim ittifakında ise öyle değil. Aday olmak için bir partinin genel başkanı, 20 milletvekilinin aday göstermesiyle olabiliyor. En son genel seçimlerde toplam oyların tek başına veya birlikte en az yüzde 5’ini alan siyasi partiler de cumhurbaşkanlığına aday gösterebiliyor. İşte orada bir ittifak gerekiyor. Veya 100 bin seçmen bulman lazım aday olabilmek için.

Dolayısıyla bir defa adaylık noktasında bile bir ittifak durumu kendini gösterebiliyor. Söylediğim gibi, Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’nde bu ittifaklar zorunlu değil ama ikinci tura özellikle kalmamak adına bir ihtiyaç gibi duruyor bu manada. Halbuki parlamenter modeldeki koalisyonlar bir zorunluluktur. Bir at pazarlığıdır. Küçük partilerin çok kârlı olduğu, gücünün çok üstünde hükumette yer aldığı, devlet imkânlarını kullandığı bir tabloya dönüşüyor. Biz geldiğimizde 40 tane bakanlık vardı, şu an 25 bakanlık var, bu da çok aslında.

Türkiye’deki bu Cumhur İttifakı’nın başka bir gerekçesi de var. O da ülkenin içinden geçtiği şartların zorlaması. 15 Temmuz korkunç bir kaostu. Bu millet büyük bir tehlike atlattı. Bunun önü kesildi. Tabii bunda Devlet Bahçeli’nin büyük gayreti oldu MHP olarak. O süreçten sonra da hep AK Parti ile beraber oldu. Bütün milli meselelerde bizim yanımızda yer aldı. Bu, önemli bir adımdı ve biz de bu birlikteliğin seçime de yansımasını öngördük. Bundan dolayı böyle bir işbirliğine gidildi.

“Cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP bize destek olacak, biz de onlara Meclis’e girme imkânı sağlayacağız” gibi basite indirgeme çabaları da var. Belki özünde bu da olabilir. Ama MHP’nin barajı aşamayacağını bilmiyoruz.

Elimizdeki anketler aştığını gösteriyor. İkincisi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP bize destek olacak. Ya olmazsa? Bir garantisi yok. Dolayısıyla bu ittifak dediğimiz, nihayet bir gönül birliğine dayanan söz vermedir. Yoksa bunun kontrolünü yapmak, bunu takip etmek mümkün değil.

Birçok sorunla boğuşuyor Türkiye; Suriye olayları, terörle mücadele gibi… Bütün bunlar bu birlikteliği, söylem birliğini, eylem birliğini gerektiriyor. Bu manada bir milli duruş, milli bir blok olarak Cumhur İttifakı’nı algılamak lazım. Bir pazarlık gibi öngörmemek lazım.

Muhalefet “Koalisyondan farklı değil” diyor. Siz ne dersiniz?

Sonuç olarak koalisyonlarda zorunluluk var ama bunda zorunluluk yok. Zaten koalisyonlarda sandıktan kimin çıkacağı bilinmediği için, kiminle kim koalisyon yapacak bilmiyorsun ama burada biliyorsun. MHP ve AK Parti, “Beraberim” diyor. Oyunu verirken ona göre vereceksin. Millet baştan biliyor kiminle kim beraber diye. Kaldı ki burada bir zorunluluk yok. İlk turda çıkmazsa ikinci turda çıkar. Fark eden bir şey olmayacak. Bir pazarlık durumu bu manada söz konusu değil.

Dünyada böyle uygulamalar var mı?

Bu ittifaklar meselesi başka ülkelerde de var. Özellikle Avrupa’dan birkaç örnek vereyim ki sadece Türkiye’de olduğu düşünülmesin. Mesela Çek Cumhuriyeti, Finlandiya, Hırvatistan, İtalya, Litvanya, İspanya, Macaristan, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya’da seçim ittifakı var. Bazılarında ise kampanya ittifakı var. Burada da bir kısmı partinin listesinden gidiyor. İttifak gibi değil, bizim 91’de yaptığımız gibi ilerliyor. Kimi ülkelerde, mesela Danimarka, Norveç, Estonya gibi ülkelerde de ittifak yasak.

Aslında bizde de yasaktı. Yasak olmasına rağmen ne yapılıyordu? Mesela 1991 yılında Milliyetçi Çalışma Partisi, şimdiki MHP, Islahat Demokrat Partisi ve Refah Partisi bir araya gelip ittifak kurdular. Refah listesinden gözüktüler, sonra ayrıldılar. 1995’te Büyük Birlik Partisi, ANAP’la böyle bir şey yaptı. 2002’de ÖDP, EMEP, SDP ve DEHAP, Demokratik Güç Birliği adı altında seçimlere girdiler. Demokratik Türkiye Partisi’nin, Doğru Yol Partisi’yle yaptığı bir işbirliği vardı. 2007’de DSP ile CHP arasında bir birliktelik oldu. Büyük Birlik Partisi ile Saadet Partisi arasında 2015 yılında bir dayanışma durumu vardı. Farkındaysanız sol-sağ her partiden böyle ittifaklar kurulmuş.

Dünyadaki örneklerde eğer seçim ittifakları yapılıyorsa, o zaman barajlar yükseltiliyor. Mesela Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 5 normal baraj. Eğer bir parti ittifaka girerse yüzde 10, üç parti girerse yüzde 15, dört girerse yüzde 20 oluyor baraj. İtalya’da yüzde 4 ama ittifaktaki her bir partinin yüzde 2 koşulunu aşmasıyla yüzde 10 oluyor baraj. Ama her parti mutlaka yüzde 2’yi aşacak. Mesela Litvanya’da yüzde 5 barajı var ama ittifak kurarsan yüzde 7 oluyor. Polonya’da yüzde 5, ittifak olursa baraj yüzde 8. Yani ittifaka her parti girdikçe o oranda artıyor baraj. Bu, Türkiye’de de olmalıydı. Bunun bize bir zararı olmazdı. Ama bir anlamda oyu yüzde 1 olan partinin Meclis’e girmesini engellerdi. Şimdi ne olacak? Yüzde 1 bile oyu olmayan bir parti ittifakın oyu yüzde 10 barajını geçerse Meclis’e girmiş olacak. Bu manada sakıncalı. Bunu bir eleştiri olarak söyleyeyim. Buna muhalefet karşı çıktı. AK Parti ile MHP ittifakında sorun yok ama baraj yüksek olursa burada bir sorun çıkabilir diye düşündüler sanırım.

Siyasetteki bu yeni dönemin karakterini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İttifakların Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir bağlayıcılığı yok, bir hesaba da girmiyor, gönül olarak verin deniliyor. Ama diğerinde daha bir yasal. Çünkü ikisinin oyu beraber hesap edilecek, önce ittifakın aldığı milletvekili sayısı bir blok edilecek. Onun için her parti aldığı oya göre onu bölüşecek. Öyle olduğu için ittifakları biz yasama organı seçimi için öngörüyoruz. İttifaklar olursa ben dışarıda kaldım, yüzde 10 barajı beni engelledi deme şansı artık pek söylenmez.

“Yüzde 10’luk baraj yüksek, ben geçemiyorum” demenin manası kalmadı. İttifaka girip geçebilirsin. İki, sonunda bu, iki blok halinde iki partili modellere gider. Bir ana parti ve ona destek olan daha küçük partiler olabilir. Böylece de siyasetteki dağınıklığı önlemiş olabilir. “Ben seçime girdim, Meclis’e giremedim” eleştirisi bir kenara atılabilir. Sandık başına giden seçmen oyunu kullanır, ben hükumeti kurdum der. Milletvekilini seçerken seçtiği cumhurbaşkanının partisine oy vermeyebilir. Niye? Daha önce hükumeti kurarken koalisyon olmasın, Türkiye parçalanmasın diyordu. Hükumet parlamento içinden çıkıyordu. Şimdi müstakil, direkt halktan çıkıyor. Hem yasama organı halktan çıkıyor hem yürütme organı halktan çıkıyor.

Yeni sistemde Cumhurbaşkanlığı’na oy verdiği partinin eğer buradaki milletvekilleri yanlışsa “Nereden bulmuş bunu” diyerek oy vermeyecek. Diğerine verecek. İkisi ayrı ayrı partilerden çıkabilecek. Öyle olunca vatandaşın seçme hakkında bir rahatlık oluyor. Baskı kalkmış oluyor. Elbette bu sistemde de Cumhurbaşkanı’nın Meclis’te bir çoğunluğu olmalı ki rahat çalışmalı. Çoğul olmazsa ne olur? Yine çalışır ama biraz zor çalışır. Eskiye nazaran daha iyi model, daha aktif, daha kucaklayıcı bir model. Çünkü yüzde 50+1 almak kolay değil.

Bu durum parti politikalarını nasıl etkileyecek?

Bu sistemde bir siyasi partinin genel başkanı aday olmayabilir, partili de olmayabilir. Ama partili olmayan bir başkanın çalışma şansı Meclis’te zor. Dayanağı olmaz, zayıf kalır. Genel başkan aday olmayabilir ama aday olmalı. Bu sistem buna zorlar. Çünkü aday olmayıp başkasını aday yaparsa, o da belli bir oy alırsa senin ayağını kaydırır. Orada lider olarak duramaz. Devlet Bahçeli aday olmayabilir, ittifak yaptığı partiyle devlet politikası tutuyordur. Ama CHP’nin genel başkanı “Ben aday olmuyorum” dememeli. Çünkü artık bugünkü modelde cumhurbaşkanı mevcut modelin başbakanı.

Burada şöyle bir sıkıntı var. Cumhurbaşkanlığı’na aday olan kişi milletvekili adayı olamıyor. Dolayısıyla cumhurbaşkanı olamayan kişi, milletvekili de olamamış olacak. Ama cumhurbaşkanı olsa da milletvekili olamaz. Yeni modelde artık yasama organına cumhurbaşkanı bütçe hariç yasa gönderemeyecek. Artık yasayı Meclis yapacağı için iktidar ve muhalefet milletvekilleri beraber hareket etmek zorunda kalacaklar. Çünkü artık hükumet Meclis’te yok. Mesela CHP bir kanun teklifi getiriyor, biz bakıp mantıklı bulursak “Evet” diyeceğiz. Yani artık yasama kendi işini kendi görecek. Bu çok önemli bir şey. Dolayısıyla çok daha aktif, çok daha faal bir Meclis’le karşı karşıya kalacağız.

Milletvekili adayları mutlaka kaliteli olacak. Aksi halde halk oy vermez. Yürütmede verir ama yasamaya geldiği zaman vermez. Kaliteyi yarıştıran bir model bu manada. Milletvekilleri artık daha rahat hükumetin karşısında dik durabilecekler. Niye? Çünkü seçilmesini bundan sonra çok da ona borçlu değil. Çünkü o bölgede o milletvekili listede yer alırsa, o bölgenin halkı ona oy verecek. Bakanlık beklentisi yok çünkü zaten bakan olamıyor. Bunları Türkiye zaman içerisinde yaşayacak. Daha dengeli bir politika olacak. Bu model yüzde 50+1 gerektirdiği için siyasi partiler ister istemez en küçük gruplara bile sahip çıkarak, daha ılımlı davranacak. Çünkü sağ kesimin de sol kesimin de mutlak bir yüzde 50+1’i yok. Kim elini çok açarsa o kazanacak. Böyle bir tablo ortaya çıkacak.

Seçim güvenliği tartışmalarına ilişkin ne dersiniz?

Güvenlikle alakalı birçok şey yaşandı. Mesela Doğu’da, Güneydoğu’da sandıklar güvenli değil. Vatandaş sandık başına gidiyor. Orada dolaşan birileri var. Başkan bir şey diyecek, başkana ters ters bakıyorlar. Ondan dolayı artık sandık başkanları partilerin verdiği kişiler olmasın, devlet memurları olsun. Bu da şöyle belirlenecek: Bir ilçede kaymakam, Sandık Kurulu Başkanlığı’na orada ne kadar devlet memuru varsa toplu listesini verecek. Kaç tane sandık başkanı gerekiyorsa kurayla iki katını çekecek. İçinden mazereti olanlar dinlenecek ve ona göre sandık başkanları seçilecek. Sandığın güvenliğini devlet memuruna teslim ediyoruz. Çok eskiden de böyleydi. Kurayla belirlenecek bir sistem. Bunun neyine karşı çıkıyorlar?

“Bu model yüzde 50+1 gerektirdiği için siyasi partiler ister istemez en küçük gruplara bile sahip çıkarak, daha ılımlı davranacak. Çünkü sağ kesimin de sol kesimin de mutlak bir yüzde 50+1’i yok.”

Sandık başında birtakım olaylar oluyor. Farklı bir partiden olan sandık başkanı da, polisi çağırmıyor. Halbuki polisi sandık başkanı çağırmalı ama artık oradaki bir vatandaş da “Burada bir baskı var” diyerek polis çağırabilecek. Biz vatandaşa böyle bir imkânı vermiş olduk. Gelen polis memuru da sandık başkanının emrine girecek. Doğu’daki sandıklarda baskı olduğu için, bir aile apartmanında, aile bütünlüğünü korumak kaydıyla, farklı haneler farklı sandıklara dağıtılacak. Bu haneden bu kadar oy çıktı gibi yorumlar yapılmasın diye.  Ailelere baskı yapılmasın diye. Mesela hasta yatalaksa, oy vermeye gidemiyorsa, hastanın evine partilerin temsilcileriyle beraber gidilecek.

Mühürsüz oy pusulası da çok tartışılıyor?

Bu, Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi referandumunda çok yaygaraya neden oldu. Eski yıllara bakalım, 1984’ten bu tarafa verilen kararlar var bu konuda. Bütün uygulamalarda, eğer oraya o oylar veya zarflar, başka yerden geldiği ispatlanmadıkça, sırf sandık başkanı mühür vurmadı diye oylar geçersiz sayılmasın şeklinde kararlar var. Buradaki maksat seçmenin iradesine sahip çıkmak.

“Mühürsüz oylar başka bir yerden getirildiği ispatlanırsa
ancak o zaman geçersiz sayılacak. Bu uygulama milli iradenin
geçerli olması bakımından çok doğru bir karardır.”

Örneğin herhangi bir okulda sayıma geçildiğinde zarfların üzerinde mühür olmadığı görüldü. Diyelim ki 10 tane sınıfta sandıklarda mühürsüz oy var. Bütün bu oylar çöp olacak öyle mi? Bunu vicdan kabul eder mi? Benim suçum ne? Eğer mühürsüz oylar başka bir yerden gelmişse onu ispatlarsın. Dolayısıyla sandık başkanının ihmali yüzünden iradeler zarar görmesin diye alınan bir karardır bu.

Seçmenin mühür konusunda bilinçli olması gerekmez mi?

Seçmen itiraz edebilir ama göremeyebilir de. Artık bunlarla uğraşmayacağız. Çünkü Yüksek Seçim Kurulu’nun filigranlı soğuk damgası ve bir İlçe Seçim Sandık Kurulu’nun mührü olmak kaydıyla oylar geçerli sayılacak. Yani Sandık kurulu başkanı mühür versin vermesin bu şartları taşıyorsa o oylar geçerli sayılacak. Peki oylar ne zaman geçersiz? Bu zarfların bir yerden geldiği ispatlanırsa ancak o zaman geçersiz sayılacak. Bu uygulama milli iradenin geçerli olması bakımından çok doğru bir karardır. Bu, tamamen seçim güvenliğine yöneliktir.

İttifakın partileri seçimden sonra nasıl bir yol çizecek?

İttifak iki türlü olabilir. Bir, bir partinin listesinden girersin. Diyelim ki şu an Büyük Birlik Partisi bizimle ittifakta ama MHP gibi olmayacak o, BBP bizim listemizden girecek, kaç milletvekili verilecek belli değil. Diğer partiler de buna benzer ittifaklar yapabilir. Her siyasi partinin aldığı oy ayrı ayrı hesaplanacak. AK Parti’ye verilen AK Parti’nin, MHP’ye verilen MHP’nin oyu olacak. Ortak oylar da partilerin aldığı oy oranına göre bölüşülecek. Dolayısıyla oy verirken zaten kime verdiğin belli. Seçimden sonra her siyasi parti ayrılacaktır.

Parlamento biraz daha parçalı olur. Doğru da değil aslında bu kadar parçalamak. Şimdi diyelim ki sağ ittifakta 3 parti var. Diğer tarafta 2 ittifak daha çıksa, varsayalım böyle bir ittifak durumunda nereden baksan 7-8 tane parti Meclis’e girmiş olacak.

Bu partilerin liderleri ve belki birkaç vekili orada olmuş olacak. Hükumete bunun bir zararı olmaz ama yasaların çıkmasında biraz zorluklar yaşanabilir. Çeşitlilik olabilir. “Ben dışarıda kaldım” demez kimse.

AK Parti yerel seçimlerde de böyle bir ittifaka gider mi?

Yerel seçimlerde ortak aday ya da işbirliği diyelim, yasal olarak bunu yapmak zaten mümkün değil. Çünkü Meclis bir tane ama belediye binlerce. Dolayısıyla orada hukuken bir ittifak yazmaya kalksan ne yazacaksın. Orada ancak ne olur? Fiili olarak ittifak yapılabilir. Buna bir engel yok. Muhtemelen öyle de olacak. Varsayalım ki belli illerde CHP başta, AK Parti ve MHP belediyede değil, ona bakılır. MHP ne kadar oranla kaybetmiş, mesela yüzde 5 ile. AK Parti ne kadarla kaybetmiş, yüzde 20’yle. MHP kazanmaya daha yakın, o zaman o ilde ona destek verilir. Mesela İstanbul’da MHP’nin alma şansı hiç yok. Burada pekâlâ MHP, AK Parti’ye destek verebilmeli.

AK Parti’nin gündeminde özellikle büyükşehirler için böyle bir seçenek var mı?

Şu anda böyle bir şey yok ama olmayacağı anlamına gelmez. Seçime yakın bir araya gelinir, konuşulur. Ankara, İstanbul gibi büyük illerde böyle bir şey yapılabilir. Çünkü sonuç olarak AK Parti ile MHP didişince CHP kazanıyorsa, “CHP’ye neden kazandırayım?” diyebilir. Şu an böyle bir çalışma yok. Ama bence olmalı.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)