FAHRETTİN ALTUN

Cumhur İttifakı’na neden ihtiyaç duyuldu?

Cumhur İttifakı, Türkiye’nin içinde bulunduğu küresel ve bölgesel konjonktürde yerli ve milli siyasetin kendisini ifade etme aracı. Yani yerli ve milli siyaset, Türkiye’de bir ana damar olarak aslında varlığını sürdürse de; bu siyaset, farklı vesayet odaklarınca on yıllar boyunca baskılandı ve kendisine ifade alanı bulamadı.

Çünkü Türkiye dışarıya bağımlı, tamamen yönlendirilebilir bir pazar ülke olarak görüldü. Ekonomiden dış politikaya hemen her alanda Türkiye’nin önüne birtakım ödevler konuldu. Türkiye özellikle Batı’nın hâkim olduğu dünya sistemi içinde sınırlı bir yerde konumlandırıldı. Bunun da ülke sınırları içerisinde yansımaları oldu.

Neydi bu yansımalar?

Türkiye’nin Batı’ya bağımlı bir sistem olmasını savunan aktörler, siyasette kendilerine merkezi bir yer buldular; iktidarın merkezinde oturdular yıllarca ve bu bağımlılık sistemini sürdürmek için çaba sarf ettiler. Bu aktörler kendi imtiyazlarını genişlettiler ve bir taraftan kendi çıkarları için ekonomik, siyasi ve kültürel bir sermaye oluşturmak için çabalarken; diğer taraftan da Türkiye’nin Batılı bağımlılık sistemi içinde kalması için özel bir çaba sarf ettiler. Tabii bu, toplumsal gerçeklikle örtüşen bir durum değildi. Aşağıdan yukarıya doğru bir sosyolojik dalga, bunun doğru bir süreç olmadığını başından beri ifade etmeye çalıştı. Ne zamanki halkın Türkiye’nin yönü, geleceği, yönetimiyle ilgili kararı sorulsa, o zaman işte bu Batılı bağımlılık sistemine doğrudan Türkiye’nin dahil olmasını eleştiren ve ülkenin kendi ayakları üzerinde durmasını söyleyen bir milli irade refleksiyle karşılaştık.

Bu yapının değişmesi için toplum, sivil siyasi aktörlere yetki vermiş ve bu yetki çerçevesinde de bu sivil siyasi aktörler kendilerine bir alan açmaya gayret etmiştir.

Demokrat Parti’den itibaren özellikle sağ siyasetteki Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve ANAP gibi sivil siyasi aktörlerin bu bağımlılık ilişkisini yeniden yapılandırmaya ve Türkiye’nin elini güçlendirmeye yönelik bazı girişimlerde bulundukları fakat bunda başarılı olamadıklarını gördük.

Neden başarılı olamadılar?

Bunun nedeni, bu aktörlerin devleti yeterince dönüştürememesi ve devlete hükmedememesi, çok dar bir alanda iktidar kullanabilmesi.Diğer taraftan Batılı bağımlılık sistemi içerisinde Türkiye’nin yer alması gerektiğini düşünen vesayet organları, ne olursa olsun bu yapının korunması için çok ciddi bir gayret sarf ettiler ve gerekli gördüklerinde sivil iktidara müdahale ettiler. Askeri darbeler ve müdahalelerin arka planında yatan şey, bir anlamda Türkiye’deki Batıcı azınlığın direnişidir. Uzun yıllar bunda başarılı da oldular. Ülkenin bu bağımlılık ilişkisini, mevcut halini beğenmeyen, Türkiye’nin daha özgür, daha büyük, kendi ad ve hesabına hareket eden bir ülke olmasını talep eden bu toplum kesimleri, aslında AK Parti’yi doğurdu. AK Parti bu anlamda bir değişimin başlangıcı değil, sonucudur.

“Bu yasayı biz, Türkiye’de siyaset alanının genişlemesi, siyasetin normalleşmesi ve toplumun daha fazla siyasete katılabilmesinin bir aracı olarak görmeliyiz.”

Bu bağlamda, “AK Parti toplumun ihtiyacını giderebildi” diyebilir miyiz?

AK Parti, iktidara geldikten sonra bu değişim taleplerini en iyi dillendiren parti olduğu ve Tayyip Erdoğan da bu sürecin liderliğini üstlendiği için, o günden bugüne AK Parti başarılı bir siyaset izledi.

2002’den sonra yaşanan normalleşme süreciyle birlikte, Türkiye’de yerli ve milli siyasetin alanı açıldı. Her ne kadar biz 15 Temmuz sonrasında AK Parti ve MHP’nin yan yana gelmesinden oluşmuş bir Cumhur İttifakı’ndan söz etsek ve yerli, milli siyaset vurgusunda bulunsak da; aslında Tayyip Erdoğan’ın AK Parti kurulmadan önceki söylemlerine dönüp baktığımızda da yerli ve milli siyaset vurgusunun çok merkezi olduğunu görürüz.

Yenikapı’da bu ruhu gördük diyebilir miyiz?

Kesinlikle bu ruhu gördük. Çünkü uzun yıllar Türkiye’de siyaset, devlet aygıtı aracılığıyla toplumu terbiye etmek ve ona bir şekil vermek olarak görüldü. Bir taraftan toplumsal olanın kendisine yeni ifade zeminleri bulması ve bununla ilgili giderek güçlenmesiyle birlikte; aslında siyaset de artık toplumun taleplerini bir taraftan dinleme, toplumun sorun olarak gördüğü meseleleri çözme, diğer taraftan da bütün bunlarla Türkiye’yi bu bağımlılık ilişkilerinden özgürleştirme gibi bir rolü üstlenmiştir.Bu yönüyle toplumsal ve siyasal alanın üst üste bindiği ve bu noktada da siyasetin daha sahici bir hal aldığını gördük.

Burada Cumhur İttifakı dediğimiz, aslında sentetik değil, organik bir birliktelik ve sürecin doğal bir sonucu. 15 Temmuz’dan sonra, ‘Yenikapı Ruhu’ dediğimiz o ruh, yerli ve milli siyasetin ana zeminini bir kere daha pekiştirdi. Orada Cumhur İttifakı’nı neredeyse zorunlu kılan bir zemin ortaya çıktı. Şimdi AK Parti ve MHP aslında bu doğal zeminde siyaset yapmaktan başka çarelerinin de olmadığını bildikleri için bu birlikteliği sergiliyor.

Sizce toplum neden bu ittifaka sahip çıktı?

Erdoğan liderliğinde 2002’den beri süren bir AK Parti iktidarı mevcut ve bu iktidarın icraat anlamında çok önemli başarıları var. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ittifakın da lideri konumunda. Burada Erdoğan hem yerli ve milli siyaseti en üst düzeyde dile getiren hem de bu siyasetin toplumda daha geniş kesimlerde karşılık bulmasının da teminatı konumunda.

Burada önemli olan husus şu: İlk defa bu ittifakla birlikte biz, Türkiye’de ittifakların artık açık yapılabildiğini gördük. Türkiye siyasetinde önceden açık değil kapalı ittifaklar görüyorduk. Bu kapalı ittifakların da son derece çıkarcı yaklaşımlarla ve neredeyse vekil paylaşımlarını esas alacak şekilde gerçekleştiğini izliyorduk.

İkincisi bu, seçimlerden çok daha önce deklare edilmiş bir ittifak ve üçüncüsü, bu bir vizyon ortaklığı. Yani bu anlamda baktığınızda iktidarın nasıl bölüşüleceği ile ilgili bir mesele yok karşınızda. Bu nedenle toplumda bir karşılık buluyor.

Bu ittifakın karşısında ne var?

Burada bahsedebileceğimiz tek husus, Erdoğan’ın siyasetine hatta Erdoğan’ın varlığına karşı olmak. Kapalı bir ittifak var. Bunun nedeni de gerçek anlamda vizyon ortaklığının olmaması. Birbirlerinden aslında neredeyse nefret eden kitlelerin desteklediği partilerin birlikte olmaya çalışması. Bu yapıları bir arada tutan unsur, Erdoğan nefreti.

Burada son derece sentetik, siyaset mühendisliğine dayalı, dışarıdan özendirilen, yönetilen bir ittifak çabası söz konusu. Bu da yerli ve milli Cumhur İttifakı’yla karşılaştırıldığında çok zayıf ve problemli bir ittifak.

İttifak yasasının olmazsa olmaz diyeceğiniz maddesi var mı?

Yasayı ben bir bütün olarak görüyorum. Benim için en önemli mesele, bu ittifakın yasal bir zemine oturması. Baktığınızda mahalli idarelerle, seçimin yapılma biçimiyle, ittifakın nasıl olacağıyla ilgili düzenleme var.

Önemli olan şey şudur, bir siyasal süreç var; onu destekleyen çok güçlü toplumsal bir dalga da var. 26 maddelik hukuki düzenlemeyi de sadece AK Parti ve MHP arasındaki ittifakı düzenleyen bir yasa olarak düşünmemeliyiz.

Yasalar adrese teslim yapılmaz; dolayısıyla bu yasayı biz Türkiye’de siyaset alanının genişlemesi, siyasetin normalleşmesi ve toplumun daha fazla siyasete katılabilmesinin bir aracı olarak görmeliyiz. Dolayısıyla bütün olarak değerlendirdiğimde bu değişikliği önemsiyorum.

Baraj tartışmaları var. Siz bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Öncelikle parlamento seçimlerine baktığınızda, oradaki kritik hususun baraj meselesi olduğunu görüyoruz. Barajın düşürülmesi tartışması yapıldığında, ben başından beri bunun bir karşılığının olmadığını savundum.

Çünkü nihayetinde baktığınızda yasamada da istikrarın olabilmesi için yüzde 10 barajı kritik. “Bu barajın varlığı ittifakların önünü açabilir” demiştik, bakıyoruz ki böyle ittifaklar sağlanabiliyor. Ben bir taraftan da MHP’nin baraj sorunu yaşadığı için böyle bir şeye yöneldiğini düşünmüyorum; çünkü yerli ve milli ittifak başından beri doğal bir zeminde ilerliyor.

İttifak yasası kime ne fayda sağlar?

Özellikle iktidar cenahında bulunan aktörlere katkı sağlayacak. Bu seçim kazanıldıktan sonra milletvekili hesaplarına göre kurulan yapay koalisyonlar gibi değil, bir zihniyet etrafında oluşmuş bir ittifak olacağı için, bu süreçte yer alan bütün aktörler kazançlı çıkacak.

Doğrudan liyakat esaslı bir yaklaşım olduğu için o geniş havuzdan siyasi lider, gerekli gördüğü aktörleri yönetim sürecine taşıyacak, burada da ne partilerin bir itirazı olacak ne de siyasetin.

Muhalefet, Cumhur İttifakı’nı koalisyona benzetiyor. Siz ne dersiniz?

Bu tamamen mesnetsiz bir yorum. Çünkü 22 ay önceden iki parti bir ortak anlayış çerçevesinde buluşup ortak bir cumhurbaşkanı adayı belirleyip seçimlere de beraber gideceğini söyledi. Bu durumla, seçimler olduktan sonra çıkan sonuca göre bir hükumet kurma zorunluluğu içinde en fazla oy almış partinin, en az bakan isteyecek ve maliyet üretecek bir koalisyon ortağı araması arasında dağlar kadar fark var.

Birincisinde bir vizyon ortaklığı söz konusu. Toplum onay veriyor o ittifaka. Bu da “Ben senin falanca partiyle ittifak yapmanı onaylıyorum hem de senin parti kimliğini koruyorum” anlamına geliyor. Koalisyon öyle değil. Koalisyonda seçim oluyor sonra siz parti elitleri olarak hesap kitap yaparak bir koalisyon kuruyorsunuz ya da kuramıyorsunuz. 7 Haziran seçimleri sonrasında bunu tecrübe ettik.

“Cumhur İttifakı’nın karşısında kapalı bir ittifak var. ‘Vizyon nedir?’ diye sorduğunuzda tek bir ortak cevap var, o da Erdoğan düşmanlığı.”

Muhalefetin ittifak karşısında stratejisi ne olacak?

Açıkçası bunu öngörmek çok zor. Çünkü biz bugüne kadar bir strateji değil, dönem dönem çoğunlukla sokma akılla atılmış taktik adımlar gördük. Eğer bir strateji olmuş olsaydı, 15 Temmuz gibi bir badirede toplumun vermiş olduğu refleks doğru okunurdu ve muhalefet kendini yeniden yapılandırırdı. Özellikle CHP açısından bunun tabii ki pek de mümkün olamadığını biliyorum ama eğer bir stratejik çerçeveyle yol alınmış olsaydı, o takdirde bir kere FETÖ ile beraber özellikle 17-25 Aralık’tan sonra siyaseti dizayn etme yanlışının ne büyük bir maliyet ürettiği net olarak görülür ve partide bu anlamda çok ciddi yeniden yapılanmaya gidilirdi. Oysa öyle olmadı. Arkasında FETÖ’nün olduğu bu darbe girişimi yine örgütün arzu ettiği şekilde bir ‘tiyatro oyunu’ gibi yansıtıldı. Sonrasında Yenikapı Mitingi’ne zor bela gelen Kemal Kılıçdaroğlu, akabinde hızlı bir şekilde yeniden 17-25 Aralık sonrasındaki siyasetine döndü ve birden darbecilerin haklarını savunan bir yere geldi. Dahası uluslararası alanda FETÖ’nün, PKK’nın unsurlarıyla kuşatmaya dönük operasyonlarında yine ne yazık ki Türkiye’nin karşısında yer aldı. CHP, 16 Nisan’a doğru giden süreçte çok ciddi bir hata yaptı. O da somut karşılığı olmayan, tam anlamıyla yalan siyasetiyle 16 Nisan Referandumu’na hazırlandı. Burada bir suni etki oluştu fakat sorun şu ki; bu, CHP’nin inandırıcılığına dair de ciddi bir kanaat oluşturdu. 16 Nisan sonrasında muhalefet, demokratik rekabetle iktidara gelemeyince, “Sokak yoluyla iktidar olunabilir mi?” tartışması içine girdi. O dönemde Selin Sayek Böke çok net bir şekilde, “Biz bu referandum sonucunu yok sayalım, sokaklarda tepki gösterelim” dedi. Yani yeni bir Gezi siyasetini önerdi. CHP içinde bu damar hâlâ varlığını devam ettiriyor.

Onun dışında yine şu an itibarıyla CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan karşıtlığına kilitlenmiş bir yaklaşım içerisinde. Bunu çok büyük ihtimalle sürdürecek. Bunu sözüm ona kendi kitlesini bir arada tutmak için yapıyor. Belki etkili oluyor ama bunun pozitif siyasette bir karşılığı yok. Buradan bir strateji çıkaramıyorum ancak CHP’de parti içi iktidar koruma yöntemi olarak görüyorum. Çünkü CHP’de siyaset, Türkiye’de iktidar olmak ve siyaseti yönlendirmek için yapılmıyor. CHP için siyaset, parti içi iktidar için yapılıyor. Türkiye siyasetine karşı bir tasavvurlarının olduğunu göremiyorum.

HDP açısından baktığımızda da partinin siyaset yapma alanı kısıtlandı. Bunun nedeni de tutuklanmalar değil. Bunun temel nedeni PKK’ya kendisini teslim etmiş olan HDP’nin açığa düşmesi. PKK’nın Temmuz 2015’ten sonra “Devrimci halk savaşı” diyerek başlattığı o yeni terör furyasına, HDP’nin koşulsuz destek vermesi. Bu süreçte Türkiye, terörle mücadelede çok ciddi bir kazanım elde etti ve PKK’nın gücü kırıldı. Şu anda 2019’a doğru giderken ancak ve ancak CHP içerisinden sokak siyasetine dönelim diyen radikalizm yanlılarının adım atmaları durumunda, HDP’den bir ses gelebileceğini düşünüyorum. CHP ve HDP açık ittifak yapmakta zorlanıyor. Neden? Ortalama Atatürkçü bir perspektife sahip olduğunu varsaydığımız bir CHP’linin, “Kürtler özerk ya da bağımsız olmalı, PKK bir kurtuluş hareketidir” diyen bir HDP’li ile yan yana gelmesi ne kadar mümkün olabilir.

CHP ile İYİ Parti arasında bir ittifak görüyor musunuz?

 

Olabilir tabii ama açık ittifak CHP ve İYİ Parti içinde çok zor. İYİ Parti dediğiniz parti, büyük medya kampanyalarıyla kurulmuş, MHP’ye operasyon çekenlerin kullandığı bir aparattı.

MHP’de arzu ettikleri başarıya ulaşamayınca bu sefer onları birileri oradan çekti ve “Siz yeni parti kurun” dedi. O parti de sözüm ona çok büyük destek alacaktı ama şu an itibarıyla bir karşılığı yok. Eskilerin değişiyle “İrapta mahalli olmayan” bir parti olarak görüyorum. İttifak yapılsa bile bunun çok büyük bir karşılığının olacağını zannetmiyorum.

Arzu edilen şey aslında CHP, İYİ Parti ve onun dışında irili ufaklı bazı partilerin bir araya toplanması ve yanına da AK Parti içinden bir kesimi eklemekti. Bütün bunlara da liderlik için Abdullah Gül’ün ismi geçmişti. Tabii evde yapılan hesap çarşıya uymadı. CHP, HDP ve İYİ Parti aynı hattan gitmeye devam edecek ama bir arada olduklarını ifşa etmeleri özellikle HDP ve CHP için çok zor. Ama ifşa etmedikleri durumda, bu birlikteliği nasıl sürdürecekler bu da çok büyük çelişki.

Muhalefetin seçim güvenliği ile ilgili itirazlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

CHP’nin seçimleri itibarsızlaştırmak, sokak hareketliliği oluşturmak ve Türkiye’nin istikrarsızlaşması için ortaya attığı bir şey bu. 16 Nisan’dan sonra da bir benzerini yapmışlardı.

Saadet Partisi ‘kilit’ parti rolünde mi?

Saadet Partisi’nin kilit parti olması tamamen bir propaganda. Partinin oyu belli. Bir hesap yapıldı. AK Parti’den bir grup kopartılıp CHP’nin yanına belli başlı partileri koyup oradan bir yüzde 50+1 çıkarmak arzu ediliyordu. Bunlar hep evde yapılan hesaplar. Çarşıda tutmaz.

‘İlkeler ittifakı’ söylemine nasıl bakıyorsunuz?

Bu açıklamayı anlamsız buluyorum. Türkiye bir süredir FETÖ ile mücadele ediyor. Rahmetli Erbakan Hoca’nın FETÖ’cülere karşı söyledikleri ya da Fetullah Gülen’e karşı tavrından hareketle, kendilerini şu anda temize çıkaramazlar. Şu anda bu mücadeleye nasıl hizmet veriyorlar bu önemli. Ben bir de bu vesileyle şunu söylemek istiyorum: Temel Karamollaoğlu, “28 Şubat’ta Türkiye böyle bir zulüm görmedi” dedi. Bu kadar izandan yoksun bir şekilde bu cümleyi sarf etmiş birinin ilkeler ittifakından bahsetmesini gerçekten anlamlı bulmuyorum.

Yüzde 50+1, Türkiye siyasetine ne katacak?

Yüzde 50+1, yeni dönemde cumhurbaşkanı olmanın bir koşulu. Dolayısıyla bu bir istikrar simgesi aynı zamanda. Bu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasal katılımı önemsedi

ğinin de bir sembolü. Çünkü yüzde 50+1 ile başkan seçilmenin birinci turda vurgulanıyor olması, en fazla oy alanın cumhurbaşkanı olmasının yerine tercih ediliyor. Bu, cesur ve demokrasi adına anlamlı bir adım. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemi, icraatların daha hızlı gerçekleşmesi ve doğrudan güçlü bir siyasi liderin ortaya çıkması, ayrıca istikrarın kurumsallaşması adına önemli bir somut adım olacak. Bu da Türkiye’nin hayrına.

İttifak, şeffaflaşmayla birlikte başka hangi unsurları beraberinde getiriyor?

Şeffaflık önemli bir unsur, ikinci unsur da daha geniş kesimlerin iktidar süreçlerine katılımını sağlayacak olması. Bu da sağlıklı bir şey. Çünkü toplumun farklı kesimlerinden, farklı siyasal geleneklerinden gelen aktörlerin bir arada ülke yönetiminde rol üstlenmeleri, Türkiye ve ortak aklın inşası açısından oldukça değerli…

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun yüzde 60 iddiası için ne söylemek istersiniz?

Kılıçdaroğlu, 2010’da CHP’nin başına geçti. 2011’den önce yüzde 35 açıklaması vardı, yüzde 25 oy aldı. Sonra 2014’teki yerel seçimlerde, “Oyumu artırmazsam istifa ederim” dedi. Yüzde 1’e yakın oyları düştü, istifa etmedi. 7 Haziran seçimleri oldu, yine partisi başarı elde edemedi. 8-9 tane seçime girip kaybetmiş birinden bahsediyoruz. Hepsinden önce de “Kazanacağız, kazanamazsam istifa edeceğim” demiş biri. Ben siyaset analizi yapmaya çalışan biri olarak bakıyorum ve böyle bir şey görmüyorum. Sosyolog olarak bakıyorum, böyle bir şey görmüyorum. Yani bunlar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun herhalde kendisini motive etme biçimi.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)