CIA’in desteklediği bir Haşhaşi örgütü: FETÖ

15 Temmuz 2016, Türkiye tarihinde bir dönüm noktası. Darbelerin damga vurduğu bir siyasi tarihin mirasçısı Türk halkı, darbelere artık geçit vermeyeceğini canı pahasına gösterdi. TBMM’nin görevlendirdiği Darbe Komisyonu’nun hazırladığı rapor, Türkiye’ye yönelik bu kanlı saldırının bütün detaylarını gözler önüne seriyor. Komisyon Başkanı Reşat Petek, FETÖ’nün yaklaşık yarım asır boyunca CIA başta olmak üzere Türkiye karşıtı ülkeler tarafından beslenen, takiye yöntemi ile devlete sızan bir Haşhaşi yapılanması olduğunun altını çiziyor.
Yayın Tarihi: Haz 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 23 mins

REŞAT PETEK. AK PARTİ BURDUR MİLLETVEKİLİ. DARBE KOMİSYONU BAŞKANI.

Türkiye 15 Temmuz’da ne yaşadı? Dört buçuk ay süren çalışmalarınızda nasıl bir örgüt ile karşılaştınız?

Bu yapı için tereddütsüz ‘Fethullahçı Terör Örgütü’ yani ‘FETÖ’ tabirini kullanıyoruz. Baştan itibaren 15 Temmuz kanlı darbe girişiminin arkasında FETÖ’nün olduğuna dair şüphe yok. Ancak TBMM’nin bize verdiği görev, bu örgütü ve 15 Temmuz’u bütün yönleriyle araştırmak olduğu için, 15 Temmuz’un arkasında FETÖ olduğunu kesinlikle tespit ettiğimizi öncelikle söyleyeyim. FETÖ’den söz ederken yarım asırlık bir süreçten bahsettim. Bunu, rastgele söylemiş değiliz. Gerçekten örgüt başı Fetullah Gülen’in ismi farklı şekilde ifade edilse de örgütlenmenin başladığı tarihten itibaren 2016 Temmuz’una kadar geçen süreyi düşündüğümüzde bunu ifade ediyoruz. Öncelikle Gülen’in yaşam tarzı, hayat hikâyesi, bir vaiz olarak görev yaparken insanları etrafında toparlamaya başlama süreci, önce kendisini Nurcu olarak nitelendirirken daha sonra Bediüzzaman’ı konuşmalarında dikkatle kullanmaması, merkezinde kendisinin olduğu bir yapılanmayı örgütleme yönünde çalışmaları, bir tahsili olmamasına rağmen kendisini bir uzman gibi tanıtması, onlardan öte kendisine bir uluhiyet vehmeden ve şuurlu olarak bunu ifade eden konuşmaları, mütevazı görünümünün arkasında gizliden gizliye büyük bir kibri empoze etmesi bu duruma birer örnek. Öyle bir kibir ki, yeri geldiğinde kendisinin Cebrail’den hatta Hz. Peygamber’den daha yukarıda bulunduğunu ima ediyor. İlk dönemlerde ‘radikal İslam’ söylemleri ile kadınların kılık kıyafetinden yaşam tarzına kadar, uçta bir görüntü verirken sonradan ‘ılımlı İslam’a dönüyor. Hatta İslam’ın özünde hiç kabul etmediği dinler arası diyalog söyleminin arkasına gizlenmiş, “Esasen dinler arasında çok bir fark yok. Son din, İslamiyet gibi ayrımlara da gerek yok. Hıristiyan’ı, Musevi’si hepsi aynı” diyor.

Dış kaynaklarla bağlantısına kanıt olan örnekler nelerdir?

Sahte pasaportla yurtdışına çıkarılması, Amerika Birleşik Devletleri’nde kendisine GreenCard sağlanması… Orada da kendisine tahsis edilen özel bir yerde ikamet etmesi konusunda kendisine CIA’in eski elemanlarından Graham Fuller’in yardım ettiği görülüyor. Ki istihbaratçının eskisi olmaz. Ayrıca bir vaizin Amerika’nın Türkiye’deki büyükelçileri ile nasıl ilgisi olur? Büyükelçilerin kendisine çok ciddi destek verdiği görülüyor. Bunlar isim olarak da belli. Özellikle 1999’da Amerika’ya gittikten sonra kendisine hem imkân sağlanıyor hem de siyaseten korumaya alınıyor. Orada yapacağı faaliyetlere destek çıkılıyor. Amerika’nın sağladığı okul açma imkânlarıyla ayda 800 milyon doları, örgüte bir kazanç olarak sağlayan sistemin kurulmasında kendisine CIA’in yardım ettiğini görüyoruz.

Zaten ülkenin istihbarat örgütünün desteği olmadan böyle bir faaliyet yapmak kolay değil. Bir de diyelim ki, 1999 sonunda bu irtibatlar ortaya çıktı, peki baştan itibaren olduğunu nasıl söylüyoruz? 1965’lerden sonra, benim de öğrencilik yıllarımda Türkiye’de ciddi bir komünizm tehlikesi vardı ve bu tehlikeye karşı da NATO’nun ve ABD’nin desteği ile Türkiye’de komünizm ile mücadele organize edildi. Pek çok devlet yetkilisi de açıkladı. Bunların sevk ve idare edildiği, Özel Harp Dairesi’nin maaşlarının bile NATO tarafından veya dışarıdan sağlandığı konusunda merhum Bülent Ecevit’in açıklamaları vardır. Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum şubesi Fetullah Gülen’e kurduruluyor. Bazı şeylere sırf o günkü o faaliyet faydalıydı ya da zararlıydı diye bakmamak gerekiyor. Biz şunu soruyoruz: İşin başından itibaren kendi başına hareket eden bir kişi mi, yoksa birtakım dış odaklarla irtibatı mı var? Bu noktada kendi bilgi, birikim ve seviye itibarıyla uygun olmayan bazı görevlere getirildiğini görüyoruz. Buna engel olmak isteyenler de bertaraf ediliyor. Mesela 1971’de çok genç bir vaiz olmasına rağmen Vehbi Koç’un evinde, dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagör ile bir toplantı yapabiliyor. Bazı kaynaklar getirttik, bunlar arşivimizde var. Türkiye gerçeğini bilenler çok iyi bilir ki, Türkiye’nin en zengininin mekânında, istihbarat kurumunun başındaki kişiyle bir araya gelebilmek normal bir seyir değildir. O dönemlerde MİT’in yapısını düşündüğümüzde, Gülen’in sevk ve idaresinde hep böyle gizli bir etkinin olduğunu görüyoruz. Bir de Gülen dışarıya yansıttığı gibi hakikaten dini kaygılarla, İslam’ın öz değerlerini mi anlatmış, yoksa İslam görünümü altında kendisini böyle kutsayan konuşmalar mı yapmış diye baktığımızda da net bir fotoğraf görüyoruz.

FETÖ için ‘Haşhaşi’ benzetmesinin haklılığı ortaya çıkıyor diyebilir miyiz?

Tam da böyle bir yapıdan bahsediyoruz. Haşhaşi yapılanması olduğundan tereddüt yok. Bunlardan öte asıl 17 / 25 Aralık 2013’ten sonra ortaya çıkan ve devletin o güne kadar sivil bir toplum kuruluşu, bir dini cemaat veyahut da eğitim ve hizmet işleriyle uğraşıyor olarak gördüğü bir yapıydı. Böylelikle devletin hukuki yapısından ve özgürlüklerinden istifade ederek, devletin yurtiçinde ve yurtdışında her anlamda ve her dönemde desteklediği bir hareket olmayı başardı. 17 / 25 Aralık itibarıyla legal görünümlü illegal eylemler yapan, devlete paralel bir devlet oluşturan, onun için ‘paralel yapı’ olarak ifade edilen bir örgütlenme olduğu ortaya çıktı. Sorun şuradan kaynaklanıyor, kim bu örgütü himaye etti? Türkiye’de darbe yapacak şekilde silahlı kuvvetlere, emniyete, yargıya sızmalar nasıl görülemedi ve engellenemedi? Bu noktada raporumuzu, geçmişe yönelik tespitler, 15 Temmuz ve alınması gereken önlemler olarak üç bölüm halinde değerlendirmeye çalıştık. Bunu yaparken de gerçekçi, objektif verilere dayalı ve de “Bu iş kimi rahatsız eder” kaygılarından uzak olarak, milletimiz adına TBMM’nin verdiği bir görevi ifa ettik. Belgelere, söylemlere, bu konudaki tecrübelere dayanarak hareket etmeye çalıştık. Bu da son derece önemli. Raporumuz belki detaylı ama bu raporun bizden sonra gelecek nesillere, bu konuda araştırma yapacak kişilere, diplomasimize ve dünyaya ışık tutacak nitelikte olmasına özen gösterdik.

“FETÖ uluslararası alanda, Türkiye karşıtı ülkelerin de destek verdiği bir yapılanma. Bu nedenle mücadele sonuna kadar sürmeli.”

 

Komisyonda dinleyeceğiniz isimleri nasıl belirlediniz? Çalışırken nasıl bir yol izlediniz?

İlk toplantımızda bazı ilkeler belirledik. Bu çerçevede, iktidarı ve muhalefetiyle bu konuda kamuoyunda ismi öne çıkan, uzmanlığı olan kişileri, yetkilileri öncelikle dinledik. Darbenin püskürtülmesi için mücadelede öncülük eden valiler, emniyet müdürleri, istihbarat, Genelkurmay Başkanı ve eski Genelkurmay Başkanları, Jandarma Genel Komutanı dinlediğimiz isimler arasında. Silahlı kuvvetler içinde FETÖ yapılanmasına ilişkin geçmişte tespitleri var mı, neler gördüler? Bu konuda bilgilerine başvurduk. Tabii FETÖ ve ‘paralel yapı’ isimlerinin tespiti yeni bir zaman dilimi ama 1990’lı yıllarda neler yaşandığı önemliydi. O tarihlerde MİT’in bu konuya bakışı nasıldı? Bunu sorduk. Mesela Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde Sayın Cevdet Saral ile Osman Ak’ın birlikte düzenledikleri bir rapor bulunuyor. Gülen hakkında Nuh Mete Yüksel tarafından hazırlanan iddianame, onun dava süreci mevcut. Dava beraat ile sonuçlanıyor ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’ndan temyize çıkıyor. Bütün bu belgeleri hem komisyona getirttik hem de ilgili kişileri dinledik. Hem MİT görevlilerinin hem Sayın Cevdet Saral ve Osman Ak’ın bilgilerine başvurduk. Bir de bu konu üzerine araştırma yapan, kitap yazan, medya dünyasından önemli isimleri dinledik. Ayrıca dört siyasi partiden dinlenmesini istedikleri isimler konusunda öneriler aldık. İlk dinlemeye başladığımız kişiler dört siyasi partinin önergelerindeki ortak isimler. Çünkü o kadar çok isim geldi ki önümüze, bunların tamamını dinlememiz, tüzüğün bize verdiği üç aylık sürede mümkün değildi. Ortak olanlardan hareket ettik. Raporumuz bunun delili. Ardından olay mahallerine gittik. 15 Temmuz’da çatışmaların olduğu İBB binasının önü, Çengelköy, Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü. Bunun yanında kalkışmanın ilk saatlerinde “Bu bir kalkışmadır” diyerek olaya müdahale eden İstanbul Başsavcısı’na gittik, bilgilerini aldık. Diğer taraftan şehitlerimizin yakınlarını ve gazilerimizi dinledik. Onların bakış açısıyla bu darbenin nasıl bastırıldığını sorduk. Ankara’da özel harekât polislerimize, Jandarma Genel Komutanlığı’nı bu teröristlerden nasıl teslim aldıklarını sorduk. Gölbaşı Özel Harekât’ta ve TÜRKSAT’ta yerinde incelemeler yaptık. Marmaris’e, özellikle Cumhurbaşkanımıza suikast girişiminin olduğu yere heyet olarak gittik. Şimdi bu darbeye ‘kontrollü darbe’ deniliyor ama orada Cumhurbaşkanımızı bulduğu noktada öldürmek isteyen bu teröristlerin Cumhurbaşkanımızın kalmış olduğu villayı nasıl delik deşik edip koruma polisini şehit ettiklerinin izlerini fotoğrafladık. Bütün bunlar, en azından bu kısa sürede eksik bir şey bırakmadan raporumuzda yer alıyor. Bizimki şeffaf bir çalışma. TBMM’nin web sitesinde yayımlandı ve hâlâ duruyor. Ayrıca bu çalışmaları medya mensuplarıyla birlikte yaptık. Şimdi, “Komisyon Başkanı Reşat Petek, darbeyi araştırmakla değil; saklamak, gizlemek için faaliyet yaptı” şeklinde siyasi suçlamalar geliyor. Tabii bunları söylemek için biraz kör olmak lazım. Bunları ciddiye almıyoruz.

 

“FETÖ de CHP de ‘kontrollü darbe’ ifadesini kullanıyor. O zaman ne farkları kaldı? Bu, ülkemize ihanet.”

 

 

 

“Kontrollü darbe” ifadesini çürüten somut bilgiler nelerdir?

‘Kontrollü darbe’ ithamında bulunan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na bunu ispat etmek düşüyor. Ana muhalefet partisinin genel başkanının Yenikapı’da, bu darbenin karşısında yer aldığını söyledikten ve darbeyi FETÖ’nün yaptığı söylemlerine iştirak ettikten bir süre sonra kalkıp, kontrollü darbeden bahsetmesinin izahı zor. Topladığımız bütün verilere göre darbe, tamamıyla FETÖ’nün kontrolünde gerçekleşmiş bir girişim. CHP Genel Başkanı’nın, adım adım kontrol edilerek gidildi söylemleriyle kastettiği, Cumhurbaşkanı ve hükumetin kontrolünde bir darbe girişimi olduğuna dair. Baştan itibaren örgüt elemanlarını gizlilik içinde yetiştirmiş olan FETÖ, siyasette de bazı makamlarda öyle etkin olmuş ki, bugün 15 Temmuz’dan sonra geliştirdiği psikolojik savaş propagandalarına CHP Genel Başkanı da alet oluyor. FETÖ de CHP de kontrollü darbe ifadesini kullanıyor. O zaman ne farkları kaldı? Bu, ülkemize ihanet. Keşke Yenikapı ruhuna sonuna kadar bağlı kalabilseydi. Bu konuda da önemli bir tespitimiz var; FETÖ geçmişte cemaat, cemiyet, hizmet, eğitim faaliyeti benzeri ifadeler ile anıldığı dönemlerde dindar kimliği nedeniyle CHP tarafından sonuna kadar eleştiriliyordu. Ancak 17 / 25 Aralık’tan itibaren, paralel devlet yapısı ve örgüt özelliği ortaya çıktıktan sonra CHP’nin canla başla örgütü savunduğu ve örgüt liderinden yana tavır aldığı ortaya çıkıyor. Bunlar da komisyonumuza ulaşan belgelerle sabittir. Çünkü 17 / 25 Aralık’tan itibaren devletimiz bu paralel yapıyla mücadele kararı almıştır. MGK toplantılarında illegal bir yapılanmadan ve devletin bununla mücadelesinden söz edildiği halde, bu doğrultuda idari ve adli işlemler yapıldığı, özellikle FETÖ’nün medya ayağı ve finans kaynakları üzerinde mahkemelerin verdiği tedbir kararları, kayyum atama kararları, kapatma kararları uygulanırken buna göğsünü siper edip de engellemeye kalkan CHP Genel Başkanı ve vekilleri oldu. 2015’te Samanyolu TV’ye röportaj verip, orada Cumhurbaşkanımızın kaçacağından söz etmek suretiyle FETÖ’ye destek veren, Zaman’da kayyum kararı uygulanacağı zaman mücadele edenler CHP’li vekillerdir.

FETÖ, PKK ve DAEŞ’in işbirliği içinde çalıştığını söylemiştiniz. Bunun detaylarını anlatır mısınız?

FETÖ’nün özel iletişim ağı olarak bilinen Bylock dediğimiz bir sistemi var. Bu yönünü bizzat araştırmıyoruz ama adli makamlardan aldığımız bilgiler çerçevesinde, Bylock’u bu örgüt elemanlarının kullandığı somut bir delil olarak biliniyor. Aynı zamanda emniyet makamları, PKK’nın bazı yöneticilerinin de Bylock kullandığını tespit etti. Son zamanlarda gerek Güneydoğu’da gerek Türkiye’de PKK ve FETÖ’nün yanında DAEŞ’in de eylemleri var. Geçmişte DAEŞ benzeri eylemleri, hatta sokaklarda miting yapmayı bile eleştiren bir Fetullah Gülen vardı. Son zamanlarda DAEŞ ile bile işbirliği yaparak, Türkiye aleyhinde birtakım terör saldırılarına destek verdiği ortaya çıktı. Atatürk Havalimanı’nda, Taksim’de, İstiklal Caddesi’nde yapılan saldırılar gibi. Taksim ve İstiklal saldırılarını yapanların, Suriye’den sınırı geçip, önce Şanlıurfa’ya, oradan da İstanbul’a geçişlerinde, jandarma içindeki FETÖ’cülerin yardımıyla bunu yaptıkları, görüntü ve isimleriyle tespit edildi. Örnekler çoğaltılabilir. Terör olayları bastırılırken emniyet içinde yuvalanmış FETÖ militanları, eylemlerin büyümesi için, polis araçları ile oradaydılar. Bunun yanında, Diyarbakır Belediye Başkanı, HDP’den seçilip PKK ile bağlarını bir türlü koparamayan biridir ve şu anda örgüt bağlantılarından dolayı tutuklu. FETÖ’nün önde gelen yöneticilerinden Ekrem Dumanlı ile toplantılar yaptığı gündeme geldi ve fotoğrafları ortaya çıktı. Biz komisyonda Gülten Kışanak’a bunları sorduk. Ancak bu sorular cevapsız kaldı. Savunmaya geçerek bizi suçlamaya başladılar. Bu, Türkiye’ye karşı terör örgütlerinin birlikte saldırarak hareket ettiklerini gösteriyordu.

Bundan sonra bu mücadelede sizce nasıl adımlar atılacak?

Eğitim yönünden alınacak tedbirler var. Geniş kitleler istismar edilebiliyorsa, bunun sosyolojik bir tabanı olması lazım. Türkiye muhafazakâr ve Müslüman bir ülke. İslamiyet’in uzun yıllar boyunca doğru kaynaklardan, yani Kur’an ve Peygamberimizin sünnetinden öğretilememesi ve Diyanet’in de bu konuda yetersiz kalması sebebiyle, insanların inançları istismar edildi. Dinin kutsallarını üstün tutmak yerine, kişilere bağlılığı kabul eden sistemi engelleyecek bir eğitim sistemi lazım. Öyle aldanmış ve inanmışlar ki, DAEŞ’li militanların yaptığı gibi, FETÖ’cüler de canını ortaya koyabiliyor. Kendi Meclis’ini bombalıyor, insanlarının üzerine kurşun yağdırabiliyor. Bu, sapık bir anlayış. Bu nedenle biz gelecek nesillerimize dini doğru öğretecek tedbirler almalıyız. Bu tespitlerimiz aynı zamanda, bu vahim neticelerin ortaya çıkmasındaki uzun süreci tekrar gündeme getiriyor. FETÖ bunu neredeyse yarım asra varan bir süreçte yapmış. Son bir örnek vereyim, bugün asker elbisesi giymiş hainlerden 9 tuğgeneral ve 6 tümgeneralin, 1981’de Harp Okulu’na itinayla yerleştirildiği biliniyor. Şimdi bunların 11’i darbe girişiminden tutuklu. Abarttığımızı söyleyenler olabilir ama belgelerle konuşuyoruz. Polis Akademisi’nde 1991 yılında FETÖ’nün çalışmalarına son ana kadar iştirak eden ancak örgütün şartlarına göre evlenmediği için örgütle bağı kesilen bir örgüt elemanı, “Çalışmalarımızda güçleneceğimiz ve ileride ihtilal yapacağımız anlatılıyordu” diye ifade veriyor. Yani darbe hazırlıklarının yeni olmadığı anlaşılıyor. Ama bunlara 17 / 25 Aralık’tan sonra muktedir oluyoruz. FETÖ, uluslararası alanda Türkiye karşıtı ülkelerin de destek verdiği bir yapılanma. Bu nedenle mücadele sonuna kadar sürmeli. Bununla birlikte Türkiye’nin, mücadelede hukuk dışı hiçbir yöntem uygulamaması gerekiyor. Eğer hukuk dışı yöntemlere müsaade eder ve fırsat verilirse mağduriyetler örgütün istismarına vesile olacaktır.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)