AYŞE SULA KÖSEOĞLU

Kadına yönelik şiddet vakalarında yılı nasıl kapattık?

Öncelikle kadına karşı şiddetin tanımını yapmamız gerekiyor. Kadının fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yaptırımlarla acı çekmesine yol açan her türlü davranış ve eylem şiddettir. Şiddeti bu şekilde tanımladığınızda ömründe psikolojik, sözlü, ekonomik şiddete uğramış kadın oranı neredeyse kadın sayısına eşit hale gelir. Toplum istatistiklerine yansımasa da aslında daha ağır gördüğümüz kadına karşı fiziksel ve cinsel şiddete yol açan asıl şiddet; psikolojik, sözlü ve ekonomik şiddettir. Kadınlarımız yaşamının herhangi bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor. Ülkemizde kadın cinayetlerinde geçtiğimiz yıla oranla maalesef artış görülüyor. Eğitim seviyesi düştükçe şiddet oranı yükseliyor. Ancak bu durumun dünya ortalamasında olduğunu söylemek mümkün. Bu da bize aslında kadına yönelik şiddetin evrensel bir olgu olduğunu, evrensel bir problem haline geldiğini gösteriyor. Şiddet sadece yasal düzenlemelerle çözülebilecek bir sorun değildir. İnsan eğitimi, değerler eğitimi, toplumsal önyargılarla bilinçli ve sistematik mücadelede hâlâ kat edeceğimiz çok mesafe var.

Kadınlarımız boşanmak istediği için, ilişkisini sonlandırmak istediği için ve kendi hayatına dair karar almak istediği için şiddete maruz kalıyor. Toplumsal ve ekonomik nedenlerle öldürülüyor. Kadınlarımızın namusu koruma, yoksulluk, işsizlik, aldatma, evi terk etme, boşanma gibi sebeplerle öldürüldüğünü düşünürsek, kadın cinayetleri kadına yönelik şiddetin bir parçası olarak maalesef münferit değil sistematiktir. Kadına yönelik şiddet ev içinde olduğu kadar pek çok kurum ve mekânlarda meydana geldiğinden bizim için toplumsal bir meseledir. Bu nedenle kadın cinayetlerinin çözümüne yönelik toplumsal önlemler alınması gerektiğini düşünüyorum.

Kadın cinayetlerine karşı yeni yasa beklentisi var mı?

Aslında kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, dünyanın da önüne geçemediği bir mesele. Araştırmalar, cinsiyet eşitliğinde öncü, gelişmiş ülkelerde bile kadının şiddet mağduru olduğunu bizlere gösteriyor.

Özellikle 2001 yılından sonra kadına karşı şiddetin önlenmesine yönelik çıkarttığımız yasalarla, özellikle Ceza Kanunu’nda getirdiğimiz düzenlemelerle hem kadının hak ve özgürlüklerinin artırılması ve bir birey olarak daha güçlü ve negatif önyargılara karşı korunaklı bir konuma gelmesini, hem de ailenin korunmasını hedefledik. Yapılan tün kanuni düzenlemelerin yanı sıra, hiçbir çekince koymadan CEDAW gibi uluslararası sözleşmelerin onaylanması, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni (İstanbul Sözleşmesi) ilk onaylayan ülkenin Türkiye olması, ülkemizin şiddet sorunuyla ilgili mücadeledeki kararlılığını ortaya koyan önemli göstergelerdir.

6284 sayılı yasadan önce, 2011 yılı öncesinde 4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkında Yasa yürürlükteydi. Özellikle, şiddete karşı koruma kararlarının yetmediği ve kadın cinayetlerinin arttığı bir dönemde yasanın eksiklikleri daha görünür olmaya başlamıştı. 6284 sayılı Yasa 3 ayaklı bir sistem getiriyor. Önleme, koruma ve cezalandırma. Şiddete karşı önleme ve koruma tedbiri almazsanız, yani şiddeti başladığı an durdurmaya çalışmazsınız, şiddet devam eder, büyür ve kadın cinayetine kadar giden bir süreç başlar. Bu yasanın çıkarılmasından sonraki süreçte kadına yönelik şiddet olaylarında % 4’lük bir düşüş yaşanması yasal düzenlemenin olumlu bir sonucudur. Kadın cinayetlerinde maalesef sağlıklı bir istatistik tutulamamıştır. Zira her öldürülen kadının kadın cinayeti kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceğine dair bir veri kayıtlara geçmemektedir.

Türk Ceza Kanunu’nda kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddetle mücadelede dünya ölçeğinde ağır cezai yaptırımlar getirilmiştir. Belki cezaların biraz daha ağır olması veya işlediği suçun yanına kalmayacağını bilmesi caydırıcı olabilir. Ama en az cezaların artırılması kadar önemli olan önemli olan bu kişilerin o tür suçları işlemesini teşvik eden ve kolaylaştıran diğer tüm nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu konuda toplumun her kesiminde farkındalık ve bilinçlendirme çalışmaları yapılması kadına karşı şiddeti ve nihayetinde kadın cinayetlerini önleme çabalarına çok ciddi katkı verecektir. Sivil Toplum örgütlerine, aile içi eğitimi yaygınlaştırmada kamu ve özel kuruluşlarına çok iş düşüyor.

Şiddete uğrayan kadın ne yapmalı?

Bir kadın ve anne olarak şunu açık yürekliliğimle söylemeliyim, şiddete uğrayan kadınlarımız sessiz kalmamalı, kesinlikle susmamalı, gizlememelidir. “Kol kırılır, yen içinde kalır” gibi, “kan kusup, kızılcık şerbeti içtim” demek gibi atasözlerimiz bu tarz konular için geçerli değildir.

“AK Parti iktidarlarıyla birlikte kadının siyasette temsili giderek arttı. Kasım 2015 seçimlerinde oran yüzde 14,7’ye yükseldi.”

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’mızın “Alo 183 Aile, kadın, çocuk, engelli, yaşlı, şehit yakınları ve gazilere yönelik “Sosyal Hizmet Danışma Hattı” bu konudaki önemsediğimiz uygulamalardan biridir. Kadınlarımız herhangi bir şiddet olayına maruz kaldıklarında; Valilik- Kaymakamlık, Adli Makamlar (Cumhuriyet Başsavcılığı ve Aile Mahkemeleri gibi),- Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlükleri, Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM’ler), Sağlık Kuruluşları gibi devlet kurumlarına ve Kolluk kuvvetlerine (ALO 155 Polis İmdat, ALO 156 Jandarma İmdat gibi) ve Alo 183 Aile Kadın Çocuk ve özürlü danışma hattına anında ve güvenle başvurabileceklerini bilmelidirler. Daha da önemlisi bundan çekinmemek, utanmamaktır. Şiddet mağdurunun sosyal güvencesi olmaması durumunda kanun kapsamındaki sağlık giderleri Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ASPB) bütçesinden karşılanır.

Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Tedbir kararları en çabuk ve en kolay ulaşılabilecek yer hâkiminden, mülkî amirden ya da kolluk biriminden talep edilebilir. Ayrıca; şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin varlığı hâlinde herkes bu durumu resmi makam veya mercilere ihbar edebilir.

Kadının siyasette var olma oranı nedir?

Siyasette kadının sahip olduğu yeri ve Meclis’te hangi oranda temsil edildiğini görmek için ülkemizin seçim tarihine kısa bir bakış bizler için fikir verici olabilir. 1935 yılında kadınların katıldığı ilk seçimlerde Meclis’te kadın milletvekili oranı % 4,5’ti. 18 kadın milletvekili ile oluşan bu orana, 1999 yılına kadar yeniden ulaşmak mümkün olmadı. 1999 seçimlerinde 23 kadın milletvekilinin Meclis’e girmesi ile oran yeniden % 4 civarına ulaşabildi. Özellikle AK Parti iktidarlarıyla birlikte 2002 seçimlerinden sonra kadın temsili gittikçe artan bir oranla en son kasım 2015 seçimlerinde ise %14,7’ye yükseldi. Dünya ülkelerindeki kadınların parlamentodaki temsili ortalamasının % 20 civarında olduğu, bu oranın AB ülkelerinde % 26 civarında seyrettiği dikkate alındığında makul ve hakkaniyetli bir temsil için daha fazla çaba gösterilmesi gerektiği ortadadır.

Ülkemizde 2009 yılı yerel seçimlerinde kadın belediye başkanı oranı % 0,9 iken 2014 yılı yerel seçimlerinde bu oran % 2,9. Kadın muhtar oranı ise 2009 yılı yerel seçimlerinde % 2,3 iken 2014 yılı yerel seçimlerinde bu oran % 2. (TÜİK 07 Mart 2017) Belediye meclisi üyesi kadın oranı ise 2009 yılında %4,2 iken bu oran 2014 yılında % 10,7’ye yükseldi. (TÜİK Mart 2016) Özellikle yerel yönetimlerde kadın temsilinin istenen düzeyde olmadığına maalesef tanıklık ediyoruz.

Türkiye’de bakan sayısı 2016 yılında 27, bildiğiniz gibi bunların sadece biri kadın. 2017 yılında kadın bakan sayısı ikiye çıktı. Ülke karşılaştırmalarına baktığımızda ise, 2013 yılında Avrupa’da kadın bakan oranının en yüksek olduğu ülkeler; % 54,2 ile İsveç ve % 50 ile Norveç. Avrupa’da 2014 yılında kadın milletvekili oranının en yüksek olduğu ülkeler ise; % 45 ile İsveç ve % 42,5 ile Finlandiya. Kadın siyasetçilerimizin oranını bu seviyelere ulaştırmak görevi de bizlere düşmektedir. Bugün TBMM’nde 5 meclis başkanvekilinden iki tanesinin kadın olması, 7 Meclis İdare amirinden ilk defa bir tanesinin kadın olması, Meclis’te grubu bulunan partilerden iki tanesinde kadın Grup Başkan Vekili’nin olması temsil anlamında ayrıca önemlidir.

Kadın her alanda yeteri kadar var mı?

Yaşadığımız çağda kadınların etki gücü sadece ülkemizde değil dünya genelinde hissedilir derecede artmıştır. Kadınlarımız toplumsal yaşamın her alanında kendilerini göstermektedir.

Bu durum kadının evinin dışında toplumsal düzeydeki üretim süreçlerine katılımıyla görünür hale gelmiş, kadın hareketlerinin çabasıyla uluslararası gündemdeki yerini korumuştur. Avrupa’da kadın hareketlerinin gerçekleştirdiği politik ittifaklarla talepler kamu tarafından sahiplenildi.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı gibi Türkiye İş Kurumu gibi aile toplum merkezleri gibi devlet ve özel sektör kurumlarının işbirliği ile oluşturulacak projeler ve kurulacak platformlar aracılığı ile kadınlarımızın sosyal hayata katılımı konusunda cesaretlendirilebilceğini düşünüyorum.

5 milyonu aşkın üyesi ile dünyanın en büyük siyasi kadın örgütü unvanını taşıyan AK Parti kadın kolları bu konuda hem bizler hem de kadınlarımız için çok önemli bir okul niteliğindedir.

Biliyorsunuz cumhuriyet tarihinde ilk defa 2009’da TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu kuruldu. Benim de üyesi bulunduğum ve aktif görev aldığım bu komisyon, kadınlarımızın toplumun her alanında görünür kılınması için çalışmalarını sürdürmektedir.

Kadın girişimciler yeterli mi?

Kadın girişimciliği özellikle ülkemiz ekonomisi açısından çok önem verdiğimiz bir konu. Kadınlarımızın ekonomik hayatın içinde olması, gerek kendi emeğini ve alın terini ortaya koyarak aile bütçesine katkısı, gerekse yepyeni fikirlerle girişimci olarak, işveren olarak, patron olarak ülke ekonomisine, ihracatına, ticaretine katkısı son derece önemlidir. Kadın girişimcilerin sayısının arttırılması için öncelikle yaratıcı fikirlere sahip kadınlarımızın desteklere ulaşımının kolaylaştırılması gerekmekte.

Kadın girişimcileri teşvik için neler yapılmalı?

Kadın girişimcileri desteklemek adına halihazırda yürütülen ekonomik destek programları mevcut. Kanaatimce buradaki esas mesele aile içi destek ve kadının üzerindeki yük ve sorumlulukların paylaşılması noktasında. Ülkemizde kadın, eğer fırsat bulabilirse neler başarabileceğini her seferinde bizlere göstermiştir. Kamu kurumları aracılığı ile verilen mali destek programlarından ziyade, aile içi eğitimlerle eşlerin birbirlerini anlaması ve desteklemesi sağlanmalıdır. Tabi bu konuda erkeklere de rol düşmektedir. Rutin ev işlerinde görev paylaşımı, kadınlarımıza daha rahat hareket edebilmeleri için olanak sağlayacaktır.

2017’NİN KARESİ:Sayın Cumhurbaşkanımızın tekrar Genel Başkanımız olarak seçilmesi.

Aile Birliği ve çocukların korunması için neler yapılmalı?

Bir anne olarak söylemeliyim ki bugün yaptığımız, gerçekleştirmeye çalıştığımız her şey, bu ülkenin geleceği olan evlatlarımız içindir.

Elbette ki tüm anne babalar çocuklarını en iyi biçimde yetiştirmek isterler ancak ailelerin içinde bulundukları şartlar her zaman bunu olanaklı kılmayabilir. Gelişen toplum düzeni ve bireyselleşen dünya, kişileri en ufak bir tartışmada boşanma düşüncesine sevk etmektedir. Oysa bizim kültürümüzde aile kutsaldır. Boşanmak ve birliği bozmak, en naif tabiriyle kolay yolu seçmek olur.

Boşanmaların önüne nasıl geçilebilir?

Yasal düzenlemelerden ziyade toplumsal algımızın değişmesi gerekiyor. Gençlerimiz maalesef aile birliklerini korumaya çalışmak yerine en kestirme yol olan boşanmayı tercih ediyorlar. Bin bir zorlukla kurulan evlilik bağları tabiri caizse tek celsede koparılmak isteniyor.

Yasama faaliyetleri çerçevesinde de bu konu ile ilgili çalışmalar sürmektedir. Bildiğiniz gibi 2015 yılında “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması Ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi” amacıyla Meclis’te grubu bulunan dört partinin de katılımı ile bir Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu ve bu komisyon tüm Türkiye’de çalışmalar yaptı. Mayıs 2016 da komisyon raporunu yayınladı. Şu an 137 kadın konukevi hizmette, bunlardan 102’si Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı.

Öte yandan istatistikler gösteriyor ki ülkemizde boşanma oranları düşüyor. 2016 yılında boşanma oranları 2015 yılına oranla % 4,3 azalmış. Boşanmaların % 40’a yakını ilk 5 yıl içerisinde gerçekleşiyor. Ancak üzülerek takip ediyoruz ki evlenme oranları da azalmış. Tüm bu veriler ışığında toplumsal bir bilinçlenmeye ihtiyaç duyduğumuz söylenebilir. Gençlerimizin evliliğe karşı olan bakış açılarını değiştirebilirsek boşanmaların da önüne geçebileceğimize inanıyorum.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)