AHMET KASIM HAN

Kudüs neden bu kadar ses getiriyor?

Kudüs, tarihin en eski kentlerinden bir tanesi. Uygarlığın doğduğu topraklarda; Babil, Persepolis ve İskenderiye gibi şehirlerle beraber en eski, belki en önemli yerleşim birimlerinden bir tanesi. Gerçek manada kent kavramımızı belirlemiş bir şehir. Zira bir ticaret kavşağı, yolların kavuştuğu bir yerleşim birimi ve bir inanç merkezi. Uygarlığın doğduğu topraklarda, üç semavi din açısından da son derece önemli konuma sahip. Bu özelliği onu, belki de kentlerin kenti haline getirmiş durumda. Napolyon, “Eğer dünya tek bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” demişti. Herhalde dünya tek devlet olsaydı ve bir tanede ruhani merkezi olsaydı, o da Kudüs olurdu. Ortak değerleri temsil etmesi bakımından önemli.

Ama bugünün Kudüs’ü, Ortadoğu sorunlarının merkezindeki sembolik konumu nedeniyle bu kadar önemli ve ön planda. Kudüs, bu sorunların Arap-İsrail meselesinin özellikle Filistin-İsrail meselesinin göbeğine oturmasıyla başlıklara taşınıyor. Önemli bir bölge muamelesi görmesi, belki de özellikle Batı’da, daha genç nesillerin aklına düşmesi, insanları siyasi olarak mobilize etme yeteneği, bu siyasallaştırılmış, inançla siyasetin iç içe geçmesinde ortaya çıkmış konumunda yatıyor. Bu da tabii bu kadar önemli bir kent için büyük şanssızlık. Belki daha da büyük şanssızlık, insanlığın ortaklaşa uygarlık adına ürettiği ne varsa bunların çok büyük bir yekûnunun tanığı, şahidi; yine dünyevi ve uhrevi hayatımıza dair ne kadar değer varsa, büyük çoğunluğunu temsil eden bir kentin bu durumda olması.

Trump, Kudüs çıkışıyla ne yapmak istedi?

Ben Trump’ın çok düşünerek hareket ettiğine inanmıyorum. Çok uzun erimli planlarla, öyle bir stratejinin köşe taşlarını ‘oya gibi işleyerek’ vs. davranan bir karar alıcı olarak görmüyorum Trump’ı. Dünya bugün büyük bir dönüşümden geçiyor. Bu kadar büyük bir dönüşüm yaşanırken, bir taraftan uluslararası sistemin üzerinde durduğu bütün sütunlar sallanır, yer değiştirir, yapı değiştirir; bir yandan da bir güç transformasyonu ortaya çıkar. Bunların öyle sessiz sedasız olması zaten beklenemez.

Bu büyük dönüşüm ses getirecekse, ki getirecektir, bu sesin önemli bir kısmının da bir önceki düzenin merkezindeki ülkeden gelmiş olması çok beklenmedik olmamalı. Sesin büyüklüğü de bu ülkenin, ABD’nin, nesnel olarak hâlâ çok güçlü bir devlet olması ve bir taraftan da dönüşümün sancılarıyla da baş etmeye çalışması. Böyle geçiş dönemleri anomaliler üretir. Trump tam da bu geçiş döneminin ürettiği gariplikleri sembolize ediyor. Yani o geçiş döneminin sarsaklığı, aslında Trump’ın başkan seçilmesine ve başkanlık stiline yansımış vaziyette.

Trump tam da bir gündemi, katı bir ideolojik kimliği, aslında söyleyecek gerçek bir sözü olmadığı için çeşitli kesimlerden insanların mutsuzluklarına, umutsuzluklarına, çaresizliklerine, bu büyük dönüşümden kaynaklanan tedirginlik ve korkularına hitap etmeyi seçmiş bir başkan. Daha doğrusu başkan olabilmek için bunları kullanmayı seçmiş, pragmatik bir kişilik. Ya da bugün yaygınlaşan tabirle ‘popülist’ bir lider. Bunu yaparken de kampanya sürecinde kendisine iyi bir fikir gibi gelen ne varsa bunları gündemine almıştı. Kudüs böyle bir vaatti. Bu vaatlerin önemli bir kısmının yerine gelmeyeceği de aşikâr. Yaptığı ciddiyetsizliğin ne kadar vahim sonuçları olacağını kavrayabilecek bir dünya algısına ve empatiye sahip olduğunu da düşünmüyorum.

Türkiye’nin BM sürecindeki önderliğini nasıl yorumlarsınız?

Türkiye’nin dış politikasında son dönemde elde ettiği neredeyse en büyük başarı. Bu başarının nasıl elde edildiği konusunun, Türk dış politikası üzerinde kafa yoran ve karar veren herkes açısından düşünülmesi gerektiğini değerlendiriyorum. Neyi kullandı Türkiye? Uluslararası hukuku, bu hukuk çerçevesinde devletlere verilmiş hakları, uluslararası örgütleri, bu örgütlerdeki konumunu, hem Doğu’da hem Batı’da bu kurumsal yapılarda bir karşılığının olmasını kullanarak bir diplomatik çerçeve geliştirdi.

Bu diplomatik çerçevenin, karara dair Türkçe yayımlanan metinle İngilizce yayımlanan metin arasındaki farklılıklar gibi birtakım meseleler olmakla birlikte, oldukça net bir sonucunun olduğunu görüyoruz. Bu net sonuç, bugüne kadar Amerikan dış politikasının belki de diplomatik anlamda yediği en büyük gollerden bir tanesi. Bu gol Trump’ın hatasından kaynaklanıyor. Fakat bu işler böyledir. Yani biraz futbol gibi, gollerin çoğu defans hatasından olur. Ama gol goldür. Bu hatayı Türkiye, dış politikasını üzerine inşa ettiğini söylediği ilkelerle besleyerek onları savunmak suretiyle takip etti. Dünya siyasetinde bir davayı alıp, üstelik de bu davaya birincil derece sahip çıkması gerekenlerin birçoğunun gönüllü desteğiyle değil, hatta bunlara rağmen bir noktaya taşıdı. Bu, bence önemli bir başarıdır. Dış politikanın nasıl yürütüleceğine ilişkin önemli bir örnektir.

Geçtiğimiz 10 sene Türkiye’nin dış politikada başına gelen birçok şeyin aslında ne kadar lüzumsuz olduğunun ve doğru bir dış politikayla bunların çoğunun nasıl engellenebileceğinin de bu manada bir modelini oluşturmakta.

“BM kararı, Amerikan dış politikasının belki de diplomatik anlamda

yediği en büyük gollerden bir tanesi.”

 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda alınan kararın anlamı nedir?

Bu kararın anlamı, uluslararası toplumun ABD yönetiminin tek başına ilan ettiği Kudüs’le ilgili kararı tanımaması ve bunu gayrihukuki olarak görmesidir. Bu gayrihukukilik, uluslararası kamuoyunun vicdanını belki en sağlam yansıtıcısı olarak kabul edemeyeceğimiz devletlerin tercihleri (zira devletler daha çıkar odaklı ve kimi zaman da kamuoylarından farklı düşünebilirler) nezdinde dahi tanınmadı. Uluslararası kamuoyunun vicdanının, BM Genel Kurulu gibi en üst düzeyde temsil niteliği olan bir zeminde, bu kararı meşru kabul etmediğini görüyoruz. Gerçekten bu kararın Genel Kurul tarafından mahkûm edilmesi, bu kararın yaygın uygulanabilirliğini ciddi şekilde tehdit altına almıştır. Ayrıca ABD’nin Ortadoğu’da ara bulucu olma rolünü zayıflatmıştır.

ABD’nin garantörlügünün zayıflaması neleri etkiler?

Yine geçiş döneminin paradokslarından biriyle karşı karşıyayız. ABD’nin garantörlüğü ahlaki meşruiyet olarak zayıflar ama halen bu sistemin en tepesindeki güç ABD’dir. Ortadoğu’da eninde sonunda varılacak herhangi bir anlaşmanın sertifikasyonu da ABD’den talep edilecektir. Sorun şu ki, ahlaki meşruiyetini kaybetmiş ancak gücünü koruyan bir Amerika’nın, Ortadoğu’daki meselelere hiç müdahil olmaması veya bu haliyle doğrudan müdahil olması da ciddi sorunlu sonuçlar ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu da illa Ortadoğu için iyi bir şey değildir. Çünkü bugünkü manzaraya baktığımız zaman, Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin kendi aralarındaki farklılıkları ve mücadeleyi birincilleştirdikleri görülüyor.

Bu Ortadoğu’yu, makûs kaderi olan dış güçler tarafından nüfuz edilmiş, içtimaiyatı, siyaseti şekillendirilmeye çalışılan bölge olmaktan kurtarılamaz bir hale sokuyor. Yani bunu değiştirecek ve kendiliğinden, içeriden bir denge kuracak bir politika, hatta toplumsal uyum görmüyorum hiçbir bölgesel güçte. Böyle bir konsensüsün ortaya çıkması noktasında bir niyet de yok gibi. O nedenle, bu sorunların uzayarak, o bölgedeki insanlar açısından son derece acılı sonuçlarla devam etmesi yönünde ciddi bir risk var.

Bu süreçte Arap ülkeleri nasıl bir tavır aldı?

Arap ülkelerinin büyük bölümünü gittikçe dolan, taşmak üzere kaplar gibi düşünebiliriz. Bunu iktidarlar ve toplum arasındaki uyumsuzluk bakımından ele alabiliriz. Ya da Kudüs’ü kutsal kabul edenlerin ona reva gördükleri muamele daha ziyade günahları temizleyecek şu meşhur siyah koyun misali. İsrail-Filistin meselesi bir günah çıkarma havuzuna, Kudüs meselesi de bir numaralı kefaret argümanına dönmüş durumda. Bu soruna ve bu şehre Arap ülkelerinin ilgisinin en azından devletler planında çok samimi olmadığını her defasında görüyoruz. Bu, acı bir gerçek ne yazık ki. Önce İTT ve sonrasında BMGK’da kullandıkları oyların ortaya çıkmasını sağlayan bu ikiyüzlülükle, kefareten temize çıkma sıkışmışlığının sonunda ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan çok da samimi telakki edilemez. Böylelikle iç siyasetlerinde kullanabilecekleri bir meşruiyet argümanı yaratmış oldular ama ikiyüzlülüğün kabı gittikçe doluyor. Ve bu kabın tam olarak dolmasına, bu ülkelerin iktidarlarının dayanıklılığı, basireti engel olabilecek mi? Bu, büyük bir soru işareti. Hep birlikte göreceğiz.

Bundan sonra ABD ile Türkiye ilişkileri nasıl bir seyir izler?

ABD ile Türkiye ilişkileri sadece Kudüs’le ilişkili olarak bugün olduğu kötü noktada değil. Kudüs sembolik olarak önemli olabilir. Türkiye’de iktidarın ve toplumun belli bir bölümünün ideolojik öncelikleri bakımından manalı da olabilir ve öyledir. Ama pratikte Türkiye ile Amerika’nın Kudüs’ü çok aşan ve Türkiye’yi daha doğrudan ilgilendiren sorunları var. Bunların en başında, Suriye’nin kuzeyindeki vaziyet geliyor. ABD orada da gittikçe daha vahim kararların altına imza atıyor.

Bu bakımdan orada aldığı kararların yaratacağı sonuçlarla ilgili olarak, en azından niyeti bu değilse bile doğru bir değerlendirme içerisinde olmadığını, bunu da kısmen öngöremediğini veya karar alıcılarının bir kısmının belki de aldırmadığını görüyoruz. Eğer niyetleri orada bir devletçik oluşturmaksa, bunun elbette Türk-Amerikan ilişkilerine olumlu yansıyacağı söylenemez. Türkiye’nin bu girişimi durduracak gücü vardır ve bu güç zamanla azalmayacak, artacaktır. Sadece Türkiye’nin gücündeki artış veya azalışla ilgili olarak da değil. Neticede Amerikalılar ‘sonsuza’ kadar burada kalmayacakları için bu eninde sonunda böyle olacak. Aynı zamanda ABD’de yürütülmekte olan ve kararı çıkan malum Hakan Atilla davasınında (ya da aslında Reza Zarrab davasının) Türkiye’de yarattığı etki ortada. Öyle görünüyor ki dava da muhtemeldir ki orada kalmayacak. Ne yazık ki davayla ilişkili süreçte birtakım başka olumsuz gelişmeler meydana gelecek.

Bir noktaya kadar ABD ile ilişkilerini Türkiye, yanlış olarak Trump’la ilişki geliştirerek yumuşatabileceğini veya yönetebileceğini düşündü. Hamlelere bakınca böyle bir değerlendirmenin olduğunu anlıyoruz. Ama bunun da böyle olamayacağı net olarak ortaya çıkmış vaziyette. Yapısal nedenlerle böyle olmayacağını öngörmek de mümkündü. Evet, kişiler önemli.

Ama uluslararası ilişkiler sadece ve temel olarak kişilerle ve onların yarattıkları iklim veya nesnel çıktılarla sürdürülebilir biçimde yönetilebilir bir şey değil. Dolayısıyla bizim de Trump’la teke tek bu oyunu götürmemize çok imkân yoktu zaten. Aynı Esad ile zamanında olmadığı gibi. Öyle olduğu da anlaşılıyor.

Mesela Kudüs’le ilgili kararının sonrasında bunun geneli itibarıyla Türkiye-Amerika ilişkilerine en önemli etkisi bence Donald Trump’la kişisel seviyede kurulmaya çalışılan ilişkileri, muhtemel ki görünen vadenin sonuna kadar bozmuş olması. Çünkü Trump’ın kişilik yapısı, bu tür olayları, şahsi muamele kabul ederek kişiselleştirmeye çok müsait. Bu nedenle Trump da aslında neredeyse binlerce yıllık bir problemin sadece, o da şimdilik kaydıyla, sonuncu sahnesini teşkil eden Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oylamasından çıkan neticeyi ve Türkiye’nin bu sonucun ortaya çıkmasındaki birincil derecedeki müdahil konumunu son derece kişisel algılamış olabilir.

Peki Türkiye yüzünü nereye dönecek?

Türkiye’nin yüzünü bir yere dönmesi, kavramsallaştırması zaten problemli. Türkiye’nin bir denge gözeterek hareket etme zarureti var. Türkiye sadece Rusya’yla, İran’la (ki bu ikisiyle de ne konuda, ne kadar aynı düşünüyoruz o da belli değil) veya bir başkasıyla ilişkileriyle uluslararası konumunu dengeleyemez. Buna izin veren bir coğrafyada, buna izin veren bir toplumsal yapıya, buna izin veren bir ekonomiye sahip bir ülke değil.

50 sene sonra bambaşka bir şey olabilir ama bugün o durumda değil ve o 50 yıllık yolu yürümek noktasında da bu ilişkilerinde huzura ihtiyacı var. Bu yüzden Türkiye’nin dengeli bir dış politika izlemesi ve bunu, ekonomik ve siyasi çıktılarının neler olabileceğini gözeterek yürütmesi gerekir.

Türkiye’nin zemini, dünyada çok önemli jeopolitik, jeokültürel, jeostratejik, jeoekonomik konumda orta büyüklükte bir devlet olarak uluslararası hukukun zeminidir, uluslararası kurumların zeminidir. Bu iki zemini kullanabilmenin ön şartı da Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki imajının kuvvetli olmasıdır. Tabii bu, sizi haksızlığa uğramaktan veya haksız bir biçimde kimi zaman suçlanmaktan kurtarmaz. Ancak Türkiye’nin imajı sağlam olursa, Türkiye bu imajının üzerinden siyaset yapabilecek, kendisine ciddi bir alan açabilecek bir ülkedir. Neden? Çünkü Türkiye çeşitlilikleriyle var olan bir ülkedir. Hem Batılıdır hem Doğuludur. Ama bu iki kimliğinin birbiriyle kavga etmemesi-ettirilmemesi şarttır.

Böyle bakarsak, Türkiye kimliklerinin çeşitliliğinden kaynaklanan avantajlarını, çok ciddi bir kendisini uluslararası ilişkilerde konumlandırma imkânına tahvil edebilir. Bu da Türkiye’ye manevra sahası derinliğini ve sonuç alıcı etkinliği sağlar. Bu sonuncusu da her şeyden çok Türkiye’nin kolay kolay lekelenemez ve uygarlığın dayattığı standartların fevkinde bir demokrasi siciline sahip olmasıyla mümkündür.

Filistin meselesi nasıl bir çözüme kavuşur?

Kolay değil. Bundan sonrası da çatışma gibi görünüyor. Aslında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun aldığı karar, suyun nereye kadar ısınacağına dair bir tahdit getirmiştir. Yani bu bakımdan çok olumlu. Amerika’nın kararının gayrimeşru kabul edilmiş olması, Ortadoğu’da tansiyonu az da olsa azaltmış, yüreklere biraz su serpmiş vaziyette.

Biriken öfke, yalnız olmadığını bilmekle bir nebze huzur buluyor. İkincisi, bu karardan sonra Ortadoğu’nun aktörleri kamuoylarını sakinleştirmek adına meseleyi tırmandırmak zorunda olmaktan kurtuldular. Bu da faydalı oldu. Bir anlamda, bu karar sayesinde çatışmaların hızla ve çok can kayıplarına yol açabilecek şekilde tırmanması engellenmiş oldu.

Öte taraftan ABD’nin bulmacada oynadığı kritik rol nedeniyle Ortadoğu’nun yakın geleceğinde kapsamlı bir anlaşmanın ortaya çıkması zor görünüyor. Kapsamlı bir anlaşma da Filistin meselesi bakımından önemli. Filistin meselesi kullanılmak için herkese çok rahat imkân tanıyan bir mevzu. Mekanizma basit.

Canın sıkıldı mı içeride ve dışarıda, hemen Filistin meselesini kaşı! Ancak Suriye’de olan biten, Lübnan’da olan biten, Hizbullah, DAEŞ, Şii-Sünni çatışması, Kürt meselesi, Yemen’deki iç savaş, Katar-Suudi Arabistan gerginliği, Suudi Arabistan’ın kendi içerisindeki sıkıntıları, bütün bunlar ortada dururken Filistin meselesinin kolaylıkla çözülebileceğini, yakın gelecekte bu meselenin üzerine güneş doğacağını ne yazık ki düşünmüyorum.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)