Oral Çalışlar
Gazeteci yazar Oral Çalışlar, 1946 yılında Tarsus’ta doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde bir yıl okuduktan sonra İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne geçti. 1968 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. Uzun yıllar köşe yazarlığı yapan Çalışlar, genel yayın yönetmenliği de yaptı. 18 kitabı bulunan Çalışlar, köşe yazılarını Posta gazetesinde sürdürüyor.

Gazeteci ve yazar Oral Çalışlar ile Türk aydınının kökenlerini konuştuk. 11 ve 12’nci yüzyıldaki Doğu kültürünün Batı üzerindeki etkilerini anlatan Çalışlar, “Rönesans’ta en çok İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun, İbn-i Sina’nın etkisini görürüz” diyor. Çalışlar, Batı, Doğu’nun kaynakları ile aydınlanırken, kendi kültürel birikimimizden nasıl uzaklaştığımızı ve kopuklukların nereden kaynaklandığını da sıralıyor.

Aydın olmak ne demek, Türkiye’de aydın kime denir?

Kültürel üretim kapasitesi olan, daha çok ötekini, farklı olanı önemseyen, onun hakkını, hukukunu savunan, demokrasiyi, özgürlükleri savunabilen, gerektiğinde iktidar gücüne itiraz etmesini bilen, itiraz edebilen, rüzgâra ve akıntıya karşı durabilen insana aydın denir. Bu, benim hayat tecrübemden çıkardığım, kendime göre tanımlamam. Daha çok, akıntıya karşı yüzendir aydın. Bir rüzgâr eser herkes Erdoğancı olur, bir rüzgâr eser herkes Kenan Evren’ci olabilir, bir rüzgâr eser herkes Bülent Ecevit’çi olabilir ama siz o sırada başka şeyler söyleyebilirsiniz. Söylediğiniz zaman başınız derde de girebilir; ama işte bunu söyleyebilen, bu itirazı yapabilen kişiye aydın denir. Senin gibi olmayan, sana benzemeyen, seninle aynı yerde bulunmayan insanların da hakları, hukukları olduğunu düşünebilen, bunun için kavga edecek insanlara denir.

Batıcılık ne kadar etkiledi Türk aydınını?

Ben aydınlar eşittir Batıcılık fikrinde değilim. Dünyanın son 200 yılında, dünyanın değişim ve dönüşümünde Batılı aydınlar, Batılı kültür rol oynadı. Bütün değişimci rüzgârlar Batı’dan geldi. Bu nedenle gelişmiş kültür üretimi de büyük ölçüde Batı’dan geldi. Zaten insanlığın yüzü Batı’ya dönük gelişti. Bizim kendi tarihimize baktığımızda, Osmanlı’dan beri yüzümüz batıya dönük. Osmanlı İmparatorluğu, Bursa’da kuruldu ve hep batıya doğru gitti. Bu yüzden batıya dönük olmayı bir moda olarak değil, bir gerçeklik olarak görmek gerekiyor. Fakat geçmişe giderseniz, 11 ve 12’nci yüzyıla. O zaman Doğu kültürünü, İslam kültürünü ve medeniyetini görebilirsiniz. Bunun Batı üzerindeki etkilerini görebilirsiniz. Ama şu anda Batı kültürünü reddetmek, yapılabilecek bir şey değil. Batı kültürü dediğimiz şey insanlığın ortak kültürü. Rönesans ve reform, Batı’da Sanayi Devrimi’yle birlikte kültürel değişimin en önemli iki olgusu. Rönesans’ta en çok kimin etkisi var dersek, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun, İbn-i Sina gibi isimlerin etkisini görürüz. Hıristiyan reformunun öncü fikirleri büyük oranda İslam dünyasından çıkmıştır. Ama bu, şu demek değildir, “Bugünkü Batı kültürü gericidir, onun karşısında çok kuvvetli Doğu kültürü var da biz oraya bakmıyoruz” değil. Tabii bakmadığımız da olmuş. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, özellikle İslam’ın yarattığı kültürle hesaplaşılmaya girişilmiş, doğumuzdaki ülkeleri tamamen yok sayan, onları görmezden gelen yeni bir kültür yaratma çabasına girilmiş. Bu yaklaşım doğru değil tabii. Bu, bizi kuraklaştırdı ve kendi kültürel değerlerimizden uzaklaşmamıza yol açtı. Eski Türkçenin yasaklanması, eski yazının yasaklanmasıyla birlikte kendi tarihimizden de kopmuşuz. Osmanlı’yı tamamen gericilik olarak algılayan bir yaklaşımla yüz yüze gelmişiz. Bu, kendi aydınlarımız açısından baktığımızda bir kültürel kuraklık yaratmış. Bir devamlılık imkânı kaybolmuş. Osmanlı’dan gelen bir uygarlık birikimi var, bu birikim devam ettirilse büyük ölçüde Cumhuriyet’in kuruluşunda önemli bir rol oynayacak ve daha zengin bir kültürel altyapı olacaktı. Ama bunu yapamamışız. Bunun yerine, o kültürü gerici diye dışlamışız. Bu da yeni bir şey de yaratamadığımız için kurak, kaba ve ilkel bir ulusalcı kültürün yaratılmasına yol açmış. “Batı çürüyor” deniyor tamam, Batı’da çürüyen şeyler var ama şu gerçek ki Batı halen insanlığın ölçütleri açısından, insan hakları açısından, özgürlükler, kültürel değerler, eşitlik imkânları açısından halen dünyanın merkezi. Neden bütün yoksul dünya oraya koşmaya çalışıyor, madem o kadar kötüyse. Herkes Avrupa’da yaşamak istiyor. Demek ki orada halen kıymetli gelen imkânlar var. Bu imkânları küçümseyen anlayışın da faydalı olacağını zannetmiyorum. Batı’nın Doğu’ya yönelik ezici, dışlayıcı politikaları var ama tamamen Batı’yı yok sayan bir akım çıkmaya başladı Türkiye’de. Bunun da ilkel ve gerçekçi olmadığını düşünüyorum.

Türk aydınlarının kökenlerini nereden başlatmak gerek?

Osmanlı aydını da Türk aydını. Osmanlı dünyada süper güç olmuş bir imparatorluk. Yıllarca dünyanın gelişiminin, dönüşümünün, yaratıcılığının motoru olmuş. Bunun için Osmanlı’da ciddi bir aydın birikimi var. 18’inci yüzyıl, yani II. Mahmud döneminden itibaren Osmanlı İmparatorluğu bir çöküş trendine girince, bir reform ihtiyacı doğmuş. Bu reform ihtiyacı hem kurumsal hem ekonomik hem de kültürel ve sosyal bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmış. Zaten bu değişimden etkilenen, iktidara karşı mücadele eden aydınların çoğu da başta Paris olmak üzere Avrupa’da eğitim görmüşler.

Çoğunun Cumhuriyet’in kuruluşunda katkısı olmuş. Giderek daha laik ve seküler bir aydın kimliği oluşmaya başlamış. Dindar aydın kimliği neredeyse yok sayılmış, çok da kuvvetli değil zaten. Var ama çok dışlandığı ve ana akımın dışında kaldığı için etkisini yitirmiş. Şimdi AK Parti döneminde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da söylüyor, “Biz kültürel iktidar olamadık” diye.

Türk aydınının üstlendiği misyonlar neler olmuş şimdiye kadar?

Bizde otoriter devlet hep güçlü olduğu için aydınların burnunu kırmış. Aydınların burunlarını kırdıkları için, onlar ya sessiz olmuşlar ya devlete boyun eğmişler ya da devletle işbirliği yoluna girip böyle ayakta durabileceklerini görmüşler. Ters konuşan, ters düşünen ise yok olmuş ya da ezilmiş.

Peki bu misyon neler olmalı?

Bir aydının öncelikli olarak kendisiyle ilgili karar vermesi gereken şey, devletle arasına mesafe koymak. Devlet destekleyebilir aydını ama devletin desteğiyle bir yere varamazsın. Öteki karşısında duyarlı olmalı. Kimsenin karşı çıkamadığı zaman karşı çıkacak cesareti olmalı. Mesela Kürt meselesini 30 sene önce savunmak çok tehlikeliydi. Ama o gün savunan aydın, asıl aydın sayılırdı. Mesela dindarlara haksızlık yapıldığını Atatürkçü darbe döneminde söyleyebilmek cesaretti. Esas aydın tavrı oydu. Bugün de bu iktidarın yaptığı bir yanlışlık varsa, korkmadan o cesareti göstermek gerek. Bunu da bir düşmanlık vesilesi olarak değil, bir aydın pozisyonu olarak yapmalı. Köşe yazarlığı Türkiye’de neredeyse partilerin militanlarının konuştuğu yer haline geldi. Köşe yazarlığı böyle olmamalı. Mesafe koyabilmek zor bir durum ama mümkün.

Türk aydınlarının sivil toplumla ilişkileri nasıl bir seyir izledi?

Bizde sivil toplum çok zayıf. Zayıf olduğu için sivil toplum ile aydın arasındaki ilişki besleyici olmadı. Uluslararası alandaki önemli aydınlar Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk’un başı derde girmiş toplumla. Hiçbir zaman sivil toplumdan güçlü bir destek alamadılar. Tek aldıkları destek, kitapları çok okundu. Kitaplarının yasaklandığı bir dönemde bile toplum bir şekilde bu kitaplara sahip çıktı.

Öyle bir tepki verebildi. Aydınların bizdeki problemi şu: Aydın, kurulu düzene daha aykırı ama toplum ise daha yavaş değişiyor. Bu yüzden aydın duruşuyla toplum tepkisi arasındaki ilişkiler hep problemlidir. Halk, çoğu zaman kızar aydınlara. Tabii halkın sağduyusunu da yabana atmamak gerekir. Aydın bazen uçar, toplumun ayakları ise yerdedir ve daha sağlam basar. Bu nedenle toplumdan kopuk aydın, daha fazla hata yapabilir. Aydın yol açmalı ama kopup gitmemeli.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)