Rasim Özdenören
Türk öykü ve deneme yazarı Rasim Özdenören, 1940 yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda müşavirlik görevlerinde bulundu. Yedi Güzel Adam’dan biri olan Özdenören, Hece Yayınları Genel Yayın Yönetmeni’dir. Özdenören, Yeni Şafak gazetesinde köşe yazılarına devam ediyor.

Cahit Zarifoğlu’nun ‘Yedi güzel adam’ şiirinde geçen yedi kişiden biri olan Yazar Rasim Özdenören ile batılılaşmanın aydınlar üzerindeki etkisini konuştuk. Batı’dan devşirilen kavramların İslam’da yerinin olmadığını söyleyen Özdenören, “Hesabı verilmemiş, çilesi çekilmemiş kavramlar tepeden inme bir şekilde Türk kültürüne geçirildi. Müslüman dediğimiz tırnak içindeki entelektüel ya da aydınlar bu hesabı verilmeyen kavramlarla düşünmeye başladılar” diyor.

Size göre aydın kime denmelidir?

Aydın kişinin Avrupa dillerinde karşılığı entelektüel. Avrupa 16’ncı yüzyıldan itibaren kendi karanlık dönemini geride bırakmış olup aydınlanma dönemine girmiş oluyor. Batı bağlamında aydın kendi karanlık geçmişini reddetmiş, aydınlanmaya varmış ve etrafını da aydınlatan kimse. Neye göre aydınlatan? Dinin karanlığından, dinin karanlık dünyasından, Ortaçağ Avrupa’sının kilisesinden uzaklaşmış olan yeni bir insan tipi ortaya çıkıyor. Bu insan tipi rasyonalist bir insan, her şeyi kendi aklının hükmettiği gibi yapıyor. Seçkin önderlerinden biri Descartes. Bu bağlamda kullandığımızda ‘aydın’ kavramının Türkçede karşılığı yok. Osmanlıcada ‘münevver’ demişler. Aydın münevverin Türkçeleştirilmiş hali. İslam kültüründe karşılığı mütefekkir olabilir. Ama mütefekkir kelimesi ile Avrupa’nın aydın diye ifade ettiği kelime arasında da bağlantı yok. Aydın kelimesi Batı’da ve Türkiye’de kurulu düzene muhalif adam bağlamında kullanılıyor. Kurulu düzen nedir, kurulu düzen her zaman iyi olmayabilir, yenilenmeye ihtiyaç duyabilir. Fakat yenileme tavrı ile reddetme tavrı birbirinden farklı. Yenileme ile reform da birbirinden farklı. İslam’ın yenilenme kavramıyla, Batı’nın Reform kavramı birbirleriyle belki de tamı tamına zıt kavramlar. Reform dine karışmış olan bidatleri dinde içselleştirmeyi anlatıyor. Halbuki İslam’da yenilenme kavramı dini bidatlerden arındırma işlemidir. Mütefek kirler de kurulu düzene muhalefet eder ama onların muhalefeti bidatlere karşı.

Size göre aydın nasıl olmalıdır?

Entelektüel zihni arınmış, kendi zihinsel verileriyle düşünmeye baş koymuş kimse anlamında kullanılıyor. Entelektüelin özelliği, zihinsel verilerinin tümünün rasyonalist olması. Ampirik veriler yok. Yani tecrübeden gelen bilgiler yok. Tümüyle soyut düşünceye matuf, zihinsel, kafa yormaya matuf bir anlayış tarzı entelektüalizm. İslam aleminde bu bağlamda entelektüalizm yok. Bu bağlamda entelektüel de yok. Tam tersine buna karşı koyan yani tümüyle zihinsel olan, başka söyleyişle ayakları yerden kesik entelektüel yaklaşımının karşısında yer alan mütefekkir tutumu var. Şöyle örneklendirebilirim, İmam-ı A’zam, Hicret’ten 200 sene sonra yaşamış İslam dünyasının önde gelen müçtehit mütefekkirlerinden biri. Onun zamanında Hariciler diye anılan bir güruh çıkmış, bunlara göre Asrı Saadette olmayan her şey bidattir, dolayısıyla Allah’a isyandır, küfre düşürür. İmam-ı A’zam diyor ki “Hayır günah diye bir kategori var. İnsanların küfre düşmesi için inkâr etmesi lazım. Halbuki bu adam içki içiyor ama Allah’ı inkâr etmiyor. İçkinin günah olduğunu inkâr etmiyor. Zaten insanın özelliği de günah işlemektir. İnsanda seçme var. Seçme aklın fonksiyonu. Seçmenin fonksiyonu da irade etmek, eyleme geçmektir. Eyleme geçmedikçe aklından geçirdiğin şeyler günah olmaz. İmam-ı A’zam bu durumları incelikle ayırıyor, “Günahkâr olur ama kafir olmaz” diyor. Tekrar entelektüalizme dönersek bilgi bir şeyin bilgisidir. Bilinç bir şeyin bilincidir. Halbuki entelektüel bir şeyin bilgisi olmaksızın da soyut olarak mütalaa sahibi olabiliyor, Batı tarzı aydının prototipi işte bu eğilimi temsil eder.

Batılılaşmanın Türk aydını üzerinde etkisi nasıl oldu?

Bize Batı düşünme tarzı Tanzimat’la girdi. Tanzimat’ın genel özelliği hesabını vermediği, aslında anlamadığı kavramlarla hüküm vermeye çalışması. Bizzat Tanzimat fermanının kendisi bu dediğim tarzdaki anlayışın somut örneği. Fakat bu fermana ilk karşı koyanlar da gayrimüslimler. Müslümanlarla gayrimüslimlerin eşit tutulmasına ilk onlar karşı koyuyor. Eşit olursak biz de zekât verme, askere alınma durumunda kalırız diyorlar. İşte burada Batı kültürünün İslam’ı yanlış anlaması söz konusu. O, Osmanlı devletini despot bir yönetimi sahiplendiğini zannediyor. Osmanlı devletini Batıya kıyaslayarak anlamaya çalıştıkları için asla anlayamıyorlar. Fakat bu zihniyet Osmanlı pratiğinde de bir yansıma buluyor. İşte Ziya Paşalar, Namık Kemaller… Bunlar Avrupa’ya gidiyor. Fransa’da anayasa laflarını işitiyorlar. O günün mütefekkiri, münevveri Tanzimat döneminde olsun, Birinci ve İkinci Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet döneminde olsun işte bu hesabı verilmedik kavramlarla hemhal olmuşlardır. Cumhuriyet döneminde altı okun umrelerini alalım. Halkçılık, devletçilik, cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, inkılapçılık… Bunlar bizim kültürümüzde karşılığı olan kelimeler değil. İslam kültürü ile yönetilen ülkelerde bu kelimelerin karşılığı yok. Tanzimat’la beraber hesabı verilmemiş, çilesi çekilmemiş kavramlar tepeden inme Türk kültürüne geçirildi. Tanzimat’tan sonra Batı’ya giden Ziya Paşalar, Namık Kemaller orada hürriyet diye bir kavramla karşılaştılar. Onu Türkiye’ye getirmek istediler. Namık Kemal’in hürriyet çığırtkanlığı bu sevdanın ürünü. Günümüzde de Menderes’e, Özal’a, Tayyip Erdoğan’a “diktatör ”dediler, diyorlar. Ama bunu diyebilmek için hürriyet ortamının olması lazım. İroniyi görüyor musun? Bir diktatöre sen diktatörsün diyemezsin. Bu kavramlar bizim kendi sosyal ve siyasal ortamımızın ürünü olarak ortaya çıkmış değil. Tamamen cali, yapay, uydurma gerekçelerle getirilen kavramlar.

Bu durum sonraki aydınları nasıl etkiledi?

Bugün Müslüman dediğimiz artık tırnak içinde entelektüel diyelim ya da aydın diyelim bu insanlar da bu hesabı verilmeyen kavramlarla düşünmeye başladılar. Mesela 20 yıl önce 1990’lı yıllarda yeni dünya düzeni diye bir kavram icat edildi. Sözüm ona Soğuk Savaş dönemi kapandı. Soğuk Savaş döneminde kapitalizmin inisiyatifinde yürüyen bir dünya vardı. Sovyetler Birliği ortadan kalkınca kapitalizmin kendisine rakip olarak sunduğu güç ortadan kalkmış oldu. Demokrasi, liberalizm, insan hakları gibi kavramlarla yola çıkan işbu yeni dünya düzeni muhalif güç olarak karşısına İslam’ı koydu. Gerek Türk aydınları gerek Ortadoğu aydınları da bu tutumu benimsediler. Demokrasi gibi yeni dünya düzeninin rükünleri, bizim de hedefimiz denildi. Demokrasinin sınıflı toplumların yönetim biçimi olduğu göz ardı edildi. Diyorum ya, hesabı verilmeyen kavramlarla iş görmeye çalışıyoruz

Aydınlar arasındaki polemikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Batı karşıtı olabilirler ama bu karşıtlığını Batı’dan yana çıkarak kullananlar olmuştur. Mesela Mümtaz Turhan “Batılılaşmanın neresindeyiz” diye soruyor. “Biz halen batılılaşmanın herhangi bir noktasında bulunmuyoruz. Batılılaşmamız lazım ama batılılaşmamız için bizim Batı’nın ilmî zihniyetini benimsememiz lazım. Bunu benimsersek Batılılaşırız” diyor. Ben buna itiraz ediyorum. İlmî zihniyet nedir, ilim nedir önce bunların sorgulanması lazım. Mümtaz Turhan, reddedilmesi ve karşıtının söylenmesi mümkün olmayan bir kavram olarak görüyor ilmi. “Bu ilmî zihniyetini benimsediğimiz taktirde Batılılaşırız” diyor. Batılılaşma hedef onda. Halbuki Turhan’ın öngördüğü ilim, dinin yerine geçmek isteyen bir kavram. Aydınlanma dinin yerine ilmi ikame ediyor. O ilme sahip çıkanlar da şunu söylüyor. Din bize ne vaat ediyor, bir gelecek vaat ediyor. Din bize ne söylüyor, gelecekten söz ediyor. O halde biz öyle bir ilim geliştirelim ki bize gelecekten bahsetsin. Biz de bu dini dışlayan ilmi benimsersek Batılılaşmış oluruz diyor. Mümtaz Turhan her ne kadar muhafazakâr kesim içinde değerlendiriliyor ise de temelde herhangi bir Kemalist’ten farkı yok. Peyami Safa da ‘Türk İnkılabına Bakışlar’ kitabında Batı uygarlığının temellerine iniyor. 19’uncu yüzyılda Batı ile karşılaştığımızda materyalizm hakimdi. Bizim mütefekkirler yani Namık Kemaller filan, Batı’nın materyalizmiyle karşılaştılar. O günden beri bizde batıcılık bu materyalist yanıyla kabul gördü. Oysa Peyami Safa, “Bir de ruhçu Batı var, biz batının spiritüel yanını benimsemeliyiz” diyor. Biz buna da karşıyız. Batılılaşmaya karar verdikten sonra ruhçusu da materyalisti de, hepsi aynı kapıya çıkar.

Aydınların devlet ve toplumla ilişkisi nasıl oldu?

Kurulu düzene sahip çıkanlar da olmuştur, karşı çıkanlar da. Kendimi kurulu düzenle hiçbir zaman özdeşleştirmedim. Muhalefetim, kurulu düzenin rükünlerinden medet umarak ona karşı çıkmak değil. Belli bir aydın zinciri kurulu düzenin rükünlerine sahip çıkarak veya kurulu düzenin öngördüğü kavramlarla, kurulu düzeni reddetmeye çalışıyor. Oysa benim indimde bu karşı çıkışın bir anlamı yok. Kurulu düzeni reddetmedikçe ona getireceğin eleştiri her hâlükârda kurulu düzenin işleyişine yardım eder. Mesela TEOG kaldırıldı. Son 15 yılda beş-altı bakan değişti. Kurulu düzenin rükünlerini esas kabul ederek eğitimi düzeltmeye çalışıyorlar. Sen Kurtaran’a gitmek istiyorsun ama Haydarpaşa’ya giden trene binmişsin. O trene bindikten sonra ne kadar çabalarsan çabala Haydarpaşa’ya gidersin. Bugünkü eğitim sistemi piyasanın talebine cevap vermiyor. Eğitimdeki çarpıklığın temelinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu yatıyor. YÖK, üniversiteler kendi başına hareket etmesin diye faşizan bir zihniyetin ürünü olarak kuruldu. RTÜK faşizan bir düzenin ürünü. Bunları reddetmek lazım. Mevcut anayasa değişmedikçe, sıfırdan bir anayasa yapılmadıkça Türkiye’nin herhangi bir yere gitme şansı yok.

Kitaplarınızı okuyanlar bugün iktidardalar. Onların durduğu noktayı nasıl değerlendirirsiniz?

İç açıcı konuşamayacağım. 2009’a kadar fena değildi gidişat. Ama Davos’tan bu yana bir farklılık oldu. Kalkınma hızında bir ilerleme var fakat bunlar fazla anlam ifade etmez. Bugünkü yönetim kadrosu el değiştirdiğinde temeldeki değişim sağlanmadığı için, Tevhid-i Tedrisat yerinde durduğu için, Anayasa’nın birinci, ikinci, üçüncü maddesi yerinde durduğu için herhangi bir köklü değişim umulmaz. Altyapı sağlama alınmadan üst yapıdaki değişiklikler hızla eski haline dönüşür.

Türkiye yenemeyiz dediğiniz neyi yendi, başarabiliriz dediğiniz neyi başaramadı?

Anayasayı değiştirme ihtiyacını hisseden zihnin yürürlüğe girmesi lazım. Bugünkü yönetici kadro değiştiği taktirde 2002’ye dönmek gün meselesi. Kalkınma hızının yüzde beş, yedi olması önemli ama tek başına bir anlamı yok. O temel bilinç değişikliği olmadıkça, zihinsel hicreti gerçekleştirmedikçe, o zihne bulaşmış olan çerçöpü, batılı kavramları ondan arındırmadıkça, kendi kültürümüzün kavramlarını yerleştirmedikçe alacağımız çok fazla bir mesafe yok. Yanlış trenden atlayacaksın, icabında kendi yoluna yaya devam edeceksin.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)