Selim İleri
Yazar, senarist ve eleştirmen Selim İleri, 1949 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakarak kendini tümüyle yazmaya verdi. 1968’de ilk öykü kitabı ‘Cumartesi Yalnızlığı’ yayımlandı. 1973’ten sonra romana yöneldi. ‘Cehennem Kraliçesi’, ‘Yaşadığım İstanbul’, ‘Mel’un – Bir Us Yarılması’ son kitaplarından bazılarıdır.

Yazar, eleştirmen ve senarist Selim İleri ile Türkiye’nin kültürel birikimindeki kopuklukları konuştuk. Selim İleri bu kopuklukları “Türkiye kültürü, gömleği değiştirirken çok büyük, çetin acılardan geçmiş” diye açıklıyor. Aydınca tutumun “her şeyden önce birleştirici olması gerektiğini” söyleyen İleri, Türkiye’nin bulunduğu coğrafi konum itibarıyla da Doğu-Batı sentezine dikkat çekiyor.

Size göre aydın kimdir, kime aydın denmelidir?

Aydının anlamı üzerinde hiç kimse anlaşamamış. Aydın tanımında, sözcüklerde bile çok değişik tanımlamalar karşımıza çıkıyor. Bizim de kendi kültür dünyamızda farklı anlamlandırmalar var. Mesela Mehmet Akif ’in aydını farklı birisi. Yani çok geniş bir skaladan yaklaşırsak, benim için aydın, karşısındakini yargılamadan anlayan kişi. Bu, kişisel bir yorum olarak ve bu yaşın getirdiği bir tanımlama. Eskiden böyle düşünür müydüm bilmiyorum ama şu anlık düşüncem, karşısındakini yargılamadan anlamaya çalışan, onunla hiç değilse ötekiyle özdeşlik kurma gereğini duyan, sonunda o özdeşlikten vazgeçse bile başlangıçta ilgili davranmakla yükümlü olan kişi.

Cumhuriyet’in kuruluş döneminde İslamcı aydınlar dışlanmış ve yok sayılmış. Bu tür kültürel birikim anlamındaki kopukluklar size göre nerelerde var?

O devrin koşullarının içinde düşündüğümüz vakit, bazı bu tarz kopma noktaları, kırılma noktaları karşımıza çıkıyor, çıkmıyor denemez. Ama genelde baktığımız vakit, tüm bu yaralanışların, kırılışların ardında hep bir yeni yönetimi, yeni rejim anlayışını ayakta tutmak gayesi, ülküsü yatıyor. Bu, halen bugün iki taraf için de, bütün taraflar için de geçerli. Biz halen bunu inatla sürdürmeye kalkışırsak; bu, hiç aydınca bir tutum olamaz. Aydınca bir tutumun içinde her şeyden önce birleştirici olmak gerektiğinin kanaatindeyim. Bütün yazdıklarıma dönüp baktığımda, hep bir sentez arayışı olması gerektiği kanısına vardım. Yalnızca Batılılaşma, Doğululaşma, doğuda olmak batıda olmak değil, hep bir Doğu-Batı sentezi. Bulunduğumuz coğrafi konum itibarıyla da hep Doğu-Batı sentezinin gerekliliğini düşünüyorum. Tabii Türkiye kültürü, gömleği değiştirirken çok büyük, çetin acılardan, sıkıntılardan geçmiş. Ama çok kıyıda köşede kalmış olan bazı tecrübeler var ki, bunlar da çok önemli.

Nedir o kıyıda kalanlar?

Mesela resim. Batılı anlamda resim. İlk yapılan resimlerden bir tanesi, eski hat sanatıyla yapılmış ibrik. Fakat ibriğin üstünde, Batılı resim anlayışı ile yapılmış çiçekler. Bu konuda Malik Aksel’in yazısı vardır ve çok önemli bir yazıdır. Ve bunu tekkede yapmışlar, Batılı dediğimiz resim. İlk orada başlangıcı. Ya da bir hikâyemde kullanmıştım, o da beni çok etkileyen bir şey. Bir İtalyan operası geliyor. Cumhuriyet falan değil, çok daha öncesi Abdülhamit’in sonu. ‘La Traviata’nın üçüncü gösterimi Beyoğlu’nda yapılıyor. Bir neyzen de ‘La Traviata Ouverture’ünü neyle çalıyor. Bu, çok çarpıcı, çok etkileyici bir şey olarak geliyor. Bütün geçmişte kalmış ve unutulmuş olan tecrübelerin bize çok şey anlattığı kanısındayım.

Dün ile bugün arasında tekrar bir bağ kurulabilir mi?

Aydınların aydınlarla ilişkisi nasıl? Mutlaka kurulması gerekir. Sağduyunun içerisinde, çerçevesinde olan insanlar yapıyorlar diye düşünüyorum. Kendim de yazarlık yaşamım boyunca bunu kıyısından köşesinden yapmaya çalıştım. Tabii olmalı ama şunu da ekleyerek söylemem gerekirse, “Sadece onlar vardı, ötekiler yoktu; bunlar vardı, bunlar yoktu”dan hepimizin kurtulması gerektiğini düşünüyorum. Tabii günübirlik olanların günübirlik problemlerle çıkageldiğini düşünüyorum. Ama zaman geçip daha kuşbakışı, daha geniş bir perspektiften baktığımız vakit, o günlük kavgaların Türk kültür hayatına hiçbir katkısı olmadığını düşünüyorum. Yani dün söylenmiş bir söz, zamanında çok hırpalanmış olabiliyor. Aradan yıllar geçtiği vakit, bakıyorsunuz etkisi kalmamış. Mehmet Akif Ersoy’un çok önemli bir saptaması var: “Aydının öfkesi yaman oluyor.” O dönemde öyle düşünülürmüş.

Ama baktığınız vakit aynı şekilde aydın dediğimiz kişinin de başına öyle sorunlar gelmiş ki, öfkeler karşılıklı olmuş. Bence onların sona ermesi gerekiyor. Yani daha geniş bir perspektiften, bu tarz karşılıklı öfkelerden, kibirlerden mutlaka kurtularak bakmak lazım. Türkiye’de çok üzerinde durulmamış iktisat bilimci ama bana sorarsanız aynı zamanda büyük bir edebiyat gücü olan bir yazardı rahmetli Sabri Ülgener.

Onun bütün eserlerinde aydın meselesi üzerinde çok ciddiyetle durulmuştur. Bir kitabının arkasında, bir başka değerli öğretim üyesi olan Erol Güngör’ün bir alıntısı vardır. Diyor ki: “Sabri Ülgener’in unutulmuş olması, onun değeri hakkında en büyük kıymeti teşkil eder.” Türkiye böyle. Bu söz büyük bir övgü tabii. Türkiye değerlerini güncel meselelerle tıkadığı için geniş perspektifi göremiyor.

Aydınlarla toplum arasındaki ilişkileri nasıl değerlendirirsiniz?

Zaten aydın diye bir şeyi tanımlamanın ve sınıflandırmanın çok zor bir şey olduğunu düşünüyorum. Birbirini anlamamakta diretenler var demek istemiyorum ama maalesef genel olarak baktığımız vakit karşımıza çıkıyor. Yani toplum mu, halk mı diyelim, bu kelimeleri bile adlandırmak çok zor. Ama bu iletişim kopukluğunun bir an önce bitmesi gerektiği inancındayım. Çünkü o kopukluk iki tarafı da çok kötü yaralıyor. Birbirini anlamamakta direten bir toplumun ilerlemesi için bir yararı olacağını düşünmüyorum.

Bu kopukluk nereden kaynaklanıyor?

İlk olarak iki tarafın da birbirine karşı mesafeli davranması. İkincisi de iki tarafın da birbirine karşı uzak durması, birbirine kaynaşmaması. Yani iletişim kopukluğu var. Ve belki birbirleriyle kaynaşsalar her şey çok daha yumuşayabilecek. Fakat bu olamıyor. Ama bunun bir evrime ihtiyacı var. Bu meselelerin hepsinin bir evrimle olabileceğini düşünüyorum. Öyle paldır güldür, yarın sabah olabileceğini ummayalım. Sabırla, karşılıklı birbirimize saygı göstererek olabileceğine inanıyorum.

Modernleşme süreci Türk aydınlarını nasıl etkiledi?

Cemil Meriç’e sonsuz saygım var. Ama Tanzimat aydını bizde bir de alaycı ifadedir. İster Batılı olun, ister Doğulu, bir küçümseme vardır. Ben Tanzimat aydınının hiç küçümsenecek bir aydın olduğunu düşünmüyorum.

Çünkü iyi bir şey yapmak istemiş, hatalı olabilir ama hangimizin hatası yoktur ki. İyi bir şey yapmak istemiş, yabancı dil öğrenmeye çalışmış, kurtarıcılık yaratmaya çalışmış… Ama bu, Cemil Meriç’in de vurguladığı gibi maalesef bozguna uğramış. Fakat Tanzimat aydınına tek tek baktığınızda hiç de yabana atılacak çabalar olmadığını düşünüyorum.

Şu anki Batılılaşma etkisine nasıl bakıyorsunuz?

Batılılaşma çok önemli bir mesele bizim için. Ben sentezci olduğum için Batısız düşünemiyorum ama aynı şekilde Doğusuz da düşünemiyorum. Çok önemsediğim bir sözü söyleyebilirim; bir dönemin en değerli ses sanatçısı olan Müzeyyen Senar’ın şahsıma söylediği bir söz var: “Özünde alaturka olmadı mı, alafranga kaç para eder.”

Fransa’da ‘doğuda muteber’ diye bir söz var. Batı halen böyle mi bakıyor?

Biraz öyle bakıyor. Bakmıyor demeyeceğim. Aksini düşünenler de var tabii ki. Bu konuda biz güncel siyasetin içinde tıkalı kaldığımızdan dolayı belki emeklerin çok azını görebiliyoruz. Yahya Kemal’in de bir tespiti var bu konuda. 1930’larda söylemiş. “Kültür düzeyinde eşit olan insanlar arasında artık din, milliyet, lisan farkları yavaşça silinir, birleştirici bir yapı ortaya çıkar” gibi çok önemli bir sözü var. Biraz böyle bir şey. Belki asıl aydınca orada oluyor. Kibirlerden kopmuş olarak. Dışarıdan baktığımız vakit hakikaten o başlangıçtan itibaren küçümseyici bir tavır olmuş, bizim imparatorluğumuzun sonundan kalmış bir söz. Ama bunun yurttaki, memleketteki, yani vatan toprağındaki karşılığı öyle mi? Çok şüphe götürür bir şey; çünkü çok hızlı bir ilerleme de var. Çok hızlı bir gelişme göstermiş bir romanımız var bizim. Halbuki baktığınız vakit kimsenin pek okuduğu yok bu ülkede. Biz de belki çok iyi tanıtamamışız.

Türkiye aydınını sahiplenme ve kendi kültürünü dışarıya tanıtma anlamında neler yapıyor?

Kendi kültürünü dışa tanıtma konusunda çok iyi niyetli çabalar oluyor ama bunlar ilk zaman tam bir temele oturamıyor. Değişik ideolojilerin getirdiği birtakım ekleyişlerin sonucunda raydan çıkabiliyor. Çok iyi niyetle başlıyor, raydan çıkıyor. Ama kendi içimizde de kendi kültürel birikimimizi tam olarak algılayabiliyor muyuz? Ya da eğitim sistemimizde hangi dönem olursa olsun gerçekten yer verebiliyor muyuz? Bu da tartışılır. Öteki meseleye gelince; başta da söylediğim gibi aradaki kopukluğun mutlaka giderilmesi gerekiyor. Birleştirici bir noktaya varması lazım. Umutsuzluk havası estirmenin hiçbir anlamı olmadığına, sorunların ancak karşılıklı iletişimle çözülebileceğine inanıyorum.

Cumhurbaşkanı da bu konuda, “Biz kültürel iktidar olamadık” dedi. Neden olamadık sizce?

Sayın Cumhurbaşkanı bu sene ‘Vefa’ ödülünü, merhum Prof. Dr. Süheyl Ünver’e verdi. Süheyl Ünver gibi çok önemsediğim bir kişinin, ölümünden yıllar sonra hatırlanması benim için çok sevindirici, çok olumlu bir yaklaşım oldu. O zaman da söylemiştim, “Süheyl Ünver’in kim olduğunu ne yazık ki çoğumuz bilmiyoruz ama böyle bir ödül umarım ona yol açacaktır” dedim.

Galiba Kültür Bakanlığı bu konuda bir kitap hazırlıyormuş, bu da sevindirici. Süheyl Önder bütün bu anlatmak istediklerimin bir aydın olarak somut örneği benim için. Doğu ile Batı’yı da, geçmişi de geçmişten bize kalması gereken birikimi de en iyi bilmiş, en aydın kişilerden birisi. Böyle bir insana Cumhurbaşkanlığı ödülünün verilmesi ancak çok saygıyla karşılanması gereken bir şeydir. Kültürümüz için çok hayırlı bir adım.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)