Emekli Büyükelçi Murat Bilhan
İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi
1942 İstanbul doğumlu olan Murat Bilhan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. 1965 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdi. 1997-2001 arasında Etiyopya Büyükelçisi oldu. Halen İstanbul Kültür Üniversitesi Dış Politika Direktörü ve öğretim görevlisidir. Bilhan, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) Başkan Yardımcısı, CEP (Centre for European Perspective) Danışma Kurulu üyesi, Doğu Akdeniz Stratejik Araştırmalar Merkezi Danışma Kurulu üyesidir.

15 Temmuz askeri darbe girişiminin ardından FETÖ üyesi pek çok kişiyle birlikte bizzat darbe girişiminde yer alanlara da açıkça kucak açan Almanya, Türkiye’de bağımsız yargıya yönelik yaptığı kabul edilemez açıklamalarla yine gündemde. İki ülke arasındaki köklü ekonomik ve siyasi ilişkiler Almanya’nın diplomatik teamülleri zorlayan çıkışları nedeniyle ağır hasar aldı. Almanya’da, Türkiye ile iş yapan sermaye çevreleri gerginliğin getirdiği zorluklardan yakınırken seçime hazırlanan ülkede popülist siyasetçiler adeta ateşe benzin döküyor. Almanya ile krizi tırmandıran gelişmeleri, nedenlerini ve ilişkinin seyrinin ne yönde ilerleyeceğini Emekli Büyükelçi ve İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Murat Bilhan ile konuştuk.

Almanya ile Türkiye krizinin arkasında yatan temel neden nedir?

Türk-Alman ilişkileri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın işçi alımlarıyla birlikte yanlış bir güzergâh üzerinde yanlış bir şekilde oturtuldu. Bu ilişkiler hiçbir zaman yürümedi. Çünkü Almanya’nın kalifikasyon şartları bizim işçilerimizin şartlarına uymuyordu. Türk vatandaşlarının uyum şartları için Türkiye tarafından da bir şey yapılmadı. Yapılmadığı için okyanusa atılan yüzücüler gibi işçiler bir şekilde yollarını bulmaya çalıştı. Ama bulamadılar. Çünkü büyük kültür farkları, büyük yaşam tarzı farklılıkları vardı. Dolayısıyla en başından beri ilişkiler yanlış oturtuldu. Almanlar en başında şu hatayı yaptılar. Zannettiler ki işçileri alacağız, kullanacağız, suyunu çıkardıktan sonra atacağız. Ama bu olmadı. Almanlar, Türkleri daimi yerleşecek olarak görmedi hiçbir zaman. Dolayısıyla başından itibaren ilişkilerde uyumsuzluk egemendi. Bu da ilişkileri zehirledi.

Bu durum neye yol açtı?

İlişkiler zehirlenince iki kültür çatıştı. İki kültür çatışınca uzlaşması mümkün olmuyor. Bunlar uzlaşamadılar. Uzlaşamamalarından dolayı da ağır bedeller ödendi. Türk-Alman silah arkadaşlığı diye bir şey vardı. Eski Alman ve Türk jenerasyonlarında şu anlayış vardı: “Biz Almanlarla silah arkadaşıyız, aynı savaşta aynı safta savaştık.” Dolayısıyla eşitler arası bir ilişki imajı vardı. Bu eşitler arası ilişki imajı bozuldu. Türk deyince şablon olarak okuma yazma bilmeyen, kültür düzeyi düşük ama gelir düzeyi de düşük, gelir sağlamaya çalışan ama uyumdan vazgeçen bir kitle gördüler. Bu kitleyi hakir gördüler. Bir yerde bu kültürel farklılık toplumun ana damarlarına da işledi. Türkler de Almanları Nazilikten çıkamamış, toleransız, kendisine yukarıdan bakan, kendisini sömürmeye çalışan bir kitle olarak gördü. İkisi de doğruydu bunların. Bu gerçeği maalesef bedel ödeyerek yaşadık ve bu günlere geldik

Bu çatışmaların iki ülkenin politikasına yansıması ne oldu?

Bu günlere geldiğimizde bu fikri alt yapı hem onların hem bizim dış politikamızı da etkiliyor ve dolayısıyla silah arkadaşlığı hikâye oluyor ve tamamen çıkar arkadaşlığı doğrultusunda, dış politikalarımızı etkileyen birer karar mekanizması haline geliyor. Bunun yansımasını oy sonuçlarında da görüyoruz. Mesela Almanya’daki Türk vatandaşlarımız orada sol partilere oy veriyor çünkü sol partiler onların ideolojilerine daha uygun oluyor. Aynı kişi Türkiye’deki sağ partiye oy veriyor. Bu da gösteriyor ki zihnen muhafazakar, geleneklerine bağlı fakat Almanya ile ilişkiler bakımından Almanya’daki çıkarlarının gereği olarak sol partiler kendi çıkarlarını daha iyi koruyor. Bunu gördükleri için genel bir çelişki ortaya çıkıyor, bu vatandaşlarımızın görüşleri sol mu sağ mı karar veremiyorsunuz. Türkiye’de birtakım yanlış hesaplamalar yapıldı. Bu hesaplar yanlıştı. Türkiye’de de bu vatandaşların Almanya’da kalıcı olacağına inanılmamıştı başlarda, sonradan yavaş yavaş kalıcı hale geldiler.

Dış politika nasıl bir seyir izledi?

Bu tablonun yansımalarını dış politikada görüyoruz. Dış politikada Almanya büyük bir devrim yaptı. 1945’ten sonra demokratikleşti. Ondan evvel demokrat bir Almanya yoktu. Çok büyük fikir adamları, filozoflar, müzisyenler, sanatçılar, gazeteciler vardı. Çok da büyük diplomatlar, siyaset adamları da vardı. Ama demokrasi Almanya’ya da geç geldi. O da 1945’ten sonra oldu. Yani İkinci Dünya Savaşı’nın yenilgisi üzerine işgal güçlerinin empoze ettiği demokrasi oldu.

Bu demokrasi çok kolay yerleşti, o kadar kolay yerleşti ki bugün demokrasinin lokomotifi rolünü oynamaya başladı. Demokrasi, demokrat olma bir kültür. Bu kültüre bizim daha evvelden varmış olmamız gerekirdi. 1809 yani Sened-i İttifak’tan itibaren Türkiye’de denemeler yapıldı. Bütün bunlar Türkiye’de demokrasi kültürünün yerleşmesi için çok büyük çabalar gösterildiğini gösteriyor. Yani Almanya’dan da önce çabalar başlamış.

Kriz yakın zamanda ilk olarak hangi meseleyle alevlendi?

Bu krizin çıkma nedeni, iki tarafın da inatlaşmasından oluşuyor. Bir taraftan Almanlar, Türkiye’deki güçlerini kullanarak, ister NATO ister uluslararası koalisyonlar deyin bunlarda yer almak için Türkiye topraklarını kullanmak ihtiyacını duydular ve kullandılar da. Türkiye de müttefiki ilişkilerine dayanarak o imkânları sağladı. Fakat Almanya bir kere “Ermeni soykırımı” olayı ile ilgili olarak rekor derecede bir çoğunlukla Türkiye’yi suçlayan bir karar aldı parlamentoda. Bu karar bardağı taşıran son damlaydı. Türkiye bakımından katiyen kabul edilemeyecek bir karardı. Ve bu karar ilişkileri zehirledi. Türkiye önce tolere etti. Ziyaretlere (İncirlik Hava Üssü) müsaade etti. Beraber operasyonlar yapıldı fakat Almanya bunu bir yerde istismar etti.

Almanya FETÖ ve PKK gibi yapılara neden destek oluyor?

Bizim terör diye baktığımıza, onlara dokunmadığı sürece, ki onlara da dokunmuyor, sadece Türkiye’nin canını yakan terör olayları olarak bakıyorlar. Yani şiddet olayları olarak bakıyorlar. Bunu da Türkiye’nin bir iç sorunu olarak değerlendiriyorlar, bu yüzden de ben karışmam diyor. Ve karışmam dediği zaman FETÖ’yü methetmiyor yahut PKK’yı methetmiyor veya korumuyor. Nötr kalıyor. Nötr kalması da bunları savunması anlamına geliyor tabii dolaylı olarak. Bir yerde PKK’ya ben dokunmam demekle PKK’ya destek olmuş oluyorsunuz dolaylı olarak.

Aynı şey FETÖ için de söz konusu. Oraya FETÖ’cüler gitmişler, sığınmışlar. Ben sığınanı vermem diyor ve vermiyor. Terör olayları konusunda Almanya, Türkiye ile aynı paralelde düşünmüyor. Mesela DAEŞ’i bir terör örgütü olarak görüyor çünkü oralarda İslam adı altında terör yapıyor ve onu herkese karşı yapılan bir terör olarak görüyor. Ama PKK ve FETÖ olaylarını sadece Türkiye’nin canını acıtan, sadece Türkiye’yi yakan terörist gruplar olarak görüyor. Onların şiddet kullandığını kabul ediyor ama beni ilgilendirmez diyor. Yani “PKK, terör örgütüdür bizim kayıtlarımızda ama benim canımı yakmadığı sürece ben dokunmam” diyor

İkili ilişkiler bundan sonra ne yönde ilerler?

Alman medyasında Türkiye önemli bir ülke, çiğnenmesi mümkün olmayan stratejik açıdan önemli bir ülke. Fakat bu ülke ile ilişler öyle silah arkadaşlığı falan değil. Yahut müttefiklik değil. Tamamen çıkara bağlı ilişkiler. Almanya’nın Türkiye’de çıkarları var. Yatırımları var, büyük yatırımları var bunları ziyan etmek istemez. Çünkü kendi vatandaşının, kendi yatırımcısının çıkarlarının zedelenmesini istemez. Onun için ekonomik ilişkileri siyasi ilişkilerden ayrı tutan bir yaklaşımı var Almanya’nın. Bu anlayışla Almanya ile Türkiye arasında yakın bir gelecekte bir yakınlaşma bekleyemeyiz siyasi yönden.

Ama ekonomik alanda pek fazla bir şeyin kımıldayacağını zannetmiyorum. Çünkü Almanya’nın çıkarları var. Türkiye’nin de çıkarları var tabi. Bugün Türkiye’deki yatırımların en büyük parçası Alman yatırımları. Alman yatırımlarından Türkiye’nin bir anda vazgeçmesi mümkün mü? Değil. Ne Türkiye’nin vazgeçmesi mümkün ne Almanya’nın.

Turizm alanında büyük sürprizler olabilir. Çünkü insanların kafa yapıları değişmeye başladı. Almanya, Türkiye’nin en büyük turist potansiyelini oluşturuyor. Maalesef son yıllarda bir düşüşe geçti.

Buna karşılık siyasi ilişkilerde iki ülkeyi de eleştirdiğim nokta, kültürel bağlamda veya sosyal bağlamda toplumlar arası ilişkilerde çok ciddi bir dibe vurma var. Bu dibe vurma beni korkutuyor. Sosyal olarak Almanya, Türkleri sevmiyor. Mümkün olsa Türklerin tamamını çıkartıp memleketine gönderecek. Türkleri seven yok mu? Var. Türklerle iletişimi başından beri sıkı tutan ve Türklerle iyi ilişkiler içerisinde olan çok sayıda Alman var. Ama onlar şu an da Almanya’da hâkim olan egemen kültürün biraz azınlığına düşüyorlar. Onun için tehlikeli bir dönemeçteyiz. Sosyal olarak iki tarafça gereken tedbirler alınmazsa Türk-Alman ilişkileri daha da kötüye gidebilir.

İlişkilerin düzeltilmesi adına neler yapılabilir?

Almanya ile ilişkilerimizi çıkarlar eksenine oturtmak lazım. Bu da ekonomik ilişkiler üzerinden belki de turizmi geliştirerek yapabiliriz. Turizmin bir faydası daha var. Sosyal olarak insandan insana teması sağladığı için belki onlar üzerinden etki alanını genişleterek Alman öfkesini, Almanların bakışlarını değiştirebiliriz. Yani turistin artmasında çok büyük faydalar var. Tabii yatırımcıların caydırılmaması için gereken destekleyici politikaları da yürütmek gerekiyor. Burada vatandaşlarımıza çok iş düşüyor ama vatandaşımızın belli bir bölümü mesela yüzde 15’i falan bu çıtayı aşmışlar zaten. Alman toplumunu intibak etmişler, büyük iş merkezleri kurmuşlar, etkin yerlere gelmişler, karar verici olmuşlar.

Böyle Türkler de var. Bu Türklerden yararlanmamız lazım. Onların da vatanlarına olan sevgilerini, bağlarını kaybetmeden, vatana hizmet şekilde yapmaları lazım. Bundan sonra yapılacak şey bundan ibaret. Yoksa devlet adamlarının arasında görüşmelerin çoğalmasıyla yahut el sıkışmasıyla olacak iş değil. Toplumdan topluma olacak bu.

İş adamları ve sivil toplum ne yapmalı bu konuda?

Sivil topluma çok şey düşer tabii. Medeni ve demokrat ülkelerde, sivil toplum başat rol oynar. Demokrasi sivil toplumunda adeta özdeştir. Sivil toplumun gelişmediği ülkelerde maalesef sonuç kötüdür. Bugün dünyanın zihninde en çok değişen yönetim modelinde Çin’in modeli var. Çünkü merkantalist politika izliyor. Ekonomi bakımından dünyaya açık, yatırımlara açık. Hem kendisi yatırım yapıyor hem ülkesine yatırım yapılmasını istiyor. Bu ekonomiyi ön plana alıyor. Hisler, duygular, din, akrabalık bağları falan bunlara hiç aldırış etmiyor. Çin doğrudan doğruya çıkar sağlamaya çalışıyor. Bugünün modası bu aslında bizim de aynı şekilde davranmamız lazım.

Türkiye, Alman bloğuna karşı kimlerle ilişki kurabilir?

Maalesef dikkat etmediğimiz bir konu Balkanlardır. Balkanlar bir bakıma Avrupa’daki ön bahçemizdir. Balkanları nedense hep ihmal ettik ya da başka açılardan baktık. Mesela din boyutundan baktık. Din boyutunu artık dış politikada kullanamazsın. O insanlar bizimle 500 senelerini paylaşmışlar. 500 senesini paylaşan Hıristiyan olsun, Musevi olsun, Müslüman olsun fark etmez. Balkan halkları bizimle çok sıcak bir şekilde özdeşebilirler. Çünkü aramızda hiçbir sorun kalmadı. Bizim de bir iddiamız olmadığına göre Balkan halklarına yaklaşmak lazım. Bizim Avrupa’daki sözcümüz haline gelebilirler. Bunun dışında hiçbir ülkeyle kavga etmeden onlara yaklaşma politikaları gütmemiz lazım.

Almanya’da seçim yaklaşıyor. Sizin tahminleriniz nasıl?

Almanya’da şu ana kadar sağ yükseldi fakat sol da yükseliyor. Dolayısıyla şimdi pek sürtüşmeli olmayacak fakat ben biraz oyları azalsa da Merkel’in tekrar geleceğini zannediyorum. Yeni hükumet zamanında yeniden göreceğiz nasıl bir manzara çıkacağını.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)