ULUÇ ÖZÜLKER

Donald Trump’ın ABD’nin dış politikasındaki etkisi nedir?

ABD’de Donald Trump’ın işbaşına gelmesiyle birlikte dış politika hedeflerinde belirli değişiklikler oldu. Bunlardan bir tanesi, Trump konulara merkantilist anlayışla yaklaşıyordu. Başka bir deyişle bir tüccardır kendisi. Dolayısıyla al-ver politikası içinde. Ama dış politika bir al-ver olayı değildir. Bu şekilde baktığınız zaman çok basite indirgersiniz ve buradan çıkacak ihtilaflar da daha büyük olur. Burada ABD’nin esas pozisyonu, Uzakdoğu’da Çin’i çevrelemek. Oraya gitmek istiyor. ABD’de dış politika konusunda başkanlar çok daha güçlü oldukları için bu çok daha agresif bir politikayı beraberinde getiriyor. Bunun bir diğer yönü de değişkenliktir. Mesela Obama’nın “Suriye’de ben kalıcı değilim, Esad da gitmeli” diye bir politikası vardı. Ama şimdi ABD, Suriye’de kalıcı oldu.

Peki bu politikanın temelinde ne yatıyor?

ABD’de ‘Neocon’ diye bilinen yeni muhafazakârlık akımı var. Bu akımın aynı zamanda Irak’ın işgalinden tutun Afganistan’a kadar, hepsinde etkili olduğunu hep beraber gördük. Amerikan felsefesinin bu manada, bu kapsamda nerelere kadar götürebileceği hususundaki kuşkuları da hatırlamak lazım. Neocon’lar, 1935’lerde Amerika’da New York City Koleji, ki bu da bir Yahudi kolejidir, oradaki birtakım akademisyenler tarafından hayata geçirilmek için düşünülmüş bir felsefi akım. Bush’lar zamanında çok belirleyici etkiye ulaştı ve bugün Trump’la devam ettiriyorlar. Trump konuşmasında, “Amerika ve ötekiler” diyor. Yani Amerika kendisini bir başat güç olarak görüyor. “Dünyada herkesten üstün olduğunu ve sadece kendi menfaatleri için yaşayan bir güç” diye değerlendiriyor. Bu, Neocon felsefesinin temelidir.

Bunu üç cümlede özetlemek gerekirse. Birincisi, Amerika ve menfaatleri vardır. İki, bunların kabul ettirilmesi ve Amerika’nın menfaatlerini savunabilmesi için çok güçlü bir orduya ihtiyacı vardır. Üç, biat etmeyenlere icap ederse rejim değişikliğine kadar gidilebilir. Bu, Amerika’nın aslında ne kadar bencil, empati yapmadan kendine dönük politikalarda yürüdüğünün göstergesidir.

İran faktörü bu politikaları nasıl etkiliyor?

Amerika, Trump’la birlikte İran politikasını sertleştirdi. İran, “Şii merkezli İslami birleşme olacak dünyada” diyor. Dolayısıyla Şiilik bir mezhep olmaktan çıkarılıp yayılmacılık yoluyla da bir tehlike haline dönüştürülüyor bölgesel olarak. Bunun yanında İran kabına sığmaz bir şekilde geliştiği için Amerika’nın hedefine giriyor. Ama bununla birlikte İran nükleer silah yapabilme tehlikesi ortaya çıktığı andan itibaren de beş artı bir diye bildiğimiz beş güvenlik konseyi üyesi sahipleriyle bir anlaşmaya varmak zorunda kalıp, kendisinin kontrol altına sokulmasını kabulleniyor. Trump gelir gelmez bunu bozdu ve İran’ı hedef tahtası altına soktu. Bu kapsamda Körfez ülkeleriyle konuştu, sonra bizim de katıldığımız toplantıda İran’ı hedef gösterdi. Yemen’de savaş derinleşmeye başladı, yayıldı. Bunun ötesinde Suudi Arabistan’da rejimi değiştirmedi ama veliahdı kral yapma girişiminde bulundu, o da başarıldı. Veliahdın bir askeri ittifak arayışı içinde toplantılar yaptığını, hiç görüşmediği İsrail’le yakınlaştığını, bunu yaparken aslında İsrail’in Hizbullah ile olan endişelerini karşılayacak şekilde bir ortaklık içine girmesinin yolunu açtığını biliyoruz. Şunu unutmayalım, ABD’nin dış politikasında İsrail her zaman çok etkilidir. İsrail’in çıkarlarına ters düşecek bir hareket hiçbir zaman yapmamıştır.

ZEYTİN DALI HAREKÂTI’NA KATILAN TÜRK ASKERLERİ AFRİN’DE.

İran politikası aynı zamanda ikinci bir boyutuyla da gelişmeye başladı. ABD, “Suriye sınırında 30 bin kişilik ordu kuracağım” dedi. Aslında bu, Türkiye’ye karşı oluşturulmuş bir güç değil. Türkiye için fazla küçük. Türkiye de zaten buralara saldırmıyor. O zaman ne yapacaksın? Burada bir Kürt devleti kuracaksın. Bu Kürt devletini kurarken de aslında İsrail’in taleplerini, düşüncelerini hayata geçirmiş oluyor. Çünkü İsrail, Araplarla çevrili. Kendi bekası, güvenliği için orada başka etnik grupların da devletleşmesini tercih edebilecek durumda. Onun için onlar da hemen üstüne atlayıp bu Kürt meselesine evet dediler. Amerika bu Kürt meselesini böyle yaparken, İsrail’e de yardım ediyor. Ama burada önemli iki tane faktör var. Bunlardan biri, İran’la bir çatışmaya girme niyetinde. Kendisi girmeyecek. Vekâlet savaşı yaptırmak suretiyle, İsrail-Suudi Arabistan ortaklığı ve onun çevresinde sözüm ona koalisyonun yürüteceği bir mezhep savaşı olarak. Kuzeyde oluşturulan Demokratik Suriye Güçleri doğrudan doğruya İran’a karşı düşünülmüş olan bir oluşumdur. Biri kuzeyden, biri güneyden, ikisi de bastıracaklar. Üçüncüsü, Çin giderek büyüyor. ABD, Çin’den dehşet verici şekilde endişeli. Çin yüzde 60 oranında Ortadoğu petrollerine muhtaç. O zaman siz burayı güvenlik altına alarak aslında Çin’e de darbe vurmuş oluyorsunuz. Yani onu da kontrol edebilir duruma geliyorsunuz. Buradan hareketle Türkiye olarak başımıza felaket dertler açıyorlar.

ABD ile Türkiye’nin çıkarları nerede çatışıyor?

Ortadoğu’da üç tane kuşak var. Birincisi, Kürt kuşağı. İkincisi, Şii. Üçüncüsü, Sünni. Bu koşullar altında yukarıdaki Kürt kuşağının devletleştirilmesi Amerika’nın politikası içerisindedir. Şam ve Halep, metrekare başına 250 kişi olan bölgelerdir. Batısında kalan kısımlar mümbit güzel arazilerdir. Rusya burasını saklı tuttu. 1973’te Baba Esad, 20 yıllık dostluk ve güvenlik anlaşması yapmıştı Sovyetler Birliği’yle.

Şimdi oğul Esad’la Amerika bunu süresiz, ucu açık bir noktaya taşıdı. Bu arada dört tane üssü var halihazırda. İkisi deniz, ikisi hava üssü. Başka bir ifadeyle 200 yıldır sıcak denizlere inmek için kıvranan Rusya bugün Güney’den Türkiye’nin komşusu olmuştur. Bugün Esad dediğimiz bir piyondur. Esad gider Hüseyin gelir ama netice itibarıyla Rusya burada kalır. Böyle bir durum var.

BESSAR ESED

Amerika da buna karşılık Suriye’nin kuzeydoğusunda Rojava tarafları, Kobaniye kadar olan bölgeyi düşünün, kilometre başına 175 kişi düşüyor. Burası Kürt bölgesiydi. Cizre ve Afrin’i de dahil ettiler bu kantona. ABD, Kuzey Irak’ta Barzani modeline benzer şekilde Suriye’nin kuzeyinde üç kantondan oluşan bir Kürt varlığını birleştirerek burayı bir bölge politikasına dönüştürmeye çalıştı.

Bunu yaparken bir adım daha attılar. Doğu’dan petrolünü, doğalgazını ihraç edemiyor. Orada İran var. Güneyde Şii Bağdat rejimi engelliyor. Batı’da Şii’yi Esad engelliyor. Yurtdışına açılabileceği tek ülke Türkiye. Türkiye’ye bu kadar mahkûm olmak hiçbirinin işine gelmiyor. Bu yüzden İdlib üzerinden Lazkiye’nin kuzeyine inerek, oradan Kürtlere denize çıkış vererek böylece kendi ayakları üzerinde durmanın yolunu açmak istedi. Bu, tabii çok tehlikeli bir durum. Türkiye, El Bap operasyonuyla bu yolu büyük oranda kesti. Şimdi Afrin’le de bir manada kesiyor. Diğer taraftan da Türkmen Dağı operasyonuyla da Kürtlerin denize çıkış hayalleri son bulmuştur. Dolayısıyla bu bitti. Ama burada bir Kürt devletinin kurulması gereklidir düşüncesiyle hayaller terk edilmiyor ve Amerika ile İsrail işbirliğini devam ettiriyor. Netice itibarıyla üç kantonun birleştirilmesiyle buradan bir devlet çıkarma politikası bitmedi. Farklı bir boyutta ortaya çıkacak.

Nasıl çıkacak?

Biz Türkiye olarak ne diyoruz? Toprak bütünlüğü ve egemenliği olmazsa olmaz diyoruz. Eğer burada toprak bütünlüğü olacaksa, bu bölgeyi de Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olarak düşünmek lazım. Ama burayı Kürtleştirdiler. Başka bir deyişle buradan Arapları, Türkmenleri vs. hepsini attılar. Onların yerine Kürtleri getirip yayıldılar. Mesela bugün Afrin’in yüzde 47’si Kürt’tür.

Bu kadar yoğun değildiler. Arapları güneye ittiler. Nüfus yapısını değiştirdiler. Böyle olunca Rojava diye baktığımızda bir anda karşımıza kantonel bir Kürt bütünleşmesi çıkıyor. Rusya, Astana’da bir proje sundu, “Suriye’de nasıl bir çözüm olabilir” diye. Bu kapsam içinde federal bir sistem olacaktır, kuzeyde özerk bir Kürt bölgesi olacaktır diye Ruslar ismen ve cismen buna yer verdiler.

Bu, aynı zamanda ABD’nin düşünceleriyle örtüşüyor. Önümüzdeki dönemde istesek de istemesek de toprak bütünlüğü ve egemenliği topyekûn geri geldiği zaman bizim güneyimizde federe bir Kürt bölgesinin oluşmasının önüne geçmek mümkün görünmüyor.

Türkiye buna karşı ne yapacak?

Burada bir karar vermek lazım. Aslında Cenevre’de Amerika hâkim ama bir yere gidemediler. Buna karşılık Astana’da iki bölge ülkesi Rusya ve İran bir araya geldikleri zaman Suriye’de ateşkes sağlandı. Tespit edilmesi gereken birinci husus, bölge ülkelerinin buradaki etkinliği büyüktür. Onun için Türkiye ve İran’ı dikkate almayan bir çözüm sürecinin başarıya ulaşmasının imkânı yoktur. İki, Irak’ta Barzani, Amerika’nın desteğine güvendi ve birtakım adımlar attı, altında kaldı. Daha da önemlisi, Bağdat’taki Şii hükumeti her şeye hâkim olma düşüncesiyle Türkiye’nin başındaki derdi azalttı. Başka bir ifadeyle Türkiye ve İran’la bir araya geldikleri zaman buradan çıkan ittifak Barzani’yi bitirdi. Dolayısıyla bölgesel bir ittifaka girdiğiniz zaman, 10 bin kilometre öteden gelip de burada kendi iradelerini empoze etmeye çalışanlara göre çok daha hâkim pozisyona geliyorsunuz. Ama burada çok daha önemli bir pozisyon çıktı. Nedir o? Merkezi hükumet. Dolayısıyla merkezi otoritenin güçlendirilerek muhatap kabul edilmesi, aynı zamanda Türkiye’nin elini rahatlatan bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Suriye’ye de aynı şeyi yapmak lazım.

Şam hükumetinin, Afrin’de Kürtlere destek gücü yollaması için ne diyorsunuz?

“Esad güçleri Afrin’e doğru hareket etti” diye çok abartıldı. Her halükârda Esad güçleri ve rejim güçleri YPG ile dost değildir. Çünkü Amerika, bu kantonel bölgeyi yukarıda oluşturduktan sonra bununla yetinmedi, aşağıya da indi ve Suriye’nin yüzde 30’u bugün Kürt bölgesi haline getirilmiştir. Kürt bölgesinin toprak bütünlüğünü en az iki katına çıkarmış vaziyettedir. Deyr ez Zor’da iki petrol ve bir doğalgaz bölgesi var. İyi bölgeler buralar. Onları da Kürtlere bırakacak şekilde düşünmüştür. Şimdi YPG’nin eline geçtikten sonra aynı zamanda onların zenginliğini de oluşturuyor. Dolayısıyla Esad güçleri, rejim güçleri saldırdı buraya. Nereden kalktığı belli olmayan Amerikan uçakları Esad ordusunu vurdu. Başka bir deyişle YPG ve Esad anlaşmazlık halindedir. Bu nedenle Afrin’de Türkiye’ye zarar vereceğim diye burada YPG ile bütünleşmeye kalkmasının izahını yapmak güçtür. Netice itibarıyla toprak bütünlüğü, egemenliği onlar için de olmazsa olmaz önemli olduğuna göre, YPG’nin burada kontrol altına alınması Esad’ın de işine gelir. Rusya da bu manada Türkiye’ye hava sahasını açık olarak devam ettirmektedir. YPG’nin burada güçsüzleştirilmesi Rusya’nın da işine gelmektedir. Türkiye çok başarılı bir diplomasiyle bugüne kadar hak ve hukukunun varlığını da diğerlerine kabul ettirmiştir. Dolayısıyla burada Esad’ın, YPG ile topyekûn bir işbirliği yaparak bir yere gitmesi çok mantıklı gelmiyor.

Peki “YPG ile Suriye rejimi anlaştı” açıklamaları neden yapıldı?

Bunlar asker değil. Milis güçler. Hizbullah, Haşdi Şabiler var. Bunlar da kendi aralarında Esad’a destek oluyor. Esas buradaki tehlike, bu pazarlık yürümedi. Esad ordusunu bizim aramıza soktular, Menbic’e gitmeyelim diye. Amerika ve Rusya birlikte bayrak gösterdiler bize “Gelme” diye. Şimdi burada Esad, “Ben burada varım, güçlüyüm” diyerek yola devam etmektedir. Peki pazarlığı nasıl yürütecek? Silahını bırakacaksın, topyekûn bana biat edeceksin.

Silahlı bir güç olmaktan çıkacaksın, senin yerine Afrin’e ben gireceğim. Şimdi Afrin’den bütün bu silahlı güçleri çıkardığı zaman Suriye, yerine de o geçtiği zaman Türkiye’nin muhatabı olacaktır. Fakat bu muhataplık aynı zamanda çok önemli bir biçimde savaşı da durduracaktır. Bu otomatik olarak Türkiye’nin Esad’la karşı karşıya gelmesini doğurur; savaşmayacaklarına göre de Esad’la Türkiye’nin oturup anlaşması demektir. Türkiye de bunu kabul etmiyor.

SIĞINAKLARDA KALAN DOĞU GUTALI AİLELER.

Bu durumdan sonra ne olacak?

Esad’ın Türkiye ile muhatap yapılmaya çalışılması Rusya’nın işine gelir. Ben şahsen Esad’la zaten bizim temasımız olduğunu düşünürüm.

Diplomasi atağımızı yaptığımız zaman Türkiye’deki temsilciğine bir nota verdik. “Biz bu işi senin aleyhine değil, lehine yapıyoruz”u anlatan bir nota. Bu notayı da Esad’ın temsilcisine verdik. Esad, BM’deki tek temsilci. Rusya, Esad’ı bırakabilecek mi? O da hayır. Bizim burada söylemlerimizden biri de şu: “Eli kanlı bir diktatörle el mi sıkışacağız?” Bugün eğer Amerika ile Rusya, Güvenlik Konseyi’nin hemen başında anlaşmış olsalardı, 500 bin kişi ölür müydü Suriye’de? Ölmezdi. Onların keyfi, menfaatleri yerine gelecek diye Suriye battı. En son Rus uçağı düşürüldükten sonra Rus Hava Kuvvetleri okulları, hastaneleri, sivilleri vurmuyor mu? Rusya’nın ve ABD’nin de eli, Esad’ınki kadar kanlı.

Biz geçmişte Suriye politikasında çok büyük hatalar yaptık. Ama bu geldiğimiz noktada çok doğru bir diplomasi atağı gerçekleştirdik. Afrin’e 15-20 tane kamyonetle girip Esad ordusu yardım etmeye başladı diye ortaya çıktığında Cumhurbaşkanı çok doğru bir iş yaptı. Açtı telefonu Putin’e, “Var mı böyle bir şey” diye sordu. Putin “Yok” dedi. Ardından Ruhaniyi aradı. İran destekli kuvvetler buraya bir güç gösterisi olarak girdi. Burada Esad’ın suçu kendi topraklarından bunun geçişine izin vermesi. YPG’nin sözcüsü “Biz anlaşamadık” dedi. Rusya’nın da içinde olduğu bir pazarlık yapıldığı kesin. Burayı Suriye’ye bırakmak üzere tüm silahları bırakarak Afrin’deki sorunu dondurmak politikasına sahip oldukları kesin. Ama bunun da yapılamayacağı çok açık. Biz bombaladık, Rusya da pek bir şey diyemedi.

Dış politikada duygusallık yok. Netice itibarıyla bunun çözümü bir masa etrafındaki müzakereye dönecektir. Orada diplomasi önem taşır. Onun için başarılı diplomasi atağımızı çok iyi yaptık ve devam ettirmeliyiz. Sertleşmek, tehdit etmek, daha sonraki aşamada karşı karşıya oturacağımız masa etrafında işimizi daha zorlaştırır. Ülkelerin çıkarları vardır. Benim çıkarım bugün burada, Suriye bataklığının en kısa sürede kurutulmasıdır. Cumhurbaşkanı’nın Afrin’de attığı adım, Amerika’nın tehditlerine karşı bir başarıdır.

Suriye’deki vekâlet savaşlarının arkasındaki niyet nedir?

Ortadoğu bölgesini yeniden şekillendirmeye çalışıyorlar. Bir tarafta düşman olan Amerika ile Rusya, diğer taraftan Ortadoğu’da yeni bir çizime gidilecek. Syces-Picot bitmiştir. ABD ve Rusya orayı yeniden şekillendirmenin peşindeler. Güneyden de benim her ikisi komşum olmuştur. Ayrılmaları, terk etmeleri de mümkün görünmüyor. Bütün bunlar içerisinde Ortadoğu’nun tekrar şekillendirilmesinde Türkiye ve İran faktörleri büyük bir önem taşır.

Buradaki Şii hilali diye adlandırdığımız bölge Amerika’yı çok rahatsız ediyor ve yeni bir mezhep savaşı çıkarmaya çalışıyor. Böyle bir mezhep savaşında Türkiye’nin başı çok ağrır. Bir mezhep savaşı çıkarsa ben taraf olmamalıyım. Ama ne yazık ki bugünkü koşullarda güneyime baktığım zaman; bir Şii kuşağıyla, bir de şimdi Kürt kuşağıyla çevrilmekteyim. Bu savaşın dışında kalmam şarttır. İkinci bir faktör de her halükârda burası yeniden şekillendirilirken, yeni bölünmelere götürülmesi de kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla bu bölünmelerle birlikte bize sirayet edecek olan tehlikelerle karşı karşıyayız.

Bu bölgede bundan sonra çıkacak savaşın su ağırlıklı olacağı hususunu pek çok uzman söylüyor. Öte yandan bunu milliyetçilik veya yayılmacılık anlamında söylemiyorum ama Misak-ı Milli’yi İngiliz gasp etmiştir. Plebisit dedik onu da yaptırmadı. Musul’u götürdü benden. Eğer yeniden şekillendirilme aşamasına gelirse, o zaman ben de geçmişten kalan hak ve hukukumu gündeme getirme noktasına gelirim. Dolayısıyla Türkiye’nin politikasında bugün için değil ama ilerisi için bu riskleri göz önüne alarak daha dikkatli planlar yapılması zamanı gelmiştir.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)