AB’nin tam üyeliğe bakışı güçlendi

Türkiye’nin dış politikada sergilediği istikrarlı çizgi, bölge ülkelerinin ilgisini çekiyor. Özelde Suriye’deki YPG meselesine karşı tutumları, ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmiş olsa da Ankara’nın kararlı duruşu ve Rusya ile olan iyi ilişkileri, bölgesel konumu nedeniyle Avrupa Birliği’nin dikkatini çekmiş durumda. Türkiye ile henüz içeriği belli olmayan bir ‘yeni döneme’ adım atmaya hazırlanan AB’nin bakış açısını ve yakın gelecekte neler beklendiğini, Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esat Arslan ile konuştuk.
Posted on Mayıs 18, 2018, 2:38 pm
FavoriteLoadingBeğen 24 mins

PROF. DR. ESAT ARSLAN
Çağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AB üyeliğinin Türkiye’nin stratejik hedeflerinden biri olduğunu söylemesi ve bunun kabul görmesi Varna’nın en büyük kazanımı olmuştur.

Hükumetin “AB ile ilişkilerde yeni bir döneme girildi” sözünden ne anlamalıyız?

Aslında Türkiye-AB ilişkileri hiçbir zaman tamamen kesilmedi. Daha başka bir ifadeyle, Türkiye tarafından hiçbir zaman kapı çarpılarak çıkılıp gidilmemiştir. İlişki hep muhafaza edilmiştir. Belki siyaseten, iç politikaya yönelik olarak sert çıkışlar gözlenmiş olabilir ama ilişkiler siyasi seviyede de muhafaza edilmiştir.  Ama bilinen ve yadsınamayan bir gerçektir ki, ilişkiler bürokratik seviyede hep devam etmiştir. Siyasiler belki alanı terk etmiş gibi göründüler ama hiçbir zaman köprüler tam anlamıyla atılmamıştır. Bu durum, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fransız TF1 ve LCI kanallarına verdiği bir röportajda daha da bir görünür olmuştur.

NATO’nun dolayısıyla AB’nin güney sınırı Suriye’deki savaş ve kapalı kapılar arkasındaki istihbarat servisleri savaşı, AB’nin gözünü açmış, açık seçik bir şeyin farkına varmıştır. Hemen hemen tüm ülkeler de aynı görüşteler, ABD’nin NATO’yu kendi çıkarları için kullanmış olduğunun farkına varmışlardır. AB ülkeleri, hemen kapılarının önündeki mültecilerle birlikte, Avrupa güvenliğinin NATO’ya bırakılamayacak kadar önemli olduğunu ilk kez iliklerine kadar hissetti.

Bu arada, bir şeyin de altını çizmekte yarar var. AB bir bütün olarak ne kadar güvensiz bir ortamda yaşadıklarının da farkına varmıştır. Biliyorsunuz, AB için ortak savunma politikası özellikle Almanya ve Fransa’nın desteklediği bir konu. Bu görüşmelerden PESCO fikrinin ortaya çıktığını hep birlikte gördük. PESCO fikri, Almanya ve Fransa arasında ikili görüşmelerde geliştirilen bir endişenin izale edilmesini hedeflemektedir. Geçtiğimiz yılın kasım ayının başında, Avrupa Birliği’nin 23 üyesi savunma alanında daha sıkı işbirliği ve koordinasyon için kısaca PESCO olarak adlandırılan ‘Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması’na imza attı. Aynı zamanda AB’de, 2020’den itibaren oluşturacağı 5 milyar Euro’luk bütçeyle PESCO’ya destek vermeyi taahhüt etti. İşte burada başta Merkel olmak üzere, kapı arasından Türkiye’yi gözlemlediler. Şunu gördüler: Türkiye sınırları içerisindeki mültecilere sahibiyetliği deneyimini ve Türkiye’nin terörle mücadelesini özümsediler. Türkiye bu sorunlarla boğuşurken, aslında AB’nin üzerindeki önemli bir yükü de almış oldu. Türkiye’nin bir başına terörizmle faal şekilde mücadele edip başarılı olduğunu da gördüler. Avrupa’nın güvenliği ve refahın korunması adına PESCO için Türkiye’yi elzem olarak görmektedirler. Türkiye’nin kararlı duruşu Sarkozy’den bu yana gelen, Alman Şansölyesi Merkel’in seslendirdiği ‘imtiyazlı ortaklık’ ve de son zamanlarda adeta ahlaksız bir teklif gibi sunulan ‘ayrıcalıklı ortaklık’ fikri nihayet gündemden düşmüştür. İşte bu yeni dönemin en önemli algısı budur. Türkiye’nin temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere gerçekleştireceği yapısal reformların miktarı ve derinliği, AB tarafından Türkiye’nin tam üyelik statüsüne yönelik bakışını güçlendirmiştir.

Varna’da gerçekleştirilen Türkiye-AB zirvesini nasıl okumalıyız?

Ankara ile bazı Avrupa başkentleri arasında ciddi gerilimin arttığı bir dönemde bu zirvenin Varna’da en üst düzeyde katılımla gerçekleştirilmiş olması hem Türkiye hem de AB’nin aralarındaki ilişkiyi ne kadar önemsediğinin de bir göstergesi olmuştur. Her iki tarafın gündemdeki konulara birbirlerini incitmeyerek, temkinli ve teenni ile yaklaşmaları, Türkiye’nin AB giriş sürecindeki beklentilerini ve umutları da yeşertmiştir. Zirve öncesinde Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un doğrudan doğruya ırkçı bir tavırla Türkiye ile üyelik müzakerelerinin sonlandırılması talebini dillendirmesi AB’nin ‘ortak karar alma yöntemi’ karar mekanizmasının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu da göstermektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun yıllar sonra tekrardan Varna’da belki de, AB içerisindeki birçok kesimi rahatsız edecek şekilde, AB üyeliğinin Türkiye’nin stratejik hedeflerinden biri olduğunu söylemesi ve bunun kabul görmesi Zirve’nin en büyük kazanımı olmuştur. İşte bu kararlılık gösterisi Sarkozy’den bu yana gelen, Alman Şansölyesi Merkel’in seslendirdiği ‘imtiyazlı ortaklık’ ve de son zamanlarda adeta ahlaksız bir teklif gibi sunulan ‘ayrıcalıklı ortaklık’ fikrini de nihayet gündemden düşürmüştür. Türkiye, Varna Zirvesi’nde son derece veciz bir biçimde AB’den, Kıbrıs konusunda ‘tarafsızlık’, mülteciler, insan hakları ve demokrasi konusunda ‘içtenlik’, terör konusunda ‘dayanışma’, Türkiye’ye yönelik tehditler konusunda ‘içinde buluğumuz askerî ruhuna uygun hareket’ ve Türkiye’nin egemenliğine ‘saygı’ beklediğini ifade etmiştir. Varna’dan sonra bu yeni dönemin en önemli algıları sayesinde Türkiye’nin temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere gerçekleştireceği yapısal reformların miktarı ve derinliği AB tarafından Türkiye’nin tam üyelik statüsüne yönelik bakışını güçlendirebilecektir.

Müzakerelerin ilerlemesinin önündeki engelleri hangi başlıklarla sıralarsınız?

Üzülerek ifade etmek istiyorum ki, Ankara Anlaşması ile Türkiye-Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ilişkileri, ortaklık ve katılım yönünde ilerleyeceğine, Gümrük Birliği başta olmak üzere tek taraflı AET’nin, daha sonraki yıllarda AB’nin lehine işleyen bir ithalat-ihracat anlaşmasına dönüşmüştür. Müzakerelerin ilerlemesinde en büyük engel Kıbrıs meselesidir. Hele ki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında, Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaza yönelik ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ antlaşmaları imzalanmasından sonra bu sorun daha da bir çetrefilli görünüm kazanmıştır. En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim; Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB-Türkiye Zirvesi’ni ipotek altına almaya yönelik çabaları artık bir duraksama evresine girmiştir. AB’nin güney sınırında iki açık cephede tek başına savaşım veren bir Türkiye’nin artık kolaylıkla vazgeçilebilecek bir ülke olmadığı tüm belleklere kazınmıştır. Ülkesinde 3,5 milyon mülteci ve en az 5 terör örgütüne karşı açık bir mücadele veren ve bunu yaparken, uluslararası yükümlülüklerini aksatmayan bir Türkiye’yi, ne AB ne de ABD kaybetme niyetindedir. Gerçekten de durum budur. İşte bunu için söylüyorum ki, Türkiye’deki normalleşme sürecinin, stratejik vizyonu güçlendirip, adaylık perspektifine de büyük bir ivme kazandıracağı aşikârdır. Türkiye’nin bu konuda da bir planlama rehberi olmalıdır.

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olanların ya da destekleyenlerin argümanları neler?

Hatırlayalım, 2007 yılında Fransa Cumhurbaşkanı açıkça, “Ben Türkiye’nin Avrupa’ya ait olduğuna inanmıyorum.  Neden basit; çünkü Türkiye, Küçük Asya’dadır. Türkiye’ye şiddetle şunu sunuyorum; Avrupa’yla bütünleşmek değil, Avrupa ile gerçek bir ortaklıktır” demişti. Arkasından 2011 yılında da Alman Şansölyesi Angela Merkel, “Biz Türkiye’nin tam üyeliğini istemiyoruz”  diyerek ağzındaki baklayı çıkarmıştır. Hollanda, Luxemburg, Avusturya, Danimarka ve Güney Kıbrıs, Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak girişine karşı olduklarını açıklamışlardır. Hem Avusturya hem de Fransa tarafından Türkiye’nin AB’ye girişi konusunda bir halk oylamasına niyetlenildiği açıklamaları yepyeni bir boyutu ortaya koymuştur. Bunlara ilaveten Hollanda, Luxemburg ve Danimarka’nın eğer Türkiye, AB’ye katılırsa AB entegrasyon sürecini tehlikeli bir boyuta taşıyacağından da dem vurmaları bir başka konuyu açmıştır. Çekya Cumhuriyeti’ndeki sağ partiler de ‘ayrıcalıklı ortaklık’ fikrinin daha iyi olduğunu dillendirmiştir. Bu durum, AB devletlerinin ve kurumlarının Türkiye’nin aday ülke olarak ortaya koyduğu kazanımları görmezden gelmesi anlamına gelmektedir. Brexit sürecindeki Büyük Britanya, stratejik ve politik nedenlerle Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine olumlu bakmaktaydı. Bu arada hemen söyleyelim; İsveç, Türkiye’yi hemen her koşulda desteklerken, sorumlu bir devlet geleneği ve bilinciyle “AB, Türkiye’nin kredibilitesini muhafaza etmek için Türkiye’ye karşı taahhütlerini yerine getirmelidir” açılımı yapmışlardır. İspanya, Portekiz ve İtalya da AB’nin Akdeniz bölümünü güçlendirmek için Türkiye’yi desteklemektedir. Estonya, Litvanya, Letonya gibi Baltık Ülkeleri ve Polonya da Türkiye’nin AB’ye girmesinden yanadır. Ancak bunun genişleme genel desteği kapsamında olduğunu söylemeden edememektedirler. Slovenya ve Macaristan’a gelince, onlar da bu üyeliğin Türkiye’yi Avrupalılaştıracağına inandıklarını belirtmektedirler. Ancak bununla beraber kendi ülkelerinde Türkiye’nin üyeliğine karşı muhalif kamuoyunun olduğunu, Türkiye’nin Avrupa’yla entegrasyonunun Avrupa’da oldukça farklı bir iklim yaratacağına inandıklarını söylemektedirler.

Avrupa’da aşırı sağ partilerin yükselişe geçmesi, Türkiye ile ilişkileri nasıl etkiliyor?

Avrupa’da yükselen sağ partilerin ortak söylemlerinde mülteci konusu başat rol almaktadır. Avrupa halkları, örneğin Avusturya, “Önce Avusturya” gibi sloganların peşinden gitmeye başlamıştır. Avrupa’daki bu bencil yaklaşım, yaşam kaygısı içerisindeki bireylerin huzurunun bozulacağının endişesidir. Mesela Letonya’da Ulusal Birlik Partisi, “Ülkenin yabancılaşması” söylemini kullanmaktadır. Ülkelerdeki bu mülteci söylemleri, Suriye krizi ile somut bir olay çerçevesine taşındığında ise İslam karşıtlığına veya İslamofobi’ye dönüşmektedir. Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası kullanılan ve DAEŞ ile tekrar gündeme gelen bu kullanım, terörist fobisini içermektedir. Terörist endişesi ise Türkiye’nin Avrupa ve dahası tüm dünya ülkeleri ile ortak endişesidir. Aşırı sağ partilerin yükselen oy oranlarında mülteci karşıtı politikaların olduğu müşahede edilmektedir. Üstelik bu politikalar halk tabanından da destek alıyor ki, bu partiler ciddi bir oy oranına doğru yükselmektedirler. Bu da aslında bir sonucu daha beraberinde getirmektedir: ‘Avrupa Birliği karşıtlığı.’ Buna en somut örnek ise Brexit sonrası Fransa ve Hollanda’da dillendirilmeye başlanılan AB’den ayrılma söylemleridir. İlişkilere sadece bu parametrelerden bakılacak olursa; bu çerçevede ilişkilerin iyi olması öngörülememektedir. Her iki tarafın ilişkilerinde AB’nin Türkiye ile ya da Türkiye’siz duruşu ya da tam tersi, Türkiye’nin AB’li ya da AB’siz duruşu, değerlendirilmesi gereken önemli parametrelerdir.

Diplomasideki başarı, AB’nin Türkiye’ye karşı pozisyonunu nasıl şekillendirir?

AB; ABD, Rusya ve Çin ile bir süper güç olarak, rekabete girebilecek bir siyasi birlikteliği önüne hedef olarak koyduysa, Türkiye’siz bu işleri yapamayacağını görmüş ve anlamıştır. IŞİD ile mücadelede önemli rol oynamış Türkiye’nin dikkate alınmaksızın, ABD müttefiki olarak PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/ YPG’yi ön plana çıkardığından sadece iki NATO ülkesi arasında çatışma riski değil, aynı zamanda Rusya ve ABD’nin karşı karşıya gelme riskini de artırdığı görülmektedir. Ortaya çıkan her yeni durum, Suriye trajedisini daha tehlikeli bir boyuta taşırken, önü alınamayan çatışmalar artık Şam’da kimin iktidar olması üzerine değil, Ortadoğu’ya kimin egemen olacağı konusunu ön plana çıkarmaktadır. Genel bir perspektif açısından egemenlik mücadelesinin yalnızca Rusya ve ABD arasında değil, Şii İran ve İsrail ile yakınlaşan Sünni Suudi Arabistan arasında da yer bulmaya başladığı görülmektedir.

Kuzey Suriye’de bir Kürt devleti ve devamında dört parçada Kürdistan’ın bir amaç olarak belirlenmesi, Türkiye’de ve bölgede terörü daha da artıracağından endişe eden Türkiye, bu meseleyi bir varlık meselesi haline getirmiştir. Suriye’ye bir harekât alanı mantığı çerçevesinde bütün olarak bakıldığında ise, bir tarafta Suudi Arabistan-Müslüman Kardeşler örgütü ile İsrail; diğer tarafta ise Esad rejimi, İran ve Hizbullah arasında yaşanabilecek olası bir çatışmanın kısa zaman içerisinde bir bölgesel savaşa evrilebileceğini düşündürmektedir. Bu çatışma ortamına ABD, Rusya ve Türkiye de dahil olduğunda, bölgedeki egemenlik savaşının yeni bir evreye girebileceği değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu çatışma ortamının Avrupa’ya sıçrayabileceği ve Avrupa’yı da tehdit edebileceği kıymetlendirilmektedir. Ortaya konulan tüm bu tehditler göz önünde bulundurulduğunda, sadece bölge adına değil, AB için de seyirci kalmanın ne kadar tehlikeli olabileceği ortaya çıkmaktadır. Suriye savaşı artık bir iç savaş modundan çıkmış, dünyada çatışmadan beslenen neredeyse tüm örgütlerin mücadele alanına dönüşmüş durumdadır. Ortadoğu’da yaygınlaşması beklenilen yeni bir savaş olasılığı artarken, Birleşmiş Milletler’den çok, eski dünya adasının liderlerinin ve AB’nin harekete geçerek tüm yerküreye bir anda yayılabilme riski olan yeni bir savaş ikliminden tüm insanlığı koruması her şeyden fazla gerekli görülmektedir. İşte bu açıdan bakıldığında, Türkiye ve kurulduğundan bu yana AB hiç bu kadar yakın olmamışlardır. Dış diplomasideki özgür ve demokratik bir ülke olan Türkiye’nin elde etmiş olduğu başta Kudüs, Zeytin Dalı Harekâtı ve Rusya ile iyi ilişkiler konusunda son dönemde yürüttüğü dış politik başarısı, AB’nin Türkiye’ye karşı pozisyonunu olumlu yönde etkilemiştir.

Diplomaside AB, Türkiye için nereye oturmalı?

Türk insanının Orta Asya’dan beri Batı’ya doğru hareket ettiğini, yüzünün de her dönemde, belli açılarla, bazen çok bazen de az, Batı’ya dönük olduğunu göz ardı etmememiz gerektiğini öncelikle belirtmek istiyorum. AB’nin bölge üzerindeki politik ve ekonomik vesayetinin olumsuz sonuçlarından etkilenen özellikle de Balkan ulusları, Türkiye’ye daha bir yakın görünmektedir. AB’den hoşnutsuz bölge uluslarına Türkiye’nin yumuşak güç konumu daha cazip görünmektedir. Osmanlı’nın adını pek zikretmediği, ancak Balkan ulusları arasında yaşayan ve gelişmiş bir ekonomik ve kültürel birliktelik, bir başka deyişle ‘Eski Osmanlı Devletler Topluluğu’ fikrinin tekrardan hayatiyet kazanmasının, üzerinde durulması gereken önemli bir husus olduğu düşünülmektedir.

AB üyesi ülkeler ve Türkiye için birleştirici güçler nelerdir?

Siyasi gelgitler müzakereleri tıkamış olmasına karşın, ilginç bir şekilde karşılıklı bağımlılığı da gerekli kılmaktadır. Bu nedenle, taraflar birbirlerinden kopamamaktadırlar. Müzakerelerin tıkanmasındaki önemli bir neden, vize muafiyeti konusudur. Ancak bu konu, müzakerelerin sürdürülmesinde katalizör görevi görebilecek önemli bir konudur. Uzun yıllar boyunca Türkiye aday ülke pozisyonunu sürdürüyor. Ancak bu süreç içerisinde Geri Kabul Anlaşması, her ne kadar sonuç olumsuz olsa da başlangıçta Suriyeli mülteciler konusu üzerinden AB ile Türkiye ilişkisinin geliştirilmesinde etkili oldu. Türkiye, çok sayıda Suriyeliyi çeken yakın komşu ve Batı Avrupa’ya giden ana göç yolları üzerinde bulunan önemli bir geçiş ülkesidir. Özellikle coğrafi konumunun sağladığı avantaj ile Türkiye, AB’nin göçü idare etmesi konusunda başlıca ortaklarındandır. Ortak bir temelde sorunları çözüme kavuşturmak için AB- Türkiye ilişkileri sürdürülecektir. Sonuç olarak bu konjonktürde baktığımızda; Türkiye’nin yakın gelecekte AB üyeliği doğal bir şekilde beklenmese de AB bu süreç içinde aday ülke Türkiye’yi de yitirmek istemeyecektir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)