İLTER TURAN

Türkiye – ABD ilişkilerinin kırılma noktaları neler oldu?

Türk – Amerikan ilişkilerinde kırılma demeyelim de gerilim noktaları her zaman olmuştur. Bunlar bazen ufak olaylar üzerinden, bazen daha kapsamlı olaylar üzerinden gerçekleşmiştir. Mesela bir mini olay: 1958 yılında, aslında görev başında olmayan bir Amerikan subayının sarhoş araba kullanırken Türk vatandaşlarının ölümüne sebep olmasıdır.

Amerikalıların, “Bu subay görevdeydi” demesi sonucu, o zamanki askerî anlaşmaya göre yaptırım uygulanamaması kızgınlık yaratmıştır. Fakat çok daha ciddi bir olay, 1964 Johnson mektubu ve ondan önce gelen Kıbrıs’la ilgili gelişmelerdir.

O olayda ABD, Türkleri kurtarmak için Kıbrıs’ı bombalamaya başlayan Türkiye’ye şunu dedi: “Ben seni Sovyetlere karşı koruyorum, ben seni silahlandırdım, ben seni savunma sisteminin bir parçası yaptım, benim izin vermediğim işleri yapamazsın, yaparsan ben senin yardımına gelmeyebilirim.” Bu, çok önemli bir gelişmedir.

ABD ilk defa, ‘ittifak’ın işlerliğine dönük ciddi bir şüphe tohumu ekmiştir. Ondan sonra dönem dönem hep ihtilaflar oldu. Hatta 1964 öncesine gidecek olursak, bir de U-2 olayı vardır. Amerika, Türkiye’ye bilgi vermeden, Adana’daki İncirlik Üssü’nden uçak kaldırarak, Sovyetlere karşı casusluk faaliyetleri yürütmüştür.

Yani Soğuk Savaş içerisinde bile değişik yoğunlukta gerilim dönemleri yaşadık. Fakat zamanla, Türkiye’nin Amerika’yla olan ilişkileri daha somut ve çıkarları esas alan bir yola girmiştir. Bunun önemli bir ifadesi, Savunma ve Ekonomik İşbirliği veya SEİA Anlaşması’dır. Özetleyelim: Soğuk Savaş döneminde gerilimli; fakat ortak bir düşmanın varlığı üzerinde anlaşmış olmanın yumuşattığı gerilim noktaları oldu.

Amerika’nın Batı savunmasının liderliğini üstlenmeye razı olmaması halinde, Soğuk Savaş döneminde Batı savunması yürüyemezdi. Biraz da bunun etkisiyle Amerika, Batı savunmasını üstlenmek karşılığında, kendisini üstün konumda ve diğerlerini de tabi konumda gören bir anlayışı benimsedi.

ABD ittifak üyelerinin, pek sorgulamadan, kendisinin sözünü dinlemesini istiyordu. Soğuk Savaş sona erdikten sonra, ittifakın diğer ülkeleri üzerinde Amerika’nın sözünü dinleme baskısı zayıflamaya başladı; Amerikan korumasını zorunlu kılan tehdit büyük oranda ortadan kalkmıştı.

Bu çerçevede, Türkiye ile bazı gerilimli durumlar ortaya çıkmaya devam etti. Herhalde bunlar içerisinde en önemlisi, 2003 yılında Irak Savaşı sırasında Türkiye üzerinden Amerika’nın Irak’a asker göndermesi konusunda Türkiye’yle vardığı anlaşmanın Meclis’te reddedilmesidir. Bu, çok önemli bir kırılma noktası oluşturdu; çünkü Ame rika, Türkiye’ye bundan sonra güvenemeyeceğini düşündü ve belki Amerikan yönetimi içerisinde Türkiye’ye en çok yakınlık duyan silahlı kuvvetler de Türkiye hakkında en çok tereddüt besleyen bir kuruma dönüştü.

O günden beri sorunlu ilişkilerimiz devam ediyor. Son olarak ABD’nin, Suriye’de YPG’yi destekleyerek bu ülkeyi DAEŞ’ten temizleyebileceği tasavvuruna uygun olarak yürüttüğü girişimlerle karşı karşıyayız.

ABD DIŞİŞLERİ BAKANI REX TILLERSON, 15 ŞUBAT’TA TÜRKİYE’YE GELEREK CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’LA GÖRÜŞTÜ.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Türkiye ile görüşmesinden ne çıktı?

Şöyle bir sorun var galiba: Seçimi kazanmasına rağmen Donald Trump bir türlü Amerikan devletine hâkim olamadı. Bu da devlet kurumlarının her birinin kendilerine göre politikalar izlemesine imkân sağladı. Normalde bir Amerikan Başkanı, bütün devlet mekanizmasının ne yönde hareket edeceğini belirleyen politikaların lideridir.

Trump bu konuma gelemedi. Zaten göreve geldiğinden beri, atama yapılması gereken mevkilere atamalar yapamıyor, atananların bir kısmı sonradan ayrılıyor, haklarında tahkikatlar devam ediyor.

Durum böyle olunca, “Amerikan devletinin politikası nedir” sorusunu cevaplamak zorlaşıyor. Her kurumdan farklı bir ses çıkabiliyor. Bununla birlikte Amerikan devletinin birçok kurumunda şu görüş hâkim: “Türkiye’yle ilişkilerin telafi edilemeyecek bir şekilde koparılmaması lazım.” Bu düşünceyi en fazla benimseyen kurumlardan biri de Amerikan hariciyesi ve onun başında bulunan Rex Tillerson’dır. Tillerson’ın Türk liderleriyle yaptığı görüşmelerin ayrıntılarını bilmiyoruz ama üç ayrı konuda ortak heyetler oluşturuldu. Bu heyetler gerilimli ilişkilerin kontrolden çıkmamasını sağlamaya ve sürekli temaslarla görüş farklılıklarını gidermeye çalışacaklar. Tabii, büyük küçük bir sürü farklılıklar var. Şu an en büyük anlaşmazlık, ABD’nin YPG’yi desteklemesinden kaynaklanıyor. Amerika bir samimiyetsizlik örneği sergileyerek YPG’nin PKK ile ilgisi olmadığını iddia ediyor. Bu tavrını, kendi askerini kullanmadan Suriye’de varlığını sürdürmek ve istediği sonuçları elde edebilmek için bir mazeret olarak yorumlamak uygun olur. ABD’nin YPG’ye yaptığı bir yatırım var. Bundan, Türkiye’nin talepleri karşısında hemen vazgeçiyor gibi görünürse, kendi inandırıcılığını zayıflatacaktır. Bu nedenle, muhtemelen karmaşık bir süreç vasıtasıyla Türkiye’nin düşüncelerine daha fazla yer veren politika değişiklikleri yapacaktır. Üç ayrı komisyon kuruldu ve bunlardan YPG ile ilgili olanı da çok yakında toplanacak.

ABD ile ortak mekanizma kararından ne anlamalıyız?

Tarafların oluşturduğu üç ayrı alandaki heyetler görüşmeler yapacak ve birbirlerinden beklentilerini söyleyecekler, birbirlerini ikna etmeye çalışacaklar, üzerinde anlaşılan hususlar ilgili hükumetlere aktarılarak değerlendirilecek. Heyetlerin kendilerinin bir karar alma yetkisi olacağını zannetmiyorum. Ama onlar yetkilendirildikleri için, üzerinde anlaştıkları konuların ilgili hükumetlerce kabul edilmesini bekleyebiliriz.

Peki Afrin Operasyonu, ABD’nin Suriye politikasını nasıl etkiledi?

ABD’nin, Afrin Operasyonu’ndan memnun olduğunu söylemek mümkün değildir. Hatta gelen şikâyetlerden anlaşıldığına göre, “Dikkatimiz dağıldı” deniliyormuş. Müttefikimiz, “Bizim DAEŞ’e karşı kullanmayı düşündüğümüz bazı YPG unsurları, işi bıraktılar, Afrin’e koştular” demek istiyor. Sonra Türkiye, Afrin Operasyonu’nu Amerika’ya değil, Rusya ve İran’a danışarak gerçekleştirdi.Bu da Amerikalıların fazla memnun olacakları bir husus değil. Türkiye bu girişimiyle kendisi açısından çok önemli telakki ettiği Afrin konusunda ABD’nin taleplerini ve isteklerini gözetmeden, kendi çıkarını öne koyarak hareket ettiğini göstermiş oldu. Ancak ABD, doğrudan doğruya bu konuda Türkiye’yle karşı karşıya gelmek istemedi.

Bu yüzden, “Bizim Afrin’de askerimiz yok, orası bizim ilgi alanımız değildir” diyerek konuyu geçiştirdi. Bu yüzden gerek Amerika gerek Avrupalı dostlarımız, Birleşmiş Milletler’de kabul edilen insani ateşkesin Afrin’i de kapsadığını savundular. Aslında bunun pek doğru olduğundan emin olamıyorum. Çünkü bu insani ateşkes, Doğu Guta çerçevesinde konu edildi ama Suriye’de savaşın durmasını istediklerini söyleyen ülkeler buna Afrin’i de dahil etmek istediler. Maalesef Guta’da bu ateşkesi yürürlüğe sokamadıkları için, Afrin’e ilişkin bekleyişleri gerçekçi değildi.

ABD BAŞKANI DONALD TRUMP

Esed ile YPG’nin ittifakı konuşuldu. Lavrov da Türkiye’ye Esed ile diyalog çağrısı yaptı. Siz bu denklemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Esad’ın babası da böyle denklemler kurmuştu. Aslında, 1999 yılına kadar Suriye devleti, kendi ülkesinden Türkiye’ye dönük PKK terörüne yardımcı oluyordu. O kadar yardımcı oluyordu ki, o dönem Suriye’nin etkisi altında olan Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde Mahsun Korkmaz Akademisi’nde teröristler yetiştiriliyordu.

Abdullah Öcalan’ın kendisi Şam’da ikamet ediyordu. Sonunda Türkiye, sert bir şekilde, tahammül sınırlarının tükendiğini ifade edince bütün politika değişti. Esad’la uzun süren bir balayı yaşadık.

“Trump Amerikan devletine hâkim olamadı.
Bu da devlet kurumlarının kendilerine göre politikalar izlemesine imkân sağladı.”

Sonra bu denklem bozuldu. Bu denklemin bozulmasında herkesin payı vardır. Sadece Esad’ların suçlu olduğunu söylemek doğru olmaz. Şu anda Esad yine PKK bağlantılı gücü Türkiye’ye karşı harekete geçirmek için onlara özerklik türü birtakım tavizler verecekmiş gibi görünmektedir.

Görebildiğim kadar, Rusya da bölgesel özerklikler fikrine yatkın görünüyor. Benim düşüncem, Esad’ın kendisi Kürt özerk bölgesi filan istemiyor.

Hatta daha önceki dönemlerde bu bölgedeki Kürtlere resmi vatandaşlık belgesi bile verilmediği bilinmektedir. Bir an için Esad’ın gitmeyeceğini kabul edecek olursak, böyle bir durumda bizim yapmamız gereken Esad’la anlaşmak ve Esad’a güven telkin etmektir. Onu güçlendirirsek, bizimle daha uyumlu bir politika izleyecektir.

İRAN CUMHURBAŞKANI HASAN RUHANİ
RUSYA DEVLET BAŞKANI VLADİMİR PUTİN

Türkiye, Esed ile doğrudan görüşür mü?

Uluslararası politikada her şey olabilir. Neden görüşmesin? Çoğu zaman insan hasmane ilişkiler içerisinde olduğu taraflarla görüşerek bir uzlaşı yolu bulmaya çalışıyor.

O bakımdan, Türkiye’nin de Esad’la görüşmesinin ben bir sakıncası olduğunu zannetmiyorum. Bir dönem Türkiye, Suriye’de siyasi bir değişikliğin gerçekleşeceğini umdu. Hatta belki kendisi bu değişime önderlik edebileceğini düşündü ama bu gerçekleşmedi. Bugün artık Esad’ın bir yere gitmeyeceği ortada. Suriye’de herkesin üzerinde anlaşabileceği bir alternatif rejim kurulabilmesi imkânı ise pek ufukta görünmüyor. O yüzden Türkiye’nin yapması gereken, Esad’la görüşerek bu ülkeye barış ve kendi ülkemize de güvenlik getirmektir.

ABD, Suriye konusunda Türkiye’nin endişelerini nasıl giderecek?

ABD ne yapmaya çalışıyor? ABD bir yandan DAEŞ’i durdurmaya, diğer yandan İran’ın, Ortadoğu’ya uzanan bir nüfuz alanı kurmasını engellemeye çalışıyor. İronik olarak, İran’ın önünü açan olay Amerika’nın Irak’a müdahale edip Saddam’ı devirmesidir. Yani Amerika kendi yaptığının sonuçlarını tersine çevirmeye çalışıyor.

Türkiye açısından ise birinci sorun PKK’dır. DAEŞ ikinci gelir. Zaten DAEŞ yavaş yavaş coğrafi bir alanı kontrol eden siyasi varlık olarak siliniyor. Yoksa bir hareket olarak devam edecektir; biz de DAEŞ’le uğraşmaya devam edeceğiz. Ama DAEŞ’in coğrafi bir varlık olarak silinmesinden sonra Amerika’nın, İran’la olan bir rekabeti söz konusu olacak.

ABD bir yandan DAEŞ’i durdurmaya, diğer yandan İran’ın, Ortadoğu’ya uzanan bir nüfuz alanı
kurmasını engellemeye çalışıyor.

Türkiye de bölgede İran’ın nüfuzunun artmasından memnuniyet duyacak bir ülke değil. Ama bunun için kendi güvenliğini tehlikeye atarak, YPG’nin desteklenmesini kabul etmesi de mümkün değil. Bu durum Amerika’yla anlaşmamızdaki güçlüğün altında yatıyor.

Dolayısıyla bir çıkış stratejisinin planlanması gerekiyor. O zaman ABD ile Menbiç üzerinde anlaşmak lazım. Bize daha önce verdikleri sözler var. Zaten bir kısmının Afrin’e doğru gittiğini bildiğimiz için belki fazla bir YPG unsuru kalmamış olabilir. O zaman Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Menbiç’e girerek Amerikalılarla bu bölgede ortak bir denetim kurmaları söz konusu olabilecektir. Ama YPG sınırımız boyunca uzanıyor. Onunla ilgili ne yapılacaktır dediğimiz zaman, sınırda güvenlikli bir bölgenin kurulması üzerinde de anlaşmak lazım.

“Rusya da bölgesel özerklikler fikrine yatkın görünüyor.
Esad’ın kendisi Kürt özerk bölgesi filan istemiyor.”

ABD de artık ‘güvenlikli bölge’ ifadesini kulmaya başladı.

Bunun üzerinde anlaşmak lazım. Zaten Amerikalılar da bunu söylüyor; “Bizim bu işbirliğimiz taktiktir” diyorlar. Şimdi bu taktik mi, stratejik mi? Bence taktik.

Stratejik dersek, Amerika’nın bir Kürt devleti kurdurtmaya dönük faaliyet yürüttüğünü iddia etmiş oluruz. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin referandumu karşısında Amerika’nın sergilediği tavır; Irak’ı, İran’a karşı güçlendirmenin, Irak’ı zayıflatacak bir Kürt bağımsızlığına destek vermekten daha önemli olduğunu düşündüğüne işaret ediyor. Amerika’nın bundan vazgeçeceğini zannetmiyorum. Böyle olunca da taktik işbirliğine katılan yerel unsurların, taktik işbirliğinin sona ermesinden sonra kendi başlarına kalması doğal olacaktır.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)