ENES BAYRAKLI

Avrupa Birliği ilişkilerinde neden bir sonuca varamıyoruz?

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri 50 yıllık bir süreç. Avrupa Birliği öncesindeki kurumlara da Türkiye üye olmak istiyordu. Bu isteğin arka planında, Batılılaşmanın Türk dış politikasının temel hedefi olması var. Diğer taraftan Avrupa, ekonomik olarak da daha gelişmiş bir bölge olduğu için Türkiye burayla entegrasyonu önemsedi. Fakat Avrupa’da Türkiye’ye karşı çok ciddi bir önyargı var. Avrupa’da bazı çevreler farklı bir kültür ve dine mensup olmasından dolayı Türkiye’nin üyeliğine hep şüpheyle baktı. Türkiye’de de Avrupa’nın Türkiye politikalarına karşı tarihten gelen ciddi şüpheler var. Bundan dolayı da ilişkiler hep inişli çıkışlı oldu.

Jeostratejik açıdan, uluslararası konjonktür açısından Türkiye’nin önemli olduğu dönemlerde ilişkilerin iyi yönde gittiğini, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye daha sıcak davrandığını gördük; diğer zamanlarda ise bu azaldı. Bunun dışında Türkiye, ABD’nin kendisiyle ilgili çifte standartlarına bazen sert tepki verdi. O zaman AB geri adım attı. Mesela 1997’de Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’ye adaylık statüsü verilmedi. Türkiye buna ciddi bir tepki verdi ve sonuçta 1999 yılında yapılan Helsinki Zirvesi’nde değişen bir şey olmamasına rağmen Türkiye’ye adaylık statüsü tanındı.

Avrupa’da şöyle bir anlayış da var: “Eğer tamamen dışlarsak Türkiye’nin ekseni kayar mı, Çin’le mi yakınlaşır, Rusya ile mi yakınlaşır?” Bundan çok korkuyorlar. Dolayısıyla “Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne almayalım ama çok da uzaklaştırmayalım, yakında dursun” tavrı yıllardır devam ediyor. Bu ilişkiyi, kötü yürüyen uzun bir nişanlılık sürecine benzetebiliriz; iki taraf da ne nişanı atabiliyor ne de evlenebiliyor.

Tam olarak nerede tıkanıyor bu ilişki?

Buradaki en temel sorun, Türkiye’nin kültürel ve dini olarak Avrupa’nın ötekisi olarak tanımlanmış olması. Nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olması. Avrupa’nın bizimle ilgili temel sorunu bu.

Macron’un; “AB, Türkiye ilişkisinde ikiyüzlülükten çıkmalı” açıklamasından ne anlamalıyız?

“Biz Türkiye’ye samimi davranmıyoruz” diyor Macron. “Türkiye’yi hiçbir zaman üye olarak almayacağız” diye okuyabiliriz sözlerini. Burada anlatmak istediği, “İlişkilerimizi rasyonel olarak gözden geçirelim; zira iki taraf da birbirine muhtaç, karşılıklı bağımlılıklar var. Dolayısıyla farklı alanlarda işleyebilen başka bir ilişki biçimi geliştirelim” diyor.

O zaman tırnak içinde, bu ikiyüzlülükten nasıl kurtulabiliriz?

Son dönemde yaşanan gerginliklerden sonra, Türkiye ile AB arasında aslında üç tane senaryo var. Birincisi, tamamen müzakereler sonlandırılabilir. Avrupalılar Türkiye’ye, “Biz sizi istemiyoruz” diyemiyorlar; zira bunun Türkiye’yi başka işbirliklerine yöneltebileceğinden korkuyorlar. İkinci öneri, Merkel ve Sarkozy gibi liderlerin ortaya attığı, imtiyazlı ortaklık önerisi. Türkiye’yi ikinci sınıf bir konuma yerleştirdiği için bunu istemiyoruz. Bu öneriye başından beri tepkili Türkiye. Üçüncüsü, son dönemde gündeme gelen kademeli üyelik. Türkiye’nin şu anda Av rupa Birliği’ne üye olması, Avrupa Birliği’nin özellikle içerisindeki gelişmelerden dolayı çok mümkün değil. Zira aşırı sağın ve İslamofobi’nin yükseldiği bir Avrupa’da, Türkiye gibi bir ülkeyi birliğe kabul etmeleri yakın zamanda çok mümkün görünmüyor.

Fakat ilişkileri koparmak da mümkün değil. Dolayısıyla “Ne yapalım, uzun vadede, belki 15, 20, 30 sene sonra Avrupa’daki konjonktür değişebilir, uluslararası konjonktür değişebilir, o zaman tekrar bir fırsat çıkabilir. O zaman güvenlik alanında, Gümrük Birliği ve vize serbestliği gibi ilerleyebileceğimiz alanlarda işbirliğini derinleştirelim. Üyeliği daha sonraki bir dönemde gündemimize alırız” demek, kademelendirilmiş üyeliktir. Bu yapılabilirse AB ile ilişkiler biraz daha samimi hale gelebilir.

Nisan ayında ilerleme raporu açıklanacak. Bu rapordan ne beklemeliyiz?

O raporlar artık Türkiye’de pek ciddiye alınmıyor; çünkü tamamen ideolojik, Türkiye’ye tek taraflı bakan raporlar. İyi yahut objektif bir rapor çıkacağını zannetmiyorum. Çünkü Türkiye ile ilgili hep aynı ezberlerin tekrarlandığı bir raporlar silsilesi haline dönüştü bu ilerleme raporları. Ortada ciddi şekilde yürüyen bir Avrupa Birliği süreci de yok. Dolayısıyla senin benimle ilgili yayımladığın raporun bir manası da kalmıyor.

Çünkü sen, bana bir üyelik önermiyorsun. “Müzakere yapalım” diyorsun fakat sonunda, “Seni üye yapmayacağım” diyorsun. Avrupa Birliği’nin üyelik müzakerelerinin temel mantığından bir tanesi şartlılıktır. Yani bir ülke Avrupa Birliği’ne üye olmak istiyorsa, onun öne sürdüğü şartları yerine getirir ve üye olur. Fakat şu an şartlılık ilkesi de ortadan kalkmış durumda. Şartları yerine getiriyoruz fakat sonunda üye olamıyoruz. O zaman ben bu şartları neden yerine getireyim.

Yani havuç ve sopa politikası diye tabir ettiğimiz şeye geliyoruz. Avrupa Birliği’nin elinde şu anda havuç yok, bir sopa var; mütemadiyen sopa sallıyor Türkiye’ye.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN, BULGARİSTAN BAŞBAKANI BOYKO BORİSOV, AB KONSEYİ BAŞKANI DONALD TUSK VE AB KOMİSYONU BAŞKANI JEAN-CLAUDE JUNCKER İLE VARNA ZİRVESİ’NDE ORTAK BASIN TOPLANTISI DÜZENLEDİ.

Şu anda ilişkiler ne durumda?

Referandum sürecindeki kadar gerilimli değil. Avrupa’daki bazı ülkeler frene bastı. Zira Türkiye’nin iç siyasetinde bir dizayn yapmak istediler; fakat bunu beceremediler. Avrupa hem mülteci meselesinde hem terörle mücadelede Türkiye’ye muhtaç; dolayısıyla Türkiye ile ilişkileri belli seviyede tutmak zorundalar.

Kudüs konusunda AB ile ABD’ye karşı yaptığımız işbirliği, başka bir boyuta taşınır mı?

Uluslararası ilişkilerde bazı alanlarda taktiksel işbirlikleri olur ama ben bu birlikteliğin başka bir alana yansıyacağını düşünmüyorum.

Rusya ile ilişkiler AB’yi nasıl etkiliyor?

Türkiye, Suriye’deki Amerika politikalarından dolayı ve bu politikaya Avrupa Birliği’nin de kayıtsız kalmasından ötürü, Rusya ile belli alanlarda işbirliği geliştirdi. Bunun pek çok alanda faydasını gördük. Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliğinin özellikle Avrupa ülkelerini çok ciddi korkuttuğunu görüyoruz ve Türkiye’yi kaybetmek istemiyorlar. Bundan dolayı frene bastılar. Rusya, Doğu Avrupa ülkeleri için çok ciddi bir tehdit oluşturuyor. Baltık bölgesinde ciddi bir gerginlik var. Diğer taraftan Rusya, Ukrayna’nın bir kısmını işgal etmiş durumda. Doğu Avrupa ülkeleri ciddi bir tehdit hissediyorlar. Avrupa, Türkiye’nin üzerine çok geldi, Türkiye’yi çok fazla ötekileştirdi ve şimdi bunun bedelini ödüyor. Rusya ile işbirliği, Türkiye’ye karşı yürütmüş oldukları bu aşırı saldırgan politikanın önemli bir neticesi.

Neden Rusya tehdit olarak görülüyor? Rusya terörle mücadele konusunu çok iyi kullanıyor. 11 Eylül sonrası paradigmada terörle mücadeleyi kullanarak Suriye’ye girdi ve sivil lere yönelik katliamlara imza attı. 11 Eylül sonrası, terörle mücadele üzerinden Rusya’nın bir yayılmacılık yaptığını görüyoruz. Çeçenistan’ı da böyle dizayn etti. Bu konsept Rusya’ya çok yaradı. Fakat şöyle bir durum var; II. Dünya Savaşı’nda da Rusya ile Avrupa Birliği’nin ortak düşmanı faşistlerdi fakat savaş sona erdiğinde Avrupa’nın yarısı Rus işgali altındaydı. Şu anda Rusya ile Batı’nın ortak düşmanı terörizm olarak görünüyor, beraber birçok yerde işbirliği yapıyorlar ya da Rusya’ya çok fazla ses çıkarmıyorlar. Bunun sonucunda, Rusya’nın nereye gideceğini, ne yapacağını Avrupalılar kestiremiyor. Dolayısıyla Rusya’nın da çok aşırı güçlenmesi Avrupalıları tedirgin ediyor. Türkiye tarihsel olarak bir dengeleyici olarak yine yerini alıyor. Rusya’nın aşırı güçlenmesi bizi de Karadeniz’de sıkıntıya sokar. Kırım’ı işgal etmiş olması bizim açımızdan sıkıntılı bir durum. Ukrayna’da, Rusya’nın işgal ettiği bölgeleri daha da genişletmesi, bizim çıkarlarımız açısından uygun değil. Türkiye’nin Batı’yı Rusya; Rusya’yı ise Avrupa ile dengelediği bir düzen içindeyiz.

Rusya ile başka bir birlik altında işbirliği yapmak mümkün olur mu?

Bunlar hayal, böyle bir şeyi hiç kimse Türkiye’de ciddi olarak tartışmıyor bile. Ulusal çıkarlarımız gereği, çıkarlarımızın uyuştuğu noktada işbirliği yapacağız, uyuşmadığı noktada mücadele etmeye, didişmeye devam edeceğiz. Uluslararası ilişkilerin temeli bu. Türkiye’de maalesef böyle bir grup var. Bir kısım ulusalcı Rusçu kanat var, bir kısım Esadcı, bir kısım İrancı, bir kısım Avrupa Birliği hayranı. Bunlar Türkiye’yi kendi ideolojilerine göre oraya buraya çekmeye çalışıyorlar. Fakat dış politikada ideolojik karar verme süreçlerinin Türkiye’ye yarar sağlamadığını tarihimiz bize gösteriyor. Oysa realizme dayanan rasyonel ulusal çıkarlarımızı önceleyen bir dış politika gerekiyor. Türkiye son dönemde bunu yapıyor.

Yalnızız diyebilir miyiz?

Kendi başımıza değiliz ama uluslararası ilişkilerin doğası gereği, her ülke tek başınadır temelde. Uluslararası sistemin temel özelliklerinden birisi, anarşik bir sistem olmasıdır. Yani uluslararası sistemde bir üst otorite yoktur. Devletler birbirlerine verdikleri sözleri tutmazlarsa, onlara yaptırım uygulayacak bir üstü otorite yoktur, uygulanan yaptırımlar da yeterince etkili olmaz, hemen sonuç vermez. Bunun getirmiş olduğu şey, uluslararası sistemin temelde her devletin kendi başına olduğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı bir sistem olmasıdır. Ama bu sistemde ortak çıkarlar temelli işbirlikleri olabilir. Biz dünyada yalnız değiliz. Müttefiklerimiz var, bazı ülkelerle çok daha derin ilişkilere sahibiz, bazı ülkelerle sadece belli konularda işbirliği yapıyoruz. Rusya ile yaptığımız gibi. Bazı ülkelerle daha fazla çatışma potansiyelimiz var.

Son dönemde Türk dış politikasında yaşanan temel dönüşüm, Türkiye’nin ulusal çıkarlarının daha fazla ön plana çıkarıldığı, bunu korumak için de Türkiye’nin hem askerî güç hem de diplomatik baskı kullanmaya daha fazla hazır hale gelmesidir. Çünkü Türkiye’nin karşı karşıya kalmış olduğu ulusal güvenlik problemleri bunu gerektiriyor. Türkiye 2002’lerdeki, 2005’lerdeki bir Ortadoğu ile karşı karşıya değil. Bugün güneyimiz tamamen, Irak ve Suriye de dahil olmak üzere devlet otoritesinin çökmüş olduğu devletlerden oluşuyor.

Böyle bir coğrafyada, Türkiye’nin 2000’lerdeki soft power’a dayalı bir dış politika stratejisini izlemesi mümkün değil. Bugün Türkiye hayatta kalma mücadelesi veriyor. Türkiye’nin bugün uyguladığı bağımsız dış politika, son dönemde gerçekleştirmiş olduğu ekonomik gelişmeyle de doğru orantılı. Ekonomik ve teknolojik gelişme, size bağımsız bir dış politika izleme olanağı veriyor.

Türk halkı AB üyeliğine nasıl bakıyor?

Birincisi, bizim Avrupa Birliği’ne girme isteğimizin arttığı dönemler, ekonomik krizlerin olduğu zamanlar. 2001’de bu isteğin artmasının sebebi, o dönemki düşülen ekonomik kriz. İnsanlar dediler ki; Türkiye nasıl kurtulur, Avrupa Birliği bir fırsat olabilir. Dolayısıyla bizim Avrupa Birliği’ndeki temel yaklaşımımız çok pratik. Türkiye son 15 yılda yaşamış olduğu dönüşüm sonucunda ekonomik olarak ciddi bir mesafe kat etti. Avrupa ekonomik olarak hâlâ cazip Türkiye için ama artık eskisi kadar da değil. Yani 2000’lerdeki Türk halkının Avrupa’ya bakışıyla, bugünkü bakışının arasında fark var. 18 yıl geçti aradan ve çok daha özgüveni yüksek bir toplum haline geldik. Diğer taraftan da bu süreç içinde Türkiye’ye verilen sözlerin tutulmaması, AB’nin imajına büyük darbe vurdu. Özellikle Güney Kıbrıs’ın adadaki sorun çözülmeden AB’ye alınması, bana göre Türkiye’nin müzakere sürecini sabote etmek için yapıldı. Bundan dolayı 2005’te müzakereler ölü doğmuştu, bir yere gitmiyordu. Çünkü blokajlar vardı. Fransa tarafından, Güney Kıbrıs tarafından, Avrupa Komisyonu tarafından bazı müzakere başlıkları dondurulmuştu. Genellikle, Gezi kalkışması sonrası Türkiye’de yaşanan gelişmeler bahane edilerek, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin yavaşladığı söylenir ama 2005’ten 2013’e kadar geçen 8 sene içerisinde AB ülkelerinin blokajları ve isteksizlikleri nedeniyle bir arpa boyu yol zaten gidilememişti. Türk toplumu bütün bu süreci izledi ve AB’nin imajı bu süreçte büyük darbe aldı. Özellikle de Avrupa Birliği’nin Türkiye’de bir iktidar değişikliği gerçekleştirmek için Gezi ayaklanmasını ve 17-25 Aralık yargı darbesini açıktan desteklemesi, 15 Temmuz darbe sürecindeki suskunlukları, FETÖ mensuplarına kucak açmaları gibi bir sürü şeyi üst üste koyduğunuz zaman, Türk halkının Avrupa Birliği ile ilgili pozitif bir düşünceye sahip olmamasını gayet normal karşılamak gerekir.

AB ile ilişkilerde neler yapılması gerekiyor?

İlişkilerin bence rasyonelleştirilmesi lazım. Özellikle Avrupa’da bazı devletlerin kendi içlerinde Türk diasporasına sahip olan Almanya, Avusturya, Hollanda gibi devletlerin Türkiye ile ilgili aşırı korkulara sahip olduklarını düşünüyorum. Bunlar özellikle de tarihsel olarak farklı kültürlerle yaşama tecrübesine sahip olmayan ülkeler. Onlar bir türlü kendi Türk diasporalarını entegre edemediler. Avusturya, Hollanda ve Almanya’nın son dönemde Türkiye’ye karşı takip ettikleri politika, korkulara dayalı duygusal bir politikaydı. Bu, irrasyonel bir politikaydı; bunun rasyonalize edilmesi lazım. Karşılıklı olarak bağımlılık ilişkimiz var, dolayısıyla işbirliği yapmaya devam edeceğiz.

Bu ilişkinin zarar görmesi iki tarafa da zarar verir; mesela Türkiye’yi çok fazla dışlarlarsa, Türkiye başka ortaklar bulur kendisine. Dünya Avrupa’dan ibaret değil. Bu Avrupa merkezci bakış açısından kurtulması lazım Avrupalı aktörlerin. Nitekim Türkiye, Rusya ile işbirliğine giriyor. Maalesef Avrupa’nın Cumhurbaşkanımız ile ilgili bir takıntısı var. Yine 2019 seçimlerinde bu hastalık nüksedebilir. Yine bir iç siyaseti dizayn etmeye, Erdoğan karşıtı bir blok oluşturmaya çalışabilirler. Buna yönelik adımları şu anda bile görüyoruz. Türkiye’nin iç siyaseti, onların dizayn edebileceği bir şey değil; bunu da kabul etmeleri gerekiyor. Oturup Türkiye’de nasıl bir işbirliği yapacaklarını, nasıl bir rasyonel ilişki geliştirebileceklerini düşünmeleri lazım. Türkiye’nin son dönemde atmış olduğu adımlar da bunu gösteriyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın, “Düşmanlarımızı azaltacağız” söylemi de ortada. Türkiye bunu istiyor, karşı tarafın da bir el uzatmasını bekliyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)