“28 Şubat yüz karası günlerdi”

28 Şubat’tan sonra başörtüsünün askeriyeye girmesi Türkiye’nin normalleşme sürecindeki mihenk taşlarından biri oldu. “Başörtüsü hakkı bir lütuf değil” diyen AK Parti Milletvekili Fatma Benli, AB’nin kendi değerlerinden uzaklaşmasını ve gündemdeki sistem değişikliğini anlattı.
Yayın Tarihi: Nis 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 18 mins

FATMA BENLİ. AK PARTİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ. TBMM İNSAN HAKLARINI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANVEKİLİ. TBMM KADIN ERKEK FIRSAT EŞİTLİĞİ KOMİSYONU ÜYESİ. AVUKAT.

Avrupa’nın bakanlarımıza yönelik tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?

Bu, kabul edilemez ve hukuken anlaşılamaz bir durum. Özellikle kadın bakanımıza karşı gerçekleştirilen tavır her türlü diplomatik kuralların ötesinde. Nezaketle açıklanamaz, göstericilere karşı atların, köpeklerin kullanılması insanlıkla açıklanamaz. Avrupa gitgide aşırı sağcı, ırkçı bir söylem kullanmaya başladı, Hollanda’nın kendi ülkesindeki seçimleri lehine çevirebilmek için bu tarz bir davranış gerçekleştirdiğini görüyoruz. Halbuki bu, bizden önce, kısa ve uzun vadede de Avrupa’nın kendisine zarar veren bir durum. Avrupa’daki Türkler, Avrupa demokrasisinin bir parçası, biz sonuçta Avrupa’daki Türkleri de olumlu etkileyeceği için onlara anayasa değişikliğini açıklama ihtiyacı duyduk, sonuçta oy kullanacaklar. Nitekim ‘hayır’ kampanyaları yürütülüyor ve onlar gayet rahat kampanyalarını yapıyorlar. Zaten bu ilk yapılan bir uygulama değil, gayet doğal bir süreç. Hatırlarsanız İsveç, 2014 yılında Konya’nın Kulu ilçesinde seçim sandığı kurdu ve bütün siyasi partileri geldi, seçim propagandası yaptı. Bir önceki 2010 seçimlerinde dönemin İsveç Başbakanı geldi, seçim kampanyaları yaptılar. Şu an Avrupa’da revaçta olan aşırı sağcılaşma ile karşımıza çıkan yabancı düşmanlığı İslamofobi, bu ara FETÖ mensuplarının lobi faaliyetleriyle artan bir süreç nedeniyle bakanımıza çirkin bir davranış gerçekleştirildi. Bunu Türkiye asla kabul etmez.

AB’nin bu konuda tepki göstermemesini nasıl okumalıyız?

AB, Hollanda ve Almanya’nın skandal tepkilerinden sonra olayı kınayıcı ya da en azından tepki gösterici, elle tutulur bir açıklama yapmadı. En başta bakanlarını görmeye giden göstericiler köpekler tarafından ısırtıldı. Avrupa buna bile ses çıkarmayarak insan hakları konusundaki iddialarının samimiyetsizliğini göstermiş oldu.

AB kendi değerlerinden uzaklaşıyor mu?

AB’nin özellikle son dönem davranışları iddia ettikleri değerlerle yüzde 100 sapma gösteriyor. AB çifte standartçı yaklaşımdan artık vazgeçmeli. İnsan hakları ile ilgili söylem geliştirdiğinde onun bazılarınca kullanılıp bazılarınca hak edilmediğini, dil ile ifade etmemelerine rağmen tavırlarıyla bu yönde ortaya koymaları kabul edilemez. Ya tutarlı olmalı ya da insan hakları söylemini bırakmalı.

28 Şubat’ın oluşturduğu acı ve mağduriyetler için ne söylersiniz?

28 Şubat süreci bu ülkenin gerçekten yüz karası olan günlerdi. Bu süreç postmodern darbe olarak adlandırılsa da özellikle kadınlara yönelik ayrımcı uygulamalar getiren bir dönemdi. Üniversitedeki öğrenciler dışarı atıldı, memurların çalışmaları engelledi, üniversite sınavlarına ve KPSS’ye başörtülü giriş yasağı kondu, imam hatiplerin orta kısımları kapatıldı ve liselerde katsayı uygulaması getirilerek öğrencilerin önü kesildi. Bunlar ve buna benzer uygulamalarla binlerce kişi mağdur edildi. O dönemde avukatlık yapmama rağmen, duruşmalardan atıldım, kendi davalarımızda duruşmaya girme hakkını vermiyorlardı. Hatta o dönemler ağabeyimin davası hakkında bilgi almak ve sonrasında dilekçe hazırlamak için davayı izleyiciler kürsüsünden takip etmek zorunda kalmıştım. O dönem kendi ülkemizde davalara giremezken Birleşmiş Milletler’e gitme imkânım oldu. Yüksek lisans yaptığım zamanlarda okuluma giremezken Harvard’da konuşma yapma şansım oldu. Onlar bizi içeride baskılamaya çalışırken biz mücadele ettik ve süreci lehimize çevirmeye gayret ettik. Bizden sonra gelenler bizim yaşadıklarımızı yaşamasın diye sürekli çalıştık. Hamdolsun bugün Türkiye bunları aşmaya başladı. Ancak hâlâ kaybolan 13 yıl ve telafi edilemeyen mağduriyetler mevcut. Meclis kürsüsünden de ifade ettiğim, beni çok etkileyen bir örneği sizlerle paylaşmak isterim: Ayşe öğretmen. Ayşe benim liseden arkadaşımdı. İmam hatip lisesinde Kuran-ı Kerim öğretmeniydi. 28 Şubat sürecinde soruşturmalar geçirdi, görevden uzaklaştırılıp memuriyetten atıldığı yetmezmiş gibi hakkında ceza davası açıldı. Davanın konusunu başını açmaması oluştururken, duruşmada hâkim başını açmasını talep etti. Ayşe o gün davadan beraat etti, ama hiçbir şey onun için eskisi gibi olmadı. Ayşe kanser hastası oldu ve aramızdan ayrıldı. Bu günleri göremedi. İşte Ayşe ve Ayşe gibiler için bu sürecin telafisi ve geri dönüşü olmadı. O günlerin tekrar yaşanmaması için ülke olarak hep birlikte hareket etmeli ve her türlü ayrımcı uygulamanın karşısında durmalıyız. Ancak böyle başkalarına uygulanmasını önleyebiliriz.

“28 Şubat postmodern darbe olarak adlandırılsa da özellikle kadınlara yönelik ayrımcı uygulamalar getiren bir dönemdi.”

Bugüne geldiğimizde Türkiye nasıl bir değişim geçirdi başörtüsü konusunda?

Türkiye’nin geçirmekte olduğu süreci normalleşme süreci olarak adlandırırsak daha sağlıklı bir ifade şekli olur. Çünkü başörtüsü hakkı bir lütuf değil, en temel özgürlüğün kullanımı. AK Parti bu süreçte askeri vesayetin baskılanarak başörtüsü serbestisinin getirilmesi hususunda aktif rol oynadı ve mücadele etti. Açılan kapatma davasına, e-muhtıraya ve yıldırma politikalarına rağmen pes etmedi ve bugün içinde bulunduğumuz süreci inşa etti. Şu an bir normalleşme yaşadık. Herkes başörtülü olup olmadığına bakılmaksızın mesleğini ifa edebiliyor. Önemli olan başının açık ya da örtülü olması değil, görevini başarıyla yapıp yapmadığı.

Türkiye kadın hakları konusunda nasıl bir sınav veriyor?

Kadın hakları hem dünyada hem de Türkiye’de hâlâ gelişmekte olan bir konu. Geçmişe oranla kadın hakları çok daha iyi seviyeye ulaşmıştır. Anayasa’nın 10. maddesinde yapılan değişiklikle “Kadınların ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu ve devletin bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü olduğu” ve ‘pozitif ayrımcılık’ ilkesi güvence altına alınmıştır. İş kanununda yapılan değişiklikle kadınların iş hayatında önüne konan engellerin kaldırılması sağlanmıştır. Kadın girişimciliği desteklenerek kadınların iş kurmaları ve işletmelerine destekte bulunulmuştur. Ancak hâlâ almamız gereken ve aşılması gereken birçok engel bulunmaktadır. Bunu da toplumun her kesimi ile birlikte hareket edersek başarabiliriz. Kadınları dikkate almayan, kadınlara kendini ifade etme imkânı vermeyen hiçbir sistemin başarılı olma ihtimali yoktur.

“Kadınları dikkate almayan, kadınlara kendini ifade etme imkânı vermeyen hiçbir sistemin başarılı olma ihtimali yoktur.”

“Kadınları dikkate almayan, kadınlara kendini ifade etme imkânı vermeyen hiçbir sistemin başarılı olma ihtimali yoktur.”

Türkiye’de kadınların siyasete katılımı hakkında ne dersiniz?

Kadın sayımızın çok daha fazla olması gerekiyor. Siyaset yapan kadın sayısı çok fazla olmasına karşın parlamentodaki kadın sayısı çok az. Ancak AK Parti iktidarı öncesi 24’lerde olan bu sayının 81’e yükseldiği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Kadınların Türkiye’ye katkı sunabileceği çok fazla husus var. Dolayısıyla kadınların siyasette daha fazla olması gerek. Ancak Cumhuriyet tarihi boyunca kadınların oranı yüzde 4,4’leri aşamamış, yüzde birlerin altında olduğu, kadından sorumlu devlet bakanının erkek olduğu dönemler olmuş. Bu da özellikle kadınların siyasete katılma oranlarının çok yavaş gitmesine yol açmıştır. Halbuki artık mimarlarda, avukatlarda, öğretim görevlilerinde kadınlar yüzde 40’larda. Bu oranın siyasete katılımı Türkiye’ye çok büyük ivme kazandıracak.

Türkiye neden sistem değişikliğine ihtiyaç duyuyor?

Parlamenter sistem esasında siyasi krizlere yol açan bir sistemdir. Şöyle ki cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın farklı siyasi kesimlerden geldiği ya da hükumet kurulurken tek başına iktidar olamayan partilerin koalisyon kurarak yürütme erkini oluşturma çabaları ülkemize ciddi zararlar vermiştir. Darbelere baktığımız zaman hep bu ortamdan faydalanarak başa geldiklerini görürüz. 15 yıllık iktidarımız döneminde istikrarın korunmasının sebebi de tek başına hükumet kurabilmemizden kaynaklıdır. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar olan süreçte hepimiz bunun önemini tekrardan görmüş olduk. Hangi parti gelirse gelsin, istikrarlı bir yönetim sağlanabilmesi için bu sisteme ihtiyacımızın olduğu açıktır.

Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi, tıkanıklıkları nasıl giderecek?

Meclis’ten mutabakatla geçirdiğimiz Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi, krizlere yol açan durumların önünü kapatmaktadır. Yani halk doğrudan doğruya hükumeti kuracak olan kişiyi seçip, onu yetkili kılacak. Koalisyon ihtimali ya da Cumhurbaşkanı-Başbakan arasında anlaşmazlık çıkması gibi ihtimaller söz konusu olmayacaktır. 15 Temmuz darbe girişimi sürecinde de halkın darbe girişimini engellemesine bu yönden bakabiliriz. Eğer Başbakan ve Cumhurbaşkanı aynı doğrultuda talimat vermeseydi ya da hükumet koalisyon oluşturarak kurulmuş olsaydı, 15 Temmuz gibi tankla insanların ezildiği, savaş uçaklarıyla ülkemize saldırıldığı o geceyi bu şekilde sonlandırmanın mümkün olmadığı açık.

Yeni sistem 15 Temmuz gibi girişimleri nasıl önleyecek?

15 Temmuz girişimi daha önceki darbeler gibi sürekli olarak millet iradesini ortadan kaldırmaya yönelikti. Biz bunu 1960 ihtilalinde çok acı bir şekilde Başbakan’ı asan bir ülkenin utancıyla yaşadık, 1971 muhtırasında, 1980 ihtilalinde, 28 Şubat’ta bunlar tekrar etti. 2007’de e-muhtıra ile tekrar denediler. 15 Temmuz aslında bu sistemin vesayetçi unsurlarına izin veren yapısından acaba tekrar yararlanabilir miyim girişiminden ibaretti. 28 Şubat, 22 bankanın kapatılması ve hepimizin cebinden 381 milyar doların, en önemlisi de 13 senenin hayatımızdan çalınması Türkiye’nin boş iddialarla zaman kaybettirilmesine yol açtı. 28 Şubat’ta bir koalisyon olmasaydı ya da Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında bu kadar geniş uçurumlar olmasaydı, 28 Şubat kararları Türkiye’ye bu kadar çok zarar veremezdi. Aynı şekilde 15 Temmuz’da güçlü bir iktidar olmasaydı ya da geçmişteki Ahmet Necdet Sezer ve Bülent Ecevit gibi farklı yöntemleri olan bir Başbakan ve Cumhurbaşkanı başta olsaydı bugün bu noktada olmayacaktık. Tankların, savaş uçaklarının bizzat halka karşı kullanıldığı girişim bu kadar hızlı bastırılamayacak, Türkiye, dolayısıyla hepimiz çok daha fazla zarar görecektik. Bu noktada hükumet değişiklik sistemi kim gelirse gelsin güçlü, istikrarlı yönetimler getireceği için başka 15 Temmuz gibi girişimlerin önünü kapatmış olacak.

“Cumhurbaşkanlığı Sistemi güçlü, istikrarlı yönetimler getireceği için, kim gelirse gelsin 15 Temmuz gibi girişimlerin önü kapanacak.”

“Birinci Meclis ruhuna ihtiyaç var” ifadesinden ne anlamalıyız?

Birinci Meclis, Milli Mücadele dönemi yıllarında milletin iradesini bütünüyle ortaya koyarak istiklâl mücadelesi vermiştir. O zamanlar Meclis’te hâkimiyet- i milliyenin fiili uygulanabilirliği olmadığı için daha ufak bir zümreye yetkinin verilmesi tartışılırken, Mahmut Esat (Bozkurt) Bey “Hâkimiyet-i milliye kayıt altına girmedikçe hiçbir anlam ifade etmez, memleket anarşi haline girer” ifadelerini kullanarak o zamandan milletin hâkimiyetinin yani demokrasinin devletin birliği için en uygun sistem olduğunu ortaya koymuştur. Birinci Meclis, 23 Nisan 1920 günü Hacı Bayram Veli Camii’nde kılınan Cuma namazının ardından dualarla açılmış ve bizi millet yapan değerlerimize sahip çıkmıştır. Milletin menfaati her şeyin üstünde tutulmuş, düşmana karşı bir bütün olup işgal altındaki topraklarımızı işgalci güçlerden temizleyerek ‘Gazi Meclis’ unvanını almıştır. Bugünkü Meclis’imiz 15 Temmuz’un ardından tekrar ‘Gazi’ unvanını almış ve içeride terör örgütleriyle, dışarıda bu ülkenin birliğini ve yükselmesini istemeyen güçlerle mücadele ederken, Millî Mücadele döneminde sahip olunan Meclis ruhuna ihtiyaç duymaktadır.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)