Semavi Eyice: Şehirlerin planlaması tarihi dokuya uygun olmalı

Sanat tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice başta İstanbul olmak üzere şehirlerin geleneksel yapılarına zarar verildiğini, planlamaların tarihi dokulara göre yapılması gerektiğini söylüyor.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 30 mins
Prof. Dr. Semavi Eyice

Prof. Dr. Semavi Eyice

Selimiye’den Topkapı Sarayı’na, Divriği Ulu Camii’den Nevşehir’deki Saruhan Kervansarayı’na, Erzurum’daki Çifte Minareli Medrese’den Konya’da bulunan Alaattin Camii’ne Türkler yüzyıllar boyun ca yaşadıkları tüm bölgelerde kendi izleri ni bırakarak ilerlediler. Gittikleri şehirlere kültürel zenginliklerini katarken pek çoğu bugüne kalan önemli mimari eserler de bıraktılar. Bu yapılar kimi zaman bir cami, kimi zaman medrese, kimi zaman ise ker vansaray ya da hamam gibi mekânlar oldu. Hatta birçoğu UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Bulundukları bölgeleri adeta birer açıkhava müzesine çeviren bu yapıların bazıları Selçuklu dönemine, bazıları Osmanlı İmparator luğu’na, bazıları ise çok daha öncesine ait. Ancak gelin görün ki bölgeleri karış karış güzelleştiren bu mimari yapılar arasın da kıymeti bilinmeyenler, harap olanlar, değeri anlaşılmadan bilinçsizce restore edilenlerin sayısı da çok fazla. Sadece tari hi eserler mi? Başta İstanbul olmak üzere günümüzde hızla artan nüfus nedeniyle kentlerin dokusu bozuluyor, tarihi konak ların yerine dikilen gökdelenler şehirlerin siluetlerine etki ediyor. Osmanlı İmpara torluğu’nu yönlendiren mimari akımları, yıllar içinde süregelen yapısal değişiklikle ri, kent yaşamına etki eden unsurları, bun dan sonra nelerin korunması gerektiğini ve çözüm önerilerini Bizans ve Osmanlı sanatına ilişkin çalışmalarıyla tanınan İstanbul âşığı, Bizantolog ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice anlattı.

Karahanlılar mimaride örnek oldu
Tüm bunlardan önce, Türkler yerleşik hayata geçmeye başladıkları ilk dönemler de nasıl bir mimari sistem benimsemişler, onu anlatalım. Tarih boyunca hüküm sürdükleri Orta Asya bozkırlarından Akdeniz’e, Balkanlar dan Anadolu’ya kadar uzanan bölgelerde hâlâ Türk devletlerinden kalma mimari eserlere rastlamak mümkün. Türkler yaşa dıkları yerlerde sadece kervansaray, türbe, şadırvan, medrese, mescit, hamam gibi yapılar inşa etmekle kalmamış, o çağa pek çok yenilik de katmışlar. Medrese ve cami mimarisindeki çift kubbeler, ince minareler, Türk üçgenleri, beş köşeli mihraplar bunlardan birkaçı. İslamiyet’i kabul ettikten sonra ise özellikle dini mimariye çok önem ver mişler. 11’inci yüzyılın sonlarına doğru Anadolu’ya yerleşen Türkler, kısa zamanda İslam dininin ve toplum yapıla rının gereklerine uygun mimari eserler yapmaya başlamışlar. 840-1212 yılları arasında varlığını Orta Asya’da sürdüren Karahanlılar Türk-İslam sanatının temellerinin

Selimiye Camii. Edirne

Selimiye Camii. Edirne

atıldığı ilk dönem olarak öne çıkıyor. Karahanlı Devleti o yıllarda her alanda olduğu gibi mimari ve sanat alanında da sonraki dönemlere örnek olmuş. Bu yıllar Türklerin yerleşik hayata geçişle rinin hız kazandığı bir dönem olduğu için İslami yaşam tarzı imar faaliyetle rine de etki etmiş, cami, medrese, ker vansaray, köprü gibi yapılar sıklıkla yapılmış. Karahanlılar Dönemi’nde camilerde mimari unsur olarak özellikle kubbe ön plana çıkıyor. Aynı zamanda Türk üçge ni de sıklıkla kullanılmış. Bu dönemde inşa edilen ilk camiler kerpiçten yapı larak alçıyla kaplanmış. Bir süre sonra ise tuğla tercih etmişler. Bugün Buhara yakınlarında kalan Hazar şehrindeki Degaron Camii 11’inci yüzyıldan kalan, tuğla ve kerpicin bir arada kullanıldı ğı yapılardan biri. Aynı şekilde Türk mimarlığındaki eyvanlı medreselerin ilk örneklerine de yine Karahanlılarda rastlanıyor.

İnsan figürüne yer yok
Türk mimarisinde en eski kervansaray lar Karahanlılardan kalmış olup, Bunla ra ‘ribat’ adı veriliyor. Karahanlı kervan saraylarının mimarisi ve planları daha sonra, Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları’nın yaptırdığı kervansaraylarda geliştirilmiş. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere Ka rahanlıların mimari anlayışı Selçuklulara, onlarınki de Anadolu Selçuklularına etki etmiş. Dolayısıyla mimari alanında Türk dev letlerinde bir devamlılık olduğu gözden kaçmıyor. Selçuklular döneminde ise mimari alanında önemli geliş meler yaşanmış. Öyle ki Türkler bu dönemde Orta Asya ve İslam mimarisinin özelliklerini kullanarak yapılar inşa etmiş. Süsle me amacıyla yapılan motifler, geometrik şekiller ve yazılar bu dönemde öne çıkan gelişmelerden. İslamiyet’in de etkisiyle in san figürü hiç kullanılmamış. Selçuklu döneminde inşa edilen cami, türbe mescit gibi eserler Türk mimarisinin en güzel ör neklerini teşkil ettiği söyleniyor. Sivas Gök Medrese, Eşrefoğlu Camii, Sultan Han Gök Medrese, Gevher Nesibe Külliyesi, Key kavus Şifahanesi, Karatay Medresesi, Afyon’daki Ulu Camii, Sel çuklu döneminden günümüze kalan eserlerden sadece birkaçı.

“Eski İstanbul’u deprem ve yangınlar mahvetti. Kentte en büyük yangın 1918’de oldu. Bu yangınlar bir nevi suikasttı.”

Yüksek ve görkemli yapılar dikkat çekiyor
Selçuklulardaki tüm gelişmeler ve yenilikler ise Osmanlı dö neminde en üst noktaya ulaşmış. Osmanlı İmparatorluğu’nun kendinden önce gelen Selçuklu, İran ve Bizans mimarisinden çok etkilendiği görülüyor. Hatta bazı kaynaklarda Osmanlı’nın Akdeniz ve Ortadoğu geleneklerinin de etkisine girdiği iddia edi lir. Osmanlı mimarisini ‘Erken’, ‘Klasik’ ve ‘Geç Dönem’ olmak üzere üç döneme ayırmak mümkün. Erken döneme ait yapılara ağırlıklı olarak İznik, Bursa ve Edirne’de rastlanılıyor. Ulu Camii, Yeşil Camii, Üç Şerefeli Camii bu örneklerden sadece birkaçı. Klasik dönemde ise yapılar ağırlıklı olarak İstanbul’da yoğunla şıyor. Sivil mimari örneklerin olmadığı bu dönemde daha çok dini yapılar ile kamu binaları dikkat çekiyor. Öyle ki mimarlar bu dönemde yüksek ve görkemli, iddialı yapılar inşa etmeye çalışmış. Öte yandan yükselme döneminde özellikle batıya doğ ru ilerleyen Osmanlı, Hıristiyan mimarisinin geleneklerine ve isteklerine karşılık İslam dininin getirdiklerini yerleştirmeye çalışmış. Bu yüzden de başta cami olmak üzere türbe, medre se ve zaviye gibi dinsel amaçlı yapılar inşa edilmiş. Bu sayede fethettikleri bölgeler de yeni bir görünüm kazanmaya başlamış. Beyazıt, Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet ve Yeni Camii ile Haseki, Hürrem Hamamı ve Fatih Sultan Mehmet döneminde yapımına başlanan Kapalıçarşı bu döneme örnek gösterilebi lecek eserlerden. Osmanlı mimarisini anlatırken Mimar Si nan’dan da bahsetmemek olmaz. İmparatorlukta özellikle Sinan gibi dâhi bir mimarın olması fethedilen şehirlerdeki tüm yapı lara sirayet etmiş. Şimdilerde bile her biri şaheser olarak anılan MİMARİ Prof. Dr. Semavi Eyice. Mimar Sinan yapılarının başında Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki Selimiye Ca mii, Süleymaniye Camii, Haseki Külliyesi gibi yapılar geliyor. 18’inci yüzyıla gelindiğinde Lale Devri ile birlikte gerek Türk sosyal ve kültürel hayatı ile mimarinin Avrupa’nın etkisine girmeye başladığı görülüyor. Bu yüzden de yapılaşmalar klasik dönemin etkisin den çıkarak Batılılaşmaya başlıyor. Bu yıllara denk gelen Geç Dönem Osmanlı mimarisi ise görünüm olarak farklı özel likler taşıyor. Özellikle Fransa ile kuru lan siyasal yakınlaşma Osmanlı sanatı üzerinde oldukça etkili olmuş. Nur-u Osmaniye Camii, İstanbul Laleli Camii, Dolmabahçe Camii, Ortaköy Camii, Geç Dönem’in en güzel örneklerinden.

İstanbul

Yangınlar İstanbul’a zarar verdi
Şiirlere, kitaplara, fotoğraflara konu olan İstanbul, mimarisi ve tarihi yapılarıy la dünyada en dikkat çeken kentlerden biri. Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Ca mii, Kapalıçarşı gibi tarihi canlandıran yapıları barındıran kent, gerek kültürel mirası gerekse tarihi siluetiyle dikkat çekici. Ancak imparatorluğun son yıl larında yaşanan büyük yangınlar şehir deki mimariyi önemli ölçüde olumsuz etkilemiş. Kaybedilen savaşlarla birlikte artmaya başlayan nüfus, 1950’lerden son ra köyden kente göçün etkisiyle daha da artmış. Bununla birlikte şehir hızla çar pık kentleşmeye doğru ilerlemiş. Peki ne oldu da Doğu Roma ve Osmanlı’ya başkentlik yapan, tüm dünyanın gıpta ile baktığı bu büyüleyici kent alarm ver meye başladı? Özellikle 1900’lü yıllarda itibaren başlayan ve tüm şehri saran yangınlar, yaşanan depremler, tarihi siluetin deprem bölgesinde olması ve bilinçsiz imarlaşma kentin mimari açı dan tehlikeye düşmesini beraberinde getirdi. Sanat tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice, eski İstanbul’u özellikle deprem ve yangınların mahvettiği görüşünde: “As lında eski İstanbul’un birkaç safhası var. Şehrin en eski binalarını büyük deprem ve yangınlar mahvetti. Kentte en büyük yangın 1918’de oldu. O dönemlerde bazı kişilerin bir nevi suikastı olduğu söyle niyor bu yangının. O yangında İstanbul, Haliç kıyısından Cerrahpaşa Hastanesi sınırlarına kadar tamamen yandı. Daha öncesinde de 1907’de Vefa yangını var. Sonrasında 1910-1912’de Edirnekapı’da bir yangın çıkmış. O zamanlarda bazıları sabotajdı bunların. Onun için o tarihten bu yana İstanbul mimarisi diye bir şey kalma mıştır aslında. Büyük yangınla milli eserler de zarar gördü ama bir kısmını tamir etti ler. Bir kısmını ise yeniden inşa ettiler. Yani ortadan tamamen kaldırılanlar azdır. Geri kalanını da zaten ‘modern yapı yapıyoruz’ diye yıktık, kaldırdık. Maalesef bir şey kal madı İstanbul mimarisine dair.”

Yeni yapılar tarihi kente uymadı
İstanbul mimarisi denilince görkemli yapıların yanı sıra iki ya da üç katlı ahşap binalar aklımıza geliyor. Bu yapıların zaman içinde yerini betonarme binalara bıraktığına dikkat çeken Eyice, özellikle yangınlardan sonra sivil mimarinin değiş tiğini anlatıyor: “Ev mimarisi tamamen değişti. İstanbul kentinin ev mimarisi eskiden ahşap, iki katlı yapılardan oluşu yordu. Hıristiyan evlerinin bir kısmı kâgir yapılardı. Yani tuğla ya da taştandı. Özel likle Kadıköy tarafında bazı bölgelerde kâgir, dört beş metre cephesi olan üç dört katlı evler yapıldı. Benim de içinde büyü düğüm ev öyle bir yerdi. İçi ahşaptı ama dış mimari kâgirdi. Onlar da muayyen bir zevke göre uydurulmuş yapılardı. Kendine göre görüntüleri vardı her birinin. Horhor yokuşunda Suphi Paşa Konağı vardır me sela. Kimse farkına varmaz onun. Çünkü Şehzadebaşı’ndan Aksaray’a inen dar bir yokuştur orası. Vaktiyle Hamdullah Suphi Tanrıöver’in babasının konağıdır orası. O mesela kâgir bir yapıydı. Şimdilerde kal madı o yapılardan. Zaten o eski hayat da kalmadı. İstanbul insanının yaşadığı farklı bir ortam vardı. Zamanla iki oda, bir yatak odasından ibaret binalar yapılmaya baş landı ama tarihi kente hiç uymadı bence.” Köklü bir geçmişi var bu şehrin. Roma, Bizans ve en sonunda Osmanlı İmparator luğu’na ev sahipliği yapmış. Osmanlı’da çoğunlukla saray mimarisi akla gelse de halkın yaşadığı yerlerde de belli özellikler öne çıkıyordu. O zamanki ihtiyaçların şimdikinden çok farklı olduğunu söyleyen Eyice, çoğunlukla müstakil evlerin dikkat çektiğini anlatıyor: “Osmanlı’nın konak mimarisinin doğup büyümesi, gelişmesi ve yavaş yavaş ortadan kalkması gibi bir süreç var. Çünkü hayat değişmiş. Kona ğı yaptıranın durumuna göre yapıların karakteristiği değişmiş. Herkes konak yaptıramazdı çünkü. Sıradan halk ise evi nin müstakil olmasını istiyordu. Kira evi yoktu. Genellikle iki katlı ahşap binalar vardı. İnsanlar evlerinin bir bahçesi, bir kaç meyve ağacı ve su kuyusu olmasına dikkat ederlerdi. Osmanlı’da mimariye çok önem verilirdi. Ancak 1910’lu yıllardan itibaren çıkan yangınlarla o mimari aslını kaybetmeye başladı. O yangınlardan son ra İstanbul’da da kimse kalmadı. Şehirde oturmaktan kaçtı insanlar. Zaten zaman içinde ahşabı da tamamen yok ettik. Bazı ahşap binalar restore edildi ama güzel yapılamadı. Şimdi koca koca apartmanlar var. Onların bakımı nasıl olacak, insanlar içinde nasıl yaşayacak bilemiyorum.”

Hamam kültürü kalmadı
Sadece konaklarda ya da halkın yaşadığı müstakil evlerde değil, Osmanlı mimari sinde hemen hemen her yapı inşa edilir ken belli başlı prensipler uygulanırmış. Örneğin sıkışık bir mahallede ufak bir cami yapılıyorsa minarenin yeri, bitişiğin deki evin durumuna göre belirlenirmiş ki müezzin ezan okumaya şerefeye çıktığın da o evin içini görmesin. Bu tip durumlar için o zamanın belediyesinin nizamname sinde kurallar olduğunu ve herkesin bu kurallara uygun hareket ettiğini anlatıyor Eyice: “Osmanlı Devleti’nde minare mima risi daha önceki dönemlere göre daha ince ve daha estetiktir. Çokgen gövdesi olan minarelerde gövdeler yivli ve burmalıydı. Kabartma ve motiflerle zenginleştirmiş lerdi. Ancak bunlar sadece karakteristik özelliklerdi. Bir de yeni bir yapı inşa edilir ken nizamnameye uygun hareket etmeleri gerekiyordu. Mezarlıklar mesela, şehrin içinde olmasını istememişler bir dönem. Avrupalı fikrine göre hareket etmişler çünkü… Oysa bizim kültürümüzde bir cami yapılsa bunun hazire denilen ufak bir mezarlığı olur. Öyle bir geleneğimiz vardı. Onu da yitirdik. O dönemlerde mimaride hamamlar da büyük yer kaplıyordu. Çünkü halkın evinde sıcak su devamlı bulunma dığı ve banyo olmadığı için umumi ha mamlara gidilirdi. Osmanlı İmparatorluğu döneminin son, Cumhuriyet döneminin başlarında bu kültür çok yaygındı. Her mahallede kocaman hamamlar vardı. Bu yüzden de en fazla vakıf geliri getiren yerlerdi. Türkler İstanbul’un fethinden son ra burada ve Osmanlı Devleti’nin dört bir yanında binlerce hamam yaptı. Hatta 17’nci yüzyılda İstanbul’da 168 büyük çarşı hama mı olduğu biliniyor. Ama zamanla o kültür de öldü maalesef. Hamam da kalmadı. Gi dilmiyor artık çünkü. Çok önemli hamam lar vardı, hepsini yıktılar. Örneğin Fatih’te

İstanbul

tam Bozdoğan Kemeri’nin başladığı yerde kocaman bir hamam vardı, yıkıldı. Bunlar da sanat bakımından büyük kayıp.”

Modern bir Paris yapmak istediler
Tarihi camiler, müzeler, saraylar, sarnıçla ra ne oldu peki zaman içinde? Tarih bo yunca yaşanan deprem ve yangınlar onları etkilemedi mi? Eyice, bir kısım tarihi eserlerin restore edildiğini, kimilerinin karakterini kaybettiğini anltıyor: “Yaşat maya çalışılıyor ama pek çoğu karakterini kaybetti. Yangın geçirmiş, tahrip edilmiş binaları belki ayakta tutmak mümkün olabiliyor. Ama onların bile muhalifleri var, bunlar tutulmasın, yıkılsın istiyorlar. Bazı mimarlar var ki bir tarihi binayı yıkıp yerine modern bir şey inşa etmeyi önere biliyorlar. 1918’deki büyük yangında Haliç kıyısından Cerrahpaşa Hastanesi’nin bu lunduğu yere kadar İstanbul’un neredeyse üçte biri yanmış. Zaten 1918’deki harpten de yenilgiyle çıkmışız. Bir de o zamanki belediyeler burayı ihya edelim, yeni baştan yapalım kafasındaydı. Modern bir Paris yapmak istediler. O dönem iki kez belediye başkanı olmuş Operatör Doktor Cemil Paşa (Topuzlu) söylemiş bunu. Tek arzusu buymuş. Ayasofya’nın dış görünüşünü daha cazip hale getirmek için etrafında bu lunan padişah türbelerini yıkmak istemiş örneğin. Korkunç bir şey bu. Adam doktor çünkü, onun için bu tarihi değerlerin öne mi yok ki! Dolayısıyla her kafadan bir ses çıkmış.”

“Dokunulmayacak yapılar harita üzerinde belirlenmeli ve ona uygun olarak caddeler, sokaklar çizilmeli.”

Anadolu’da mimariye merak yok
İstanbul’da Osmanlı’dan önce Bizans ya pılarının hâkim olduğunu ve bu yapıların günümüze neredeyse hiç ulaşmadığını da vurgulayan Eyice, bir çoğunun zaman içinde yıkıldığını anlatıyor: “Bizans yapıla rından ancak 40 kadarı kaldı. Bazıları çok harap, bazıları cami olarak kullanılıyor. Önemli saray ve camilere ise pek restoras yon yapılmıyor. Topkapı Sarayı’nda önemli bir değişiklik yapılmadı örneğin. Ayasofya Müzesi’nde de yapıyı ayakta tutmak için vaktiyle mimarlar büyük çaplı işler yapmış lar. Ama binayı esastan alıp da yapmamışlar. Öte yandan bence Mimar Sinan şehirlere ruh katan bir isimmiş. İstanbul’a da dam gasını vurmuş. Beğenilmeyecek eseri yok ama hangi yapıları Sinan’ın bizzat yaptığı, hangi yapılara kalfalarını gönderdiği belli değil. Örneğin Manisa’da bir cami var. Çini bakımından çok zengindir. Sinan’ın imzası var ama estetiğinde bir şey vardır ki Sinan’a uymaz. Araştırılınca ortaya çıkıyor ki Mimar Sinan oraya kalfasını göndermiş, o kalfa da inşaat sırasında hayatını kaybetmiş. Yani Sinan bizzat başında durmamış. Zaten Ana dolu’da da tarihi mimari iyi korunmuyor. Hatta orada merhametsizce tahrip ediyorlar. Çünkü meraklısı yok. Tarihi mi, değil mi bakmıyorlar.”

Avrupa’da tarihe çok önem veriliyor
Depremler, yangınlar, bilinçsiz tahribat… Ancak kentlerin mimarisinin bozulmasında nüfus artış hızının etkisi var. Çocukluk yıl larında İstanbul’da bir milyon kişinin bile yaşamadığını vurguluyor Eyice. “Şimdi 15 milyon diyorlar ama bu kalabalığı bu şehir kaldırmaz. Ne vasıta, ne yollar, ne mimari kâfi gelir bu kalabalığa” diye konuşan Eyice, kentsel dönüşümün de yerel mimariyi koru yarak yapılmasından yana: “Ben bir dönem ABD Washington’da bulundum. Çok tarihi karakteri olan bir şehir değil. Bir yolun ke narında küçük küçük dükkânlar, tuğladan yapılar gördüm. Washington merkezîleşme ye başlayınca planlama gereği bu mahal lenin de kaldırılması icap etmiş. Ancak bir mimar bunların kaldırılmaması için müca dele etmiş. Sonunda bu yapıları muhafaza etmişler. Çünkü çok önem veriyorlar tarihe ve eski yapılara. Öte yandan ben 1943-1945 yıllarında harp zamanında Almanya’daydım. Şehirler devamlı bombalanıyordu. Oturdu ğum kasabada da eski, yerel karakteri olan binalar vardı. Oraya bomba yağıyordu, erte si gün gelip binaya yazı yapıştırıyorlardı ‘Bu bina savaştan sonra aynen restore edilece ğinden o haliyle muhafaza edilecektir’ diye. Bizde öyle bir şey yok. Muhteşem konaklar çatır çatır söküldü. Moda’da 4-5 metre cep hesi olan, Hıristiyanların oturduğu köşkler vardı, muhafaza edilemedi. Haliç kıyıların da eskiden Rumların bulunduğu binalar vardı, onlar da birer ikişer gittiler.”

Sultanahmet Camii-İstanbul

Sultanahmet Camii-İstanbul

Dokunulmayacak yapılar belirlenmeli
Semavi Eyice eski İstanbul mimarisinin günümüzde artık çok uzaklarda kaldığı na dikkat çekiyor. Kentin tarihi dokusu nun bugünkü halini görmek için Tepe başı’na çıkılması gerektiğini belirten Eyi ce, şunları söylüyor: “Tepebaşı’nın önü açık olan kısmından, otellerin önünden doğru bir bakın kente, İstanbul siluetini göreceksiniz. Süleymaniye, Fatih, Mih rimah camilerinin biblo gibi, küçücük kaldığını göreceksiniz. Arkasında koca man binalar, gökdelenler yükseldi çün kü. Oysa bu İstanbul mimarisi değil…” Mimari açıdan başta İstanbul olmak üzere tüm şehirler yapıları bozuluyor diye eleştiriliyor. Ancak kimse öneri getirmeye yanaşmıyor. Eyice, farklı ses lerden yükselecek önerilerle kentlerin tarihi siluetlerinin korunabileceğini anlatıyor: “Öncelikle hiçbir şekilde do kunulmayacak yapıları belirlemek gere kiyor. Harita üzerinde belirli bir renkle belirlemeli, ondan sonra çizgileri çekip caddeler, sokaklar çizilmeli. Şehirler bu şekilde planlanırsa aslına uygun bir şe kilde yaşanılabilir. Herkes kafasına göre hareket etmemeli. Bazı çok değerli eser leri yıkmaya kalkıyorlar bazen. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin orada Burmalı Mescit vardı seneler önce. 1935’te 500 metre alan içinde iki cami olmayacak diye kanun çıkarmışlar. Orada Şehzade Camii de olunca birini iptal edilecek denmiş. O yapı kıymetli mi, değil mi bakmamışlar bile. Oysa Beyazıt zama nında yapılmış bir mescit orası. Ben çocukken içinde namaz kılınıyordu ama söktüler, 20 seneye yakın çatısız, dört duvar halinde durdu. Sonra Vakıflar Ge nel Müdürlüğü’nden bir mimar ihya etti orayı. Yeniden namaza açtılar. Dolayısıy la bazı yapılar inatla kurtuldu, bazıları nın adı bile kalmadı.”

FavoriteLoadingBeğen