Üç kuşaktır opera sahnesinde

Türkiye’nin en eski opera sanatçılarından Jirayr Çarkçı’nın kızı, mezzo-soprano Jaklin Çarkçı, otuz iki yıldır sahnede. Jaklin Çarkçı’nın kızı Sirel Yakupoğlu da başarılı bir soprano. Anne-kız bu yıl yeni eserlerle izleyicilerin karşısında.
Yayın Tarihi: Mar 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 24 mins

Mezzo-soprano Jaklin Çarkçı’nın Türkiye’nin en büyük, güçlü seslerinden biri olduğuna kuşku yok. 1985’ten beri sahnede ve önemli rollerde izlediğimiz Jaklin Çarkçı’nın babası Jirayr Çarkçı da opera sanatçısıydı. Türkiye’nin ilk kuşak şancılarından ve İstanbul Şehir Operası’nın en eski sanatçılarından Jirayr Çarkçı’nın yeteneği kızı Jaklin’e de geçti.

Babasının opera sanatçısı, annesinin ise piyanist olması hasebiyle küçüklüğünden beri müzikle iç içe yaşam süren Jaklin Çarkçı’nın kızı Sirel Yakupoğlu da operayı meslek olarak seçti. Biz de üç kuşaktır opera sahnesinde bulunan aileden mezzo-soprano Jaklin Çarkçı ve kızı soprano Sirel Yakupoğlu ile müzik dolu bir sohbetin içinde bulduk kendimizi.

“Operanın içine doğdum”

Jaklin Çarkçı, babası Jirayr Çarkçı’nın sanat yaşamındaki etkisinden ve çocukluk yıllarından başlıyor söze: “Her çocuk, içinde büyüdüğü ortamın aynasıdır. Ben operanın içine doğdum” diyor ve şöyle devam ediyor sözlerine: “Annem piyanist, babam opera sanatçısıydı. Evimize gelip gidenler de genelde opera sanatçılarıydı. Babam, müziğin nasıl dinlenmesi gerektiği hakkında bilgi verirdi bana. Beş yaşında piyano, solfej dersleri almaya başladım. Şarkı söylemek benim için her zaman ibadet gibiydi. O kadar çok seviyorum bu işi. Babamla müzik çalışmaya başladığımda henüz okula gitmiyordum.

Hangi eserin hangi besteciye ait olduğunu öğretirdi bana. Sonra da anlattıklarını sorardı. Beş yaşımdayken nedense Giacomo Puccini’nin ‘Tosca’ operasının Gioachino Rossini’ye ait olduğunu zannetmiş ve babama da böyle söylemişim. Bu yüzden babam bana ‘Tosca’nın meşhur soprano aryası ‘Vissi d’Arte’yi orijinal tonundan söyleme cezası vermişti. O zaman beş yaşındaydım. Şarkı söylemek benim için çok güzeldi. Babamın verdiği ceza aslında benim için ödüldü.”

 

JAKLİN ÇARKÇI, TÜRKİYE’NİN EN ESKİ OPERA SANATÇILARINDAN BİRİ OLAN BABASI JİRAYR ÇARKÇI’NIN KUCAĞINDA. ÇARKÇI’NIN ANNESİ İSE PİYANİSTTİ.

 

“En çok Maria Callas dinlerdim”

Jaklin Çarkçı’nın küçükken en çok dinlediği opera sanatçısı, 20’nci yüzyılın efsane seslerinden Maria Callas’mış. Özellikle Callas’ın ‘Madam Butterfly’ operasındaki icrasından çok etkilendiğini anlatıyor. Babası Jirayr Çarkçı’yı opera sahnesinde izleyip izlemediğini sorduğumda ise “Hem de sık sık” diyor. Ardından ise eskilere, 1960’lı yılların sonuna gidiyor: “Yaz aylarında İstanbul Şehir Operası’nın açıkhava temsilleri olurdu. Onları kaçırmazdım. Georges Bizet’nin ‘Carmen’ operasını izlediğim akşamı çok iyi hatırlıyorum. İzlerken ‘Ben olsam burayı böyle yapardım’ diye düşünmüştüm. Çocukluğumda piyano çalmayı pek sevmezdim. Açıkçası hâlâ da pek sevmem. Puccini de öyleymiş, o yüzden bunu eksiklik gibi görmüyorum. Çocukken piyano resitalleri de vermiştim aslında. Fakat şarkı söylemek benim için bambaşka.”

“Ben operanın içine doğdum. Annem piyanist, babam opera sanatçısıydı. Evimize gelip gidenler genelde opera sanatçılarıydı.”

On üç yaşında müziğe küstü

Jaklin Çarkçı, on üç yaşına gelinceye kadar müzikle dolu günler geçirmiş. İzlemiş, dinlemiş, söylemiş, çalmış ve babasından müziği öğrenmiş. Babasının kaybı onun için gerçek manada yıkım olmuş. Ölüm gerçeğinin çocuk ruhunda açtığı yaranın acısı yıllar boyu dinmemiş. Öyle ki geçirdiği travmanın etkisiyle müziğe küsmüş.

Sanatçı, o acı günlerden bahsederken “Bu, 12- 13 yaşındaki bir çocuğun kararıydı. Yıllar sonra başka bir travma ile müziğe geri döndüm” diyor.

Jaklin Çarkçı, “başka bir travma” sözleriyle eşinin, iki çocuğunun babasının rahatsızlanmasını kastediyor. Erken yaşta evlenip anne olan sanatçı, bir gün eşinin kalp hastalığı bulunduğunu ve ameliyat geçirmesi gerektiğini öğreniyor. O dönemde tıp şimdiki kadar ileri olmadığından kalp ameliyatlarının neticesi kolaylıkla kestirilemiyor.

Yeni bir travmayla müziğe döndü

“Ben, eşimin hastalığını öğrenince panik oldum” diyen sanatçı o acı günleri şu sözlerle anlatıyor: “Ne yazık ki hayatın gerçekleri var ve bunlara göre iki çocuklu bir kadın olarak ailemin sorumluluğunu tek başıma yüklenmek zorunda kalabilirdim. Eşimin rahatsızlanmasından sonra değerli şan hocası Çiçek Kurra Kanter bana operayadönmek isteyip istemediğimi sordu. Evet, istiyordum. O da beni çalıştırdı. 27 yaşındaydım ve konservatuvara girmek için gerekli olan yaş sınırını aşmıştım. O yüzden üstün yetenekli olduğumu kanıtlamak için ayrı bir sınava girmek durumunda kaldım. Onu geçince yaş engeli ortadan kalktı. Çünkü üstün yetenekliler yaş sınırına tabi değildi. Konservatuvarı kısa sürede sınıf atlayarak bitirdim.”

Sanatçı, o yıllarda olmasa da daha sonra eşini kaybetmiş. Bu acı olay yaşandığında İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde solistmiş.

Jaklin Çarkçı, solist olarak opera sahnesine ilk çıktığında öğrenciydi ve İtalyan besteci Giuseppe Verdi’nin ‘Il Trovatore’ operasında oynamıştı. Bu eserde Azucena adında Çingene bir kadın karakteri vardır ve mezzo-soprano repertuarının en gözde aryalarından ‘Stride la vampa’ bu rol için yazılmıştır. İşte Azucena ve onun meşhur aryası ‘Stride la Vampa’, Jaklin Çarkçı’nın yaşamında önemli yer tutuyor.

Jaklin Çarkçı, babasını kaybedince on üç yaşında müziğe küstü. Erken yaşta evlenip iki çocuk annesi oldu. Eşinin hastalığından sonra, 27 yaşında yeniden müziğe döndü.

 

JAKLİN ÇARKÇI, IGOR STRAVINSKY’NİN ‘THE RAKE’S PROGRESS’ OPERASINDA BABA THE TURK ROLÜNÜ OYNUYOR

 

Kendini sahnede buldu

Sanatçı, henüz öğrenciyken bu önemli rolü nasıl aldığını anlattı, biz de dinledik: “Konservatuvara girdikten altı ay sonra İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin korosuna da kabul edildim. Yıl 1985 idi. Hem okulda eğitim alıyor hem de koro sanatçısı olarak provalara gidip geliyordum. 1988-89 sezonunda Verdi’nin ‘ll Trovatore’ operası sahnelendi. Tam da temsil döneminde Azucena rolünü oynayacak olan tüm solistler rahatsızlandı. Ben de bütün provaları izliyordum. Aydın Gün bana bir fırsat vermek istedi. Bir gün prova sırasında ‘Jaklin, sahneye çık. Bunu sen yapıyorsun’ dedi. Hiçbir hazırlığım yoktu, öylece çıktım sahneye. Kelimenin tam anlamıyla beni sahneye fırlattı. Herhalde başarılı oldum ki hemen o rolü oynayan sanatçılar arasına katıldım. Ondan sonra ilerledik. Akabinde de burslardan faydalanıp yurtdışına gittim. Mesut İktu’nun müdürlüğü döneminde solistlik imtihanını kazandım.”

Carmen’den Elektra’ya…

Jaklin Çarkçı, Azucena rolü ile adım attığı solistlik kariyeri boyunca aralarında ‘Carmen’, ‘Aida’, ‘Samson ve Dalila’, ‘Norma’, ‘Cavalleria Rusticana’, ‘Jenufa’, ‘Elektra’nın da yer aldığı pek çok önemli eserde başrol oynadı. 1988’den İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) kapandığı 2008 senesine kadar aralıksız sahnedeydi. Sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da başarılara imza attı. Katıldığı uluslararası şan yarışmalarında birincilik ödülleri aldı. Batı’nın önemli sahnelerinde alkışlandı.

Opera izleyicileri, Jaklin Çarkçı’nın çok büyük, geniş ve etkileyici bir sesi olduğunu bilirler. Sahneye çıktığında rahat söyleyişiyle, oyunculuğuyla, kendine güveniyle seyircileri etkisi altına aldığını da… 2008’de AKM’nin kapanmasından sonra İstanbul Devlet Opera ve Balesi, Kadıköy’deki küçük Süreyya Sahnesi’ne taşınmak zorunda kaldı. Sahnenin ve orkestra çukurunun küçük olması yüzünden dokuz yıldır ‘Aida’, ‘Carmen’ gibi büyük ve kalabalık kadrolu eserler İstanbul’da sahnelenemiyor. Ayrıca Jaklin Çarkçı gibi büyük sesler de sahneye çıkamıyorlar. Çarkçı’yı en son Richard Strauss’un ‘Elektra’ operasında, dramatik sopranolar için yazılmış son derece zor bir rol olan Elektra’yı söylerken dinlemiştik. Ta ki geçen ocak ayına kadar… Evet, sanatçı yaklaşık dokuz yıllık aradan sonra İstanbul’da sahne aldı ve Igor Stravinsky’nin ‘The Rake’s Progress’ operasında Baba the Turk rolünü oynadı. Bu 20’nci yüzyıl eseri önümüzdeki yıl da sahnelenecek.

Jaklin Çarkçı, dokuz yıllık aradan sonra geçen ocak ayında İstanbul’da sahne aldı ve Igor Stravinsky’nin ‘The Rake’s Progress’ operasında Baba the Turk rolünü oynadı.

 

İtalya’da doktora yaptı

Jaklin Çarkçı dokuz yıl boyunca İstanbul’da sahneye çıkamadı ancak bundan aradaki zamanı boş geçirdiği sonucu çıkmasın. Sanatçı, bu süre içinde neler yaptığını şöyle anlattı: “Ben bu zamanı başka türlü değerlendirmek zorunda kaldım. Sahnede olmayı çok isterdim ama hayıflanarak zaman geçireceğime Bologna Üniversitesi’nde Artistik Ses Bilimi üzerine doktora yaptım. Tezim 30 üzerinden 27 ile kabul edildi. Burada denklik istedim, aldım. Yaptığım kayıtlardan dolayı doçentliğimi de aldım. Ses fizyolojisi ile ilgili daha spesifik bilgilere de ulaştım. Şu anda İstanbul Üniversitesi’nde Eğitimde Psikolojik Danışmanlık üzerine ikinci yüksek lisansımı yapıyorum. Bu arada açık öğretimden felsefe lisans diplomamı da aldım. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda performans psikolojisi dersi veriyorum. Ders veriyorum, ders alıyorum… Okumayı, yazmayı ve sahnede olmayı çok seviyorum. Bu arada tabii çok fazla kitap okudum. Üç senedir Lincoln Enstitüsü’nden psikoloji kuramları üzerine ders alıyorum.”

Sakallı ve bıyıklı kadını oynuyor

Mezzo-soprano Jaklin Çarkçı, dokuz yıl aradan sonra sahneye dönmesine vesile olan ve Türkiye’de ‘Hovarda’nın Sonu’ adıyla oynanan ‘The Rake’s Progress’ operasını da anlattı bize. Çarkçı’nın Igor Stravinsky’nin ‘The Rake’s Progress’ operası ve orada canlandırdığı Baba the Turk rolü hakkındaki sözleri şöyle: “Bu eser, bir hovardanın yaşadıklarını ve yanlış tercihleri sonucunda düştüğü kötü durumu yansıtıyor. Sosyolojik olarak baktığımızda sanayi devrimi sonrası şehirleşmeyle ortaya çıkan zıt ortamlarda yetişen kişileri anlattığını da söyleyebiliriz. Eserin başkarakteri Tom, çeşitli maceralardan sonra daha dingin bir hayat sürmek ve zengin olmak ister. Bu yüzden zengin ama sakalı, bıyığı olan ve bu şekilde para kazanan Baba the Turk ile evlenmeye karar verir. Baba the Turk, androjen kişiliğin temsilcisi olabilir. Kızdığında tabakları, çanakları fırlatan, eril yanı ortaya çıkan uç bir karakter. Ben de severek oynadım. Her ne kadar sakalı, bıyığıyla para kazanmış olsa da bir eksiklik hissi var içinde. Tabii bunu bastırmak için de uğraşıyor.”

 

JAKLİN ÇARKÇI, GEORGES BIZET’NİN ‘CARMEN’ OPERASINDA UZUN YILLAR BAŞROL OYNADI.

 

“Aslında opera benim tercihim değildi” diyen Sirel Yakupoğlu, tiyatro eğitimi almak istemiş. Oyunculuğu seven sanatçı, bir dizide, bir de reklam filminde rol aldı.

Hem soprano hem mezzo-soprano

Her ne kadar sanatseverler mezzosoprano olarak tanısa da dramatik sopranoların seslendirdiği önemli roller de var Jaklin Çarkçı’nın repertuarında. Sesinin zaman içinde yukarıya yani tizlere doğru genişlediğinden bahseden Jaklin Çarkçı, şunları anlatıyor: “Solistliğe, karşıma o çıktığı için Azucena rolüyle başladım ama sesim sürekli yukarıya doğru genişledi. Bir de bağırsak zarı iltihabı atlattım ben. Öyle ki ölümden döndüm. O temizlendikten sonra sesim parladı, yukarıya doğru genişledi. Bunun fizyolojik nedenini bilemiyorum tabii ama öyle oldu.

Söylediğim soprano rolleri arasında ilk aklıma gelenler: Offenbach’ın ‘Hoffmann’ın Masalları’ operasından Giulietta, ‘Jenufa’ operasından Kostelnicka, ‘Cavalleria Rusticana’dan Santuzza…

Santuzza rolüyle yurtdışında düzenlenen bir yarışmada 2007 senesinde birincilik kazandım. Sonra İtalya’da iki tane temsil yaptım. 2007’de Strauss’un ‘Elektra’sından Elektra söyledim. ‘Turandot’, ‘Uçan Hollandalı’, ‘Salome’ çalıştım ama bunları henüz söylemek fırsatı olmadı.” Otuz iki yıldır opera sahnesinde şarkı söyleyen, farklı karakterlere hayat veren Jaklin Çarkçı, belli ki ileride akademik çalışmalarıyla da adından söz ettirecek. Sanatçı, sohbetimizde ileride kitap yazma planı olduğundan da bahsediyor.

“Opera benim tercihim değildi”

Jaklin Çarkçı’nın kızı Sirel Yakupoğlu da aynı annesi gibi başarılı bir opera sanatçısı. Ancak ses karakteri ve repertuarı annesininkinden çok farklı. Jaklin Çarkçı’nın koyu, dramatik bir sesi var. Sirel Yakupoğlu ise başarılı bir koloratur soprano. Sohbetimizin başında “Aslında opera benim tercihim değildi” diyen sanatçıya kulak verelim şimdi: “Yaşam öyle bir aktı ki ben kendimi operada buldum. Aslında tiyatro ya da psikoloji okumak istiyordum. Lisede fen alanından mezun olduğum için psikolojiyi tercih edemedim. Tiyatro sınavında ise başarılı olamadım. Operanın sınavına girdim ve kazandım. O dönemde oyunculuk tecrübem yoktu. Deneyim olmayınca yeteneğiniz olsa da ortaya koyamıyorsunuz. Ancak benim operayı meslek olarak seçmem annem için çok gurur verici olsa gerek. Sonuçta bir bayrak devrediliyor. Ama en son kuşak bundan ne kadar mutlu, tartışılır. Yapıyorum ama benim için öncelik opera sanatçılığından ziyade insanlık kimliğim.” Sirel Yakupoğlu, şu an İstanbul Üniversitesi’nde rehberlik ve psikolojik danışmanlık alanında yüksek lisans yapıyor. Çocukluğundan beri insanları gözlemlemeyi sevdiğinden de bahseden sanatçı çok sevdiği oyunculuğu yapma fırsatını da bulmuş.

‘İlişki Durumu Karışık’ dizisinin bir bölümünde konuk oyuncu olarak yer alan Yakupoğlu, bayram için özel olarak hazırlanan bir şeker reklamında da hamile kadın rolüyle karşımıza çıktı. Sirel Yakupoğlu’na “Oyunculuğa devam etmeyi düşünüyor musunuz” diye sorduğumda hızlı bir “Evet” yanıtı geliyor karşıdan.

 

SİREL YAKUPOĞLU, FERİT TÜZÜN’ÜN ‘MİDAS’IN KULAKLARI’ OPERASINDA AY TANRIÇASI’NI CANLANDIRMIŞTI

 

“Müziğe gitarla başladım”

Sirel Yakupoğlu, annesinden farklı olarak küçüklüğünde pek fazla opera izlememiş. İlk izlediği opera ise annesinin rol aldığı ‘Il Trovatore’ olmuş. “O zaman dört ya da beş yaşındaydım herhalde. Öylece bakıp izlemiştim. O yaştaki çocuk ne kadar anlayacak tabii operadan” diyen sanatçı, şöyle devam ediyor sözlerine: “Bir keresinde de annem beni ‘Aida’ operasında figürasyona sokmuştu. Orada Habeşistanlı esirleri oynamıştık. İlk sahne deneyimim odur. Ama kulislerde, provalarda çok bulundum.”

Sirel Yakupoğlu, müziğe gitar çalarak başlamış: “Küçükken bana bir gitar hevesi geldi. Defterimin arasına cetvel soktum, üstüne lastikler geçirerek kendime gitar yaptım. Anneannemle babam bana org aldığında, neden gitar değil diye düşündüm. Sonra annem beni gitar kursuna gönderdi. Dört – beş sene kursa gittim. Gitar ve solfej öğrendim. Ardından da konservatuvara girdim. Konservatuvara girene kadar gitar çaldım.”

“Mozart’ı çok seviyorum”

Sesini ilk olarak opera müsabakalarında duyuran Sirel Yakupoğlu, Leyla Gencer Şan Yarışması’nda iki kez üst üste finalist oldu. 2005’te ise İş Sanat’ın düzenlediği ‘Parlayan Yıldızlar’ yarışmasında birincilik aldı. 2008’de Siemens’in yarışmasında ikinci olup Mozart’ın memleketi Salzburg’da bulunan Mozarteum Akademi’de eğitim görmeye hak kazandı. “Bir buçuk ay kaldığım Salzburg’da dünyaca ünlü sanatçılar koloratur soprano Edda Moser, tenor Tom Krause ve soprano Edith Wiens ile çalışmak büyük keyifti. O atmosferi solumak, Mozart’ın yaşadığı yerleri görmek beni çok etkiledi. Mozart’ı çok seviyorum. Yalın armonilerle son derece zengin bir duyarlılığı ifade edebilen başka besteci yok” diyen sanatçıyı daha uzun yıllar keyifle dinleyeceğiz. Zira Sirel Yakupoğlu, tiz tonlara açık denizlere çıkan bir yelkenli gibi açılıyor ve kıvrak sesiyle kulaklarımıza müziğin renklerini serpiyor.

Yakupoğlu ‘Kahve Kantatı’nda…

Jirayr Çarkçı ile başlayıp Jaklin Çarkçı ile devam eden opera geleneğini devralan genç sanatçı Sirel Yakupoğlu, yıllardır İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde solistlik yapıyor. Sanatçıyı bugüne kadar aralarında Mozart’ın ‘Sihirli Flüt’ünden Gece Kraliçesi’nin, Offenbach’ın ‘Hoffmann’ın Masalları’ operasından Olympia’nın, Richard Strauss’un ‘Ariadne auf Naxos’undan Zerbinetta’nın da yer aldığı pek çok eserde başrolde izledik. Bu yıl ise sanatçıyı Bach’ın ‘Kahve Kantatı’nda dinliyoruz. Bu güzel Barok dönem eseri 21, 22, 24 Mart akşamları Kadıköy’deki Süreyya Sahnesi’nde seyircisiyle buluşacak. İzlemenizi öneririz.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)