Kuşaktan Kuşağa: Emine Öğün

Mimar Turgut Cansever’in kızı ve öğrencisi Emine Öğün ile Türklerin mimari geleneğini, bugünkü yapılaşmanın yaşam kültürümüze etkilerini konuştuk. Öğün, Osmanlı’da olduğu gibi yapı dilinin standartlar üzerine inşa edilmesi gerektiği görüşünde.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 31 mins
Emine Öğün

Emine Öğün

Çağımızın ‘Mimar Sinan’ı kabul edilen, üç kez ‘Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne layık görülmüş tek Mimar Turgut Cansever’in üç mimar çocuğundan biri Emine Öğün. ‘Bilge Mimar’ lakaplı babasının mesleğini seçen Öğün, ‘Turgut Bey’den devraldığı mimari anlayış ve çalışma üslubu ile yoluna devam ediyor. Babası Turgut Cansever’i, Türkiye’nin mimari kimliğini ve bugünkü yapılaşmayı konuşmak için bir araya geldiğimiz Emine Öğün, Anadolu’nun bin yıllık mimari gele neğinin altını çizerek günümüzü değer lendiriyor, gelecek için önerilerini sıralıyor. Sohbetimize, Türk mimari geleneğini anlat masını isteyerek başlıyoruz. “Türkler’de mimariyi İslam öncesi ve sonrası diye ayırmak zordur” diyerek yo rumlarının merkezine üzerinde yaşadığımız toprakları koyuyor ve başlıyor anlatmaya. Öğün’ü dinlerken, iyi bir mimar olmanın, bir yaşam kültürü ve medeniyet inşa ettiğini bilmekle alakalı olduğunu düşünüyoruz.

Selçuklu ve Osmanlı’da mimari dil birliği
“Bugüne örnek olması açısından en an lamlı olacak şey, Selçuklu ve Osmanlıların şehirlerini düzenlemeleriydi” diyen Öğün, “Göçebe toplum zaten etrafını biçim lendirmeyi bilmez” ifadesinin bir tevatür olduğunu söylüyor. Geleneksel mimarideki sistemi anlatırken, toplumda herkese eşit standartlar sunan mimari dil birliğine dikkat çekiyor. “Bu coğrafyada bundan sonra ne yapacağımız üzerinden geriye bakarsak, öncelikle bizim burada var olurken ne olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Müs lümandık. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu geldi. Sonrasında beylikler dönemi ve Osmanlı. 1920’lerde Birinci Dünya Sa vaşı ile dünyada büyük bir kırılma yaşandı. Osmanlı parçalandı ve Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Batı’da ise Rönesans ve aydın lanma ile bir dönüşüm yaşandı. 1930’larda ise modern hareket başladı. Ondan önce Rokoko ve Barok vs. dönemler sayabiliriz. Kültürlerarası geçirgenliğin olmadığını söy lemek mümkün değil. Bizim toplumumuz da bundan etkileniyor ve bugün geldiğimiz noktaya ulaşıyoruz. Büyük Selçuklu Dev leti ürünler ortaya koyarken, İslam coğraf yasında yapılan işlerden bağımsız değildi. Tabii ki çalışmaları, çağın dinamiklerine göre dışavurumlar ve bulduğu imkânlarla vü cuda geliyordu. Anadolu Selçuklularda ve Osmanlılarda da aynı etkileşimler biçimlere yansıyordu. Selçuklu ve Osmanlılar, bazı önemli yapıları tesis edip, bu yapılarla çev reye düzen vererek, o düzenin etrafında sosyal hayatı belirliyorlar. Konut ve konutun yanındaki konutla ilişkisi ile, sokak ve sokağın diğer sokakla ilişkisi, meydanlar, mecit, cami ve diğerleri ile bu sağlanıyordu. Mahalle örgüt lenmeleri, sosyal ilişkiler, esnaf, sivil hayat ve onların ibadethaneyle ilişkisi bu şekilde dü zenleniyordu. Bu evlerin, mahallelerin küme lenmeleri ile oluşan ana merkezde de abideler vücuda geliyor. Hamam, ibadethane, medrese gibi yapılar merkez örgütlenmeleri oluşturu yor.” Anadolu’da öncelikle çok sakin, tarafsız, birbirine caka ve fiyaka yapmayı öncelemeyen bir sivil mimariden bahsedebiliriz. Bildiğimiz örneklere baktığımızda en varsıl insanla en fakir insanın yaşadığı yapıların mekân örgüt lenmesi ve mekâna ilişkin kaliteleri, mekânda otururken bahçeyle ve sokakla kurdukları ilişki aşağı yukarı aynı standartlara sahip. Küçücük evden büyük bey konağına, Anadolu’nun en ücra köşesinden Balkanlar’dan İstanbul’a ka dar böyle bir dil birliği var. Türk evinin bu tasviri Sedat Hakkı Eldem’in kitaplarından izlenebilir.

“Bugünkü yapılaşma seferberlik ruhu bırakmayacak.”

“Batı aklı ülkemizi yakıp yıktı”
Öğün, “1900’lü yıllardan sonra tüm dünyayı adeta kasıp kavuran, mutsuzlaştıran, aydın lanma ile başlayan maddi varlık tabakasını ön celeyen Batı aklı bizim ülkemizi de yakıp yıktı” diyerek çarpıcı bir eleştiride de bulunuyor. “İlerlemeye at gözlükleri ile bakan ve ken dinden önceki bütün çağları adeta gerilikler dünyası olarak tanımlayan Batı aklı ile gelenek sel ritim, teknikler ve eğitim tanımları değişti. İnsanlar bundan 150-200 sene önce medre selere gitmeseler de, eğitiliyorlardı. Geleneksel eğitim alanlarını, aile içi eğitimi, atölyeleri, lonca teşkilatını ikame edecek yeni eğitim müesse seleri kurulmak istendi. Müfredatlar, biraz bu meseleleri bilen insanlarca iyi niyetle oluştu rulmaya çalışıldı. Ancak yukarıdan aşağıya inen bu yapı, sonuçta halkın mimari alanında kendi kendine inşa etmeyi bildiği dili tasviye etti. İnsanlar eskiden ahşap, kerpiç, taş ile çok güzel evler inşa ediyorlardı ve aslında özgürdüler. Bi reyler kendi barınma ihtiyacını karşılayabilecek bilgiye neredeyse sahipti. Çok yakınında ge rekli usta ekibini bulup bunu yapabiliyordu. Ev, sokak, mahalle ve mahallelerden oluşan şehri oluşturan kümelenmeler ve bunların merkez alanlarından müteşekkil bir genel kurgu içinde kendileri inşa edebiliyorlardı. Ayrıca yaşam larında oluşan değişiklikler nedeniyle ihtiyaç larına göre inşa ettiklerine ekler yapabiliyor lardı. Hayatını bağımsız sürdürebilen insanlar topluluğu ve bu sürekli birbirine eklemlenen birimlerden oluşan yapılar son derece ahenkli dile sahipti. Her birinin ayrı güzelliler oluşturdu ğu büyük bir mimari zenginlik vardı. Bugün ise merkezi otoritenin üretimine veya kâr amaçlı bazı üretimlere mahkûm vaziyetteyiz.”

“Sefertası mimarisi birlikteliğimizin yıkıcı unsuru”
Öğün bugün çevremizde gördüğümüz yapı laşmanın, Türkiye’deki toplumsal birliği tehdit ettiğine dair önemli bir uyarıda bulunuyor: “Şimdi çalıştığım bir projeden örnek vere yim; Sivas’ta erken dönemde düz damlı evler var. Sonradan çatılı evler görüyoruz. Ancak ikisinin de dili aynı. Düz damlı olması ile çatılı olması arasında sadece teknik ve yüksek bir kottan bakarken gördüğünüz bir fark, örtü nün kırmızı olması veya düz damlı, neredeyse beyaz olması. Onun dışında örgütlenmede bariz bir değişiklik yok. Pencereler dikdörtgen. Bazı evlerde daha büyük bazılarında ise daha küçük. Bazen iki kere bazen dört kere tekrar ediyor. Kimisinin cumbası var kimisi tek katlı. Geç dönemde üç katlı olduklarını görüyoruz. Böylelikle temel kuralları belirlenmiş olmakla beraber, lego parçaları ile oynar gibi kurallar etrafında birçok emprovizasyonun, yeni çe şitlemelerin yapılabildiğini görüyoruz. Burada halkın, bizzat insanların ürettikleri bir çevre düzeninden bahsedebiliyoruz. Bugün ise birkaç tane unvanı mimar olan ve kendinin her şeyi bildiğini zanneden insanın özel çözümlemeleri ne mahkûmuz. Sadece o özel çözümlere değil, imar planlarıyla dayatılan sefertası mimarisine de mahkûmuz. Bu sefertasları bizim yalnızlığı mızın temel kaynağı. Toplumsal birlikteliğimizin başlıca yıkıcı unsuru. Ülke olarak sefertaslarını üretmeye devam edersek birlikte yaşama kültürümüzü tamamen tasviye edeceğimiz için ülke tanımını bile yapamaz hale gelebiliriz. Bu şekilde toplumdaki insanları ‘Benim ülkem’ diyemeyecekleri kadar yapayalnız bireylere dönüştürürsünüz. Gün gelir ‘seferberlik ruhu’ denildiğinde kimse parmağını oynatmaz. Batı şu anda böyle. Geçen günlerde kolluk kuv vetlerinde görevlendirilmek üzere işe alım için mülakat açıldı. Yüksek sayıda başvuru yapıldı. Konuyla ilgili ‘Batı’da bu olmaz’ yorumları ya pıldı. Bu bizim hâlâ birlikte yaşama ve aidiyet duygularımızın canlı olduğunu gösteriyor. Tabii giderek kendi canını ve refahını düşünen bir kesimin de oluştuğunu biliyoruz. Onlar zaten yeterince bu sefertası eğitiminden geçtiği için dönüşmüş vaziyette. Geri kalanın dönüşümü de, eğer bu yapılaşma devam ederse bir müd det sonra gerçekleşecektir. Şehirleri bu şekilde büyütürsek, insanların birbirleriyle dayanışma kültürünü temelinden yıkan bir mimari çözüm lemeler zinciri ile devam edersek, Anadolu coğ rafyasında yaşayan halkların bir arada varlığını sürdürmesinde bir müddet sonra kimse söz edemeyecek. Bu konu önemli. Bugünkü yapı laşma Türkiye’de birlikte yaşam kültürünü yerle bir ediyor. Asıl mesele binaların teknik özellik lerinden öte inşa edilen şehirlerin yaşam kül türüne etkisi. Eğer şehirlerimizi ve şehirlerimizi oluşturan iş merkezlerimizi, alt merkezlerimizi, çarşılarımızı, birbirimize yabancılaşmanın aracısı olacak çözümlemelerle vücuda getirirsek, şehir olmayacak.”

“İngiltere’de insanlar yüzde 90 oranında iki katlı konutlarda yaşıyorsa, Amerika’da da yüzde 70 oranında bu şekildeyse Türkiye’de de bunu yapabiliriz.”

“İnsanlar evlerinden işlerine yürüyerek gidip gelebilmeli”
Babası Turgut Cansever’in “İlk yapılacak iş, Türkiye’deki imar planlarını yakmaktır” sözünü hatırlatan Öğün, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bize ‘yık’ diye bir emir gelmiş gibi her yeri tarumar ettik. Turgut Bey naklederdi, Alman plancı Wagner, Türkiye’deki imar planlarını yak mak gerektiğini söylediğinde 1940’ların sonu. Bugün bu durum gemi azıya almış şekilde de vam ediyor. Ancak bu felaketten şikâyet eden ama nemalanan mimar arkadaşlarımız var. Bu yapılardan yakınan ama içinde yaşayan bir sürü vatandaşımız var. O yüzden illa ki bir suçlu ara mamak gerekiyor. Hepimiz bu işin paydaşıyız. Şunu görmek mecburiyetindeyiz; İngiltere’de insanlar yüzde 90 oranında iki katlı konutlarda yaşıyorsa, Amerika’da da yüzde 70 oranında bu şekildeyse Türkiye’de de bunu yapabiliriz. Çok büyük bir coğrafyada yaşıyoruz. Nüfus, canlı ve genç. Bizim bu insanlara yaşayacakları düzgün şehirleri kurmak gibi bir mecburiyetimiz var. Yoksa sürekli yükselen binalarda, mutlak bir yabancılaşma sürecinin kurbanı olup seferber lik ruhunu tamamen unutacağız. Çocuk, yaşlı ve ev hanımları için, komşular arasında ilişki sağlanması, insanların işlerine yürüyerek gidip gelmeleri ve mahalle bakkalı ile küçük ekono mik hareketliliklerin devam etmesi için bunu yapmalıyız. Bir yerde AVM’ler de olsun ama her yerde olmaz. Mevcut şehirlerimizin yanın da niye küçük alt merkezler olmasın? İhtisas şehirleri, KOBİ’lerin gruplandığı ve KOBİ’lerde çalışan insanların evlerinden işlerine yürüyerek gidip geldikleri bir yapı… Bunlar romantik rüya lar değil, gerçek küçük modeller olabilir.” Türkiye’de kentleşme ve mimari konusu nun ciddi ve zor bir tartışma olduğunu belirten Mimar Öğün, ülkede yeni konut ve işyerlerine ihtiyacımız olduğunu ifade ediyor. Öğün, bu konuda Amerika’da şehirlerin ormanların içine inşa edildiğini örnek göstererek öneride bulu nuyor: “Tarım arazilerini ayırmamız lazım. Orman arazilerini de geliştirmemiz gerekiyor. İmar için hangi araziyi ayıracaksınız? Amerika’da şehir lerin çoğu ormanların içine inşa ediliyor. Şehir, dev ağaçların içinde. Türkiye’nin bunu tartışma sı lazım. Bu, politik bir çatışma alanı olmamalı

Turgut Cansever

Turgut Cansever

Herkesin görmesi gerekiyor. Ülkede yeni konut ve işyerlerine ihtiyacımız var. Ancak bu şekilde yapılaşırsak giderek yok olaca ğız. Tuz bittiğinde inip komşudan alamıyor sanız, orada ne kadar varsınız? Dil bilmez şekilde yurtdışında kalmakla aynı dram. Artık yolda düşen insanı kaldırmaktan önce videosunu çekmeye çalışıyoruz. Çok müthiş bir ‘şahitlik’ kültürü gelişti. Bunlar insancıl şeyler değil. İnsan ne için var? Aya ğı toprağa basacak. Tabiatta olan olayları izleyebilecek. Rüzgâr, güneş, bulut, kuş, çiçek, böcek, yılan, akrep, hepsini görecek. Yılandan endişesi varsa kendini koruyacak ama onu yaşayacak. Bunu yaparken de dengeye zarar vermeyecek. Zaten 60 ya da 70 yaş, her neyse bize emanet edilen, çekip gideceğiz. Hiçbirimiz kazık çakma yacağız. Dolayısıyla bu arzın merkezine kazık çakılır gibi yapılan hadise hastalıklı bir durum.”

“Son 150 yılımız büyük bir yıkım”
Türk mimarlık tarihindeki en önemli kırılma noktasını soruyoruz: Bugünkü şikâyetçi olduğumuz duruma nasıl geldik? Öğün, yok etmek yerine dönüştüren, yıkmadan yanı na inşa eden Osmanlı kültürünün 1700’ler den itibaren değişmeye başladığını, son 150 yıldır ise “Cengiz’in ordusu gibi” büyük bir yıkım gerçekleştirdiğimizi söylüyor. “Şehri ihya edeceğiz” diye yanlış kararlar aldığımı zın altını çiziyor: “Bizans müziği olarak internette kısa bir araştırma yaptığınızda, Osmanlı müziği olarak bildiğimiz ezgilerle birebir örtüş tüğünü görürsünüz. Biz ‘Osmanlı’ diyoruz onlar ‘Bizans’. Bu coğrafyada beraber inşa etmişiz. Gök Medrese Vakfiyesi’ni okudu ğunuzda, herkese, çok kültürlülüğün tüm bireylerine vakfedildiğini görüyorsunuz. Osmanlı ve Selçuklu dediğimizde önemli olan, İslami bir tavır ile, bulundukları coğraf yadaki yönetim biçimlerini reddetmeden inşa etme tavrıdır. Herkese eşit mesafede duran, var olan çeşitliliği koruyan, yıkmak yerine yanına inşa eden ve hepsinden aldığı parçalarla yeni sentezler üreten bir tavır var. Reddedici değil, tamamen kucaklayıcı. Mesela Ayasofya’ya, Fatih döneminde bir minare ekleniyor. Mimar Sinan daha sonra diğer minareyi ekliyor. Yapıya hiç zarar verilmiyor. İkonlar bazen kumaş ile bazen de bir alçı ile örtülüyor ve yapı bir ibadetha ne olarak ömrünü sürdürüyor. Öte yandan Sivas’ın merkezinde bir kilise var. 1930’lar da çatır çatır yıkılıyor yol açacağız diyerek… Aslına bakarsanız, dönüştürmek yerine yıkmak, Osmanlı’nın son dönemlerinde başlıyor. Mesela Kavak Kasrı, Selimiye Kışlası için yıkılıyor. Dolayısıyla 1700’li yıl ların son dönemlerinden itibaren ‘ilerleme iddiası’ ile başlamış diyebiliriz. Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin kapısının yerinde eski saray kapısı var. Gravürlerde görüyo ruz. Herhalde o yıkılıyor ki öbürü yapılıyor. Son 150 senemiz öyle büyük bir yıkım ki geriye hiçbir şey kalmıyor. Cengiz’in ordu su gibi olduk. Söz konusu yıkım, tabii tek başına temel ihtiyaçları gidermek için değil. ‘Şehri ihya edeceğiz’ diye de yanlış kararlar alıyoruz. Bunun da sebebi eğitim. Sonuçta mimarlık okullarımız var. Çok ciddi hoca larımız da var ama yanlış işleri yapan mi marları da o okullar yetiştirdi. Hiçbir şekilde sorgulanmıyor. Global 20’nci yüzyıl her kese kendi dansını ve şovunu yapma öz gürlüğü veriyor. Tam bir atomize olma hali. Herkes kendi deliliğini yapabiliyor. Mesela mimari ve şehrin çehresine ilişkin stan dartları ortaya koyan hiçbir tartışma yok. Elbette, bunları kurallar manzumesi olarak yazdığınızda da hastalıklı bir kurgu olabilir ama tartışılması gerekiyor. Çünkü öyle ya da böyle birisi, yeni bir cephe tasarlıyor, bir bakıyorsunuz birçok defa tekrar ediliyor, yani yeni bir dil, standart hemen oluşuyor. Ama ilk tasarımcının tavrının tutarlı olup olmadığı gündemde değil. Televizyonlarda günlerce siyasi meseleleri konuşuyoruz ama mimariyi konuşmuyoruz. Halbuki mimari de bizzat siyasetin alanında ya da siyaset mimarinin alanında.

“Gösteriş yapan mimar performansına şu an için ihtiyacımız yok. Hatta bu biraz fetişistik bir tavır olur.”

Her ikisi de toplumda hayatın kalitesi ile ilgileniyor. Bu gidişle ortada bir toplum kalmayacak. İnsan varsa içinde yaşadığı mekânda mutlu, güzel bir çevre inşa eden, birbiri ile ahenkli bir arada olma kültürünü barındıran bireyler topluluğu olması lazım. Başka türlü insanın insanlığından nasıl bah sedeceğiz?”

“Yapı dili standartlar üzerine inşa edilmeli”
“Türkiye’nin şehre ve şehrin örgütlenme biçimine ve yapı detaylarına kadar yeniden inşa dönemine girmeli” diyen Öğün, Türki ye’de mimari alandaki sorunun çözümünü Osmanlı’daki gibi yapı dilini standartlar üzerine inşa etmekte görüyor: “Kurumlar arasında oluşan büyük par çalanmışlığa dikkat etmek gerekiyor. Çok üretim var ama darmadağınık. Bunların toplanması ve gözden geçirilerek yeni çalışmaların yapılması gerekiyor. Mesela Doğu’ya yatırım yapılıyor. Bunun doğru yerlerde yapılması, ülkenin makro ölçekte planlanması çok önemli. Bir de bizim mes leğimizde özellikle projeler çabucak ve bedelsiz yapılıverir zihniyetini değiştirmek lazım. Şu olursa mümkün; eğer Osman lı’daki gibi yapı dilini standartlar üzerinde inşa ederseniz, o yapıya göre adeta lego parçalarını birleştirir gibi yapılar oluştura cağınız olgunluğa ulaştırırsanız, o zaman bireyin kendi evi için mimara bir sürü para lar ödemesine gerek kalmaz. Ama bugün için özel sektör ve özellikle kamu yapıların da, mimari projeye ayrılan süre ve projeyle ilgili beklentiler yönündeki tavır çok prob lemli. Ciddi şekilde dönüp bütün bunlara bakmamız lazım.”

“Turgut Bey, apartman kültürüne karşıydı”
Söz Turgut Cansever’e geliyor. Babasının mimari anlayışını anlatırken, “Kendimce anlatmaya çalıştığım bu çerçeve içinde” diyerek özetliyor Emine Öğün. Cansever’in geleneksel mimari ile bugünü nasıl bu luşturmak gerektiğine dair düşüncelerini aktarırken, bugünkü kentleşme çalışmala rına da yol gösterecek tüyolar veriyor: “Turgut Bey diyordu ki: Gösteriş yapan mimar performansına şu an için ihtiyacımız yok. Hatta bu biraz fetişistik bir tavır olur. Buna karşılık geniş halk kitlelerinin keyifle ve insanca yaşayacakları, tabiatla, varo luşla, doğrudan ve herhangi bir hastalıklı aracısı olmayan ilişki kuracakları mekân lara ihtiyacımız var. Bunun da örnekleri kendi tarihimizde mevcut. O örneklerden hareket ederek ülkeyi yeniden inşa etmek mecburiyetimiz var. Ayrıca şu önyargıya da işaret ediyordu. Tarihi deneyime baka caksınız ancak onu alıp da birebir kopya lama hastalığına düşmemek lazım. Güncel ihtiyaç ve imkânlarla değerlendirmek gerekiyor. Bunu yaparken de orada var olan gerçek ve uygulanabilir bilgiyi de geçmişe itip bugün tekrar edilemez diye yok etmek de mümkün değil. 500 sene önceki bir yapı teknolojisinde tutarlı, çözüm getiren bir mimari yaklaşım varsa bunu kullanmamak olmaz ama içeriğinden kopararak adeta bir reklam panosu gibi sadece bir izlenim yaratmak da meslek açısından ahlaksızca bir tavır. Dolayısıyla Turgut Bey, gelenekte üretilmiş çözümlemelerin doğrularını, aradaki kesintiye rağmen tekrar değerlendirmek gerek diye düşünürdü. Çeşitli denemelerle çözümler geliştirilmesi ve insanların berbat apartman kültürüne mahkûm edilmemesi gerektiği görüşündeydi. Üstünde durduğu en önemli mesele buydu.”

“Hiçbir klikle bağlantısı olmayan özgür zihinli biriydi”
zihinli biriydi” Babası ve hocası Turgut Cansever’in çalışma yöntemini benimsediğini belirten Emine Öğün, ‘Bilge Mimar’ı, “Özgür zihinli bir insan” olarak anlatıyor. “Çok açık bir insandı. Bildiğini her zaman anlatan, herkesle paylaşan, hiç yılmayan bir insandı. ‘Yılmaz, yıldırır’ diye bir isim takmışlardı ona. Hiçbir klikle bağlantısı olmayan, özgür zihinli biriydi. Mimarlık disiplininde, okulda okumaya başladığınız andan itibaren yavaş yavaş çalışmaya da başlıyorsunuz. Pafta çerçevesi çizmekten tutun da birçok konuda beraber çalışma imkânımız oldu. Özellikle ilk yıllarda söz hakkınız olmaz. Desinatörsünüz. Hatta Fransa’da desinatörlere ‘köle’ derlermiş. Çünkü desinatör çizdikçe öğrenir. Turgut Bey de gelir eskizler, tahsisler yapar, o süreçte size düşüncesini anlatırdı. Çizen el olduğunuz için size izah ederdi. Otomatikman öğrenirdiniz. Ne kadar yeteneğiniz varsa o kadar öğreni- Sivas Kaleardı Mahallesi. yorsunuz. Özetle sürekli düşündüğünü anlatan ve onun üzerinden konuşan bir bireydi.”

“İşimiz bizim ayrılmaz bir parçamız”
Türkiye’de, Beyazıt Meydanı’nın tasarımı dahil birçok önemli projeye imza atan Cansever’in çalışmalarındaki titizliğini kızı ve öğrencisi Emine Öğün şu sözlerle tarif ediyor: “Bir proje bitmeye yaklaşmış ama içine sinmemişse ve birtakım değişiklikler yapmak istiyorsa hiç yüksünmeden yaptırtırdı. Hatta ‘yeter artık’ denilecek ölçüde bu tür şeyler olurdu. Bu özellik bende de var. Bir şey içime sinmiyorsa, illa ki canımı dişime takıp düzeltmek istiyorum. Yapılan proje benim için sadece bir iş değil. Babam için de değildi. İşimiz bizim ayrılmaz bir parçamız. Dolayısıyla o çalışma beklentileri karşılamazsa bayağı hüzünlü bir hikâye oluyor. Yani çok fazla sahipleniyoruz. O da çok fazla sahiplenirdi.”

FavoriteLoadingBeğen