Ümit Meriç: Cemil Meriç’in gören gözleri

Cemil Meriç’in otoriter bir insan olduğu zannedilir fakat öyle değildi. Babam kızgın olduğu zamanlar çok ciddi olurdu ama bu seyrek rastlanan bir durumdu. Biz iki arkadaş gibiydik.
Yayın Tarihi: Ara 31, 2016
FavoriteLoadingBeğen 23 mins
Ümit Meriç

Ümit Meriç

Cemil Meriç’in gören gözleri olan, sosyolog ve yazar Ümit Meriç evinin kapılarını açtığında, çok sevdiği Üsküdar semalarının bir tablosunu, anne ve babasının oturduğu antika bir çift koltuğu ve sayfalarımıza misafir etmek istediğimiz Cemil Meriç’in portresini görüyoruz. Ümit Meriç ile Cemil Meriç’i, baba-kız ilişkilerini, sayısız eserlerini konuşmak için sabırsızlanıyor ve haliyle öncelikle Ümit Meriç’in kimliğini, çalışmalarını, tercihlerini belirlemesinde, Türkiye’nin en önemli aydınlarından biri olan Cemil Meriç’in evladı olarak dünyaya gelmesinin etkisini merak ediyoruz.

“Okumakla başladığım macera yazmakla devam ediyor”
“Benim gözlerimi dünyaya açtığım ev, duvarları tamamen kitaplarla dolu bir evdi. Ben içinde kitap olmayan bir ev hayal edemem. Böyle bir kütüphanenin ortasında gözlerini dünyaya açan bir çocuk için kitapların dünyası, gerçek dünyadan daha gerçektir. Ben daha okuma yazma bilmediğim 4-5 yaşlarında dahi kütüphanedeki resimli kitapların nerede olduğunu boyumun elverdiği ölçüde tespit etmiştim. Shakespeare’in üç ciltlik müthiş bir edisyonu vardı, onu çeker alırdım, resimlerine, gravürlerine bakardım. Babam henüz o yıllarda görüyordu ve ben de henüz okuma yazma bilmiyordum.” Hayat, Ümit Meriç için okumanın yemek içmek kadar sıradan sayıldığı bir evde, okumakla başlamış. “Babam öleli 26 yıl oldu, ben şimdi 66 yaşındayım. Okumakla başlayan hayatım hep okumakla devam etti. 11 bin kitap babamdan intikal etti, onları ağabeyimle paylaştık. Benim de 5 bin kadar kitabım var. Kitaplarla dolu olan bu dünyada belki hayattan biraz uzak kaldım ama okumakla başladığım bu macera yazmakla devam ediyor” diyor Ümit Meriç.

Cemil Meriç

Cemil Meriç

“Biz iki arkadaş gibiydik”
Cemil Meriç’in nasıl bir baba olduğunu merak ediyoruz. “Genelde Cemil Meriç’in otoriter bir insan olduğu zannedilir fakat öyle değildi. Babam kızgın olduğu zamanlar çok ciddi olurdu ama bu, seyrek rastlanan bir durumdu. Küçük yaşlardan itibaren biz iki arkadaş gibiydik” diyor Ümit Meriç. Bahçede birlikte kuka oynadıklarını hatırlıyor mesela. Babasının öğrettiği oyunları, şarkıları, o şarkıları birlikte söylemelerini hatırlıyor… Geçmişe dalan zihninden çocukluğuna ait bir anı sökün ediyor. O anıyı bizimle de paylaşıyor: “Bir gece kütüphanemizden kedi sesi duydum. Merak edip gittim, bir de baktım ki babam kucağında kabartma bir kedi resmi ile duruyor, ‘miyav’ diye bana sesleniyor. Bana o gece sahaftan aldığı gerçek boyutlarda, tekir bir kedi resmi hediye etmişti.”

“Cemil Meriç’in otoriter bir insan olduğu zannedilir fakat öyle değildi. Babam kızgın olduğu zamanlar çok ciddi olurdu ama bu seyrek rastlanan bir durumdu. Biz iki arkadaş gibiydik.”

Sekiz yaşında babasının gözü oldu
Babası görme yetisini kaybettiğinde henüz sekiz yaşında olan Ümit Meriç, bu süreçte yaşının ve idrakinin çok üzerinde kitaplar okumak mecburiyetinde kalmış. “Babama yardım etmek hayatımın anlamı olduğu için, bazen okumaktan sıkılsam da devam ederdim. Bazen bu durum sesime yansırdı; babam hemen ihtar ederdi beni, ‘Sesini düzelt’ derdi. Şen şakrak bir tonla hemen devam ederdim” diye anlatıyor küçük bir kızın gözünden o günleri. Babasına gözleri ve elleri kadar yakın olan Ümit Meriç, hiç dinmeyen bilimsel bir meraka sahip olan babasının geniş ilgileri olduğunu söylüyor. “Hint edebiyatında söylendiği gibi; Doğu ile Batı’nın insan beyninin iki yarım küresine benzetilmesini, o Türk entelektüel hayatına uyarlamıştı. Babam için sağ ve sol yayınlar aynı dikkatle takip edilmesi gereken yayınlardı. Dolayısıyla onun gözlerini kaybettiği ilk yıllarda benim ona okuduğum ‘Yön’ sol cenahın, ‘Büyük Doğu’ ise sağ cenahın dergisiydi. Her ikisini de kabul eden bir insandı. Gözlerini kaybettiğinde 38 yaşındaydı, bense 8 yaşındaydım. Babam daha çok Fransızca kitaplar okuduğu ve ben o dönemde yalnızca Türkçe bildiğim için, annemden ve talebelerinden destek alırdı. İlkokulda İngilizce, lise son sınıfta ise babamın ısrarıyla Fransızca öğrenmeye başladım. Çünkü kitaplarının tamamına yakını Fransızca olan babam, ‘Kütüphanemizi senin için de yaptım’ demişti. Sonraları ona Fransızca kitaplar okumaya başladım.” Bazen yemekten sonra uyuyakalırmış Cemil Meriç. Haliyle okumayı kesermiş Ümit Meriç de.

Ümit Meriç

Ümit Meriç

Ama Cemil Meriç hemen uyanır, “Neden durdun” diye sorarmış. O yüzden babası uyurken bile okumayı sürdürürmüş. “Son demine kadar Türkiye adına Cemil Meriç’e hizmet etmekte olduğumun şuurunda olduğum için, bütün gündelik hayatın iniş çıkışları asli görevimi yerine getirmeme asla engel olmadı. Bugün Cemil Meriç 12 ciltlik külliyatıyla Türk irfanının kütüphanesindeki yerini almış bulunuyor. Bu eserin hazırlanışında annem başta olmak üzere ağabeyimin ve isimleri belli olan birçok talebesinin büyük hakkı var. Onların hayatlarından ayırdıkları zaman sayesinde Türkiye bugün bu eserleri okuyor.”

“İbn-i Haldun hakkındaki yazıların hiçbiri basılmadı”
Cemil Meriç’i anlamak için Batı sosyolojisi tarihine bakmak gerektiğini söylüyor Ümit Meriç. “Eflatun’dan, Aristo’dan sıklıkla bahsederdi ama sosyolojiden söz açıldığı zaman en büyük yeri Batı sosyolojisinin kurucularından biri kabul ettiği İbn-i Haldun’a ayırırdı. Bu da onun bir manada ‘Kültürden İrfana’ başlığını taşıyan son kitabının bize gösterdiği hedefi henüz yıllar öncesinden belirlemiş olduğunu kanıtlıyor. Maalesef İbn-i Haldun hakkındaki yazılarının hiçbiri basılmadı.” Babasının Batı kültürünü ülkeye taşıyan önemli isimlerden olduğunu hatırlatıyor Ümit Meriç ve ekliyor: “Son kitabı ‘Kültürden İrfana’ ile ilgili olarak, son röportajlarında ‘Eserlerimin ‘Kültür’ ciltleri tamamlandı, bundan sonra ‘İrfan’ ciltleri başlayacak’ diyordu. Ama ömrü vefa etmediği için o ciltleri yazmak yeni kuşaklara kaldı. Ben de onun talebesi olarak bu geleneği bir parça sürdürmeye gayret ediyorum. ‘İçimdeki Cennete Yolculuk’ kitabım bu anlamda ruh dünyamı anlatmaktadır.”

“Büyük dedemin kabul görmüş duasıyım”
17 Ağustos Gölcük depreminin sabahında örtünmeye karar verdi Ümit Meriç. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’ndeki görevine devam edemeyeceğini bile bile. Türkiye’nin Batılı yüzünün simgesi bir aydının akademisyen kızının, ülkeyi şaşkınlığa uğratan kapanma kararını nasıl bir birikime dayanarak aldığı elbette çokça merak konusu oldu. Ümit Meriç, bu soruyu yanıtlarken yine zihninde çocukluğuna gidiyor: “Dimetoka Müftüsü olan büyük dedem Hafız İdris Efendi hayatı boyunca

“Gözlerini kaybettiği ilk yıllarda benim ona okuduğum Yön sol cenahın, Büyük Doğu ise sağ cenahın dergisiydi. Her ikisini de kabul eden bir insandı.”

bin bir tane Kur’an yazmış bir isim. Ancak Balkanlar göçü bize ne kadar maddi ve manevi servetler kaybettirdi ki; bu eserlerin hiçbiri günümüze ulaşmadı. Fakat ben, İslami terbiye almamış olmama rağmen İslami bir kimlikte karar kılışımı büyük dedemin duasına bağlıyorum. Çünkü ben kıyameti görecek torunlarıma kadar inşallah benden sonra yarınlara intikal edecek insanlar için dua ediyorum, tahmin ediyorum ki Hafız İdris Efendi de böyle bir dua etmişti. Ben Hafız İdris Efendi’nin Allah nezdinde kabul görmüş bir duasıyım.”

“Başını örten ilk üniversite hocası ben değilim”
Örtünme kararıyla birlikte üniversiteden de ayrılmak zorunda kalan Ümit Meriç, “Başımı örtüşümün birinci ve en önemli sebebi, Allah’ın vermiş olduğu emirlerden bir tanesini daha yerine getirmeye çalışma gayretinden ibaret. Başını örten ilk üniversite hocası ben değilim” diyor. Meriç, gerek Türk edebiyatında gerekse Türk siyasetinde önemli yere sahip olan Halide Edip Adıvar’ı hatırlatıyor ve “Bu bir anlamda kimliksizleşen Türkiye’de bir kimliği seçme kararının göstergesi olarak değerlendirilmeli. Halide Edip’inki de öyleydi” diyor. Örtünmenin bir kimlik tercihi olduğunu ve karşıdakine Müslüman olduğunuz mesajını verdiğini söyleyen Ümit Meriç, bu konuya şu sözlerle nokta koyuyor: “Bugün dünya ‘kötü anlamda’ globalleşiyor. Bir örnekleşme, sıradanlaşma süreci yaşıyoruz. Türkiye’de İslami kimliğinizi kıyafetinizle ifade etmeniz taban söz konusu olduğunda soruna yol açmasa da, toplumun belli yerlerine gelmişseniz ve düşünce eliti kategorisine dahil olmuşsanız, bu yadırganıyor. Çünkü aynı şeyler yeniyor, aynı şeyler giyiliyor.

Cemil Meriç

Cemil Meriç

Düşünce biçimleri dahi aynı şekilde kodlanıyor. Ben bir örnek giyilmesinin aleyhinde değilim ama en azından başkalarıyla benzeyen taraflarımın dışında kalan şahsiyetimi ifade etmek için başörtüsüne sahip olmak bana bir gurur veriyor.”

“Allah sandığımız kadar uzak değil”
Yalnızca bir kul olduğunu söyleyen Ümit Meriç “Benim hayatta sahip olduğum en yoğun ilişki Rabbil Âlemin ile kurmak niyetinde olduğum ilişkidir” diyor ve deneyimlerini bizimle paylaşıyor: “Tecrübe edenler bilir ki, bu niyette olanların Allah ile aralarındaki perdeler birer birer kalkar. Bu, zannedildiği kadar zor bir şey değildir. Allah ile irtibatı kurmak istediğiniz zaman, gündelik hayatınızda karşılaştığınız bir ‘tesadüf’ ile, idrakinizde aniden açılan bir perde ile ya da rüyalarınızla fark edersiniz ki, Allah size sandığınız kadar uzak değil. Kul Allah’a yaklaşmak istiyorsa, ki bu farzların da lezzetini artıracaktır, mutlaka nafilelere girişilmesi lazım. Bunların da ötesinde ibadet benzeri güzellikleri de var inanan bir insanın; Rabbil Âlemin’in bütün mahlukatına karşı şefkat göstermek gibi. Bunlar kulu Rabbil Âlemin’e çok yakınlaştırır.”

Cemil Meriç

Cemil Meriç

“1978’ten beri rüyalarımı yazıyorum”
Ümit Meriç’in rüyalarla ilişkisi yazıya dökecek kadar yoğun. Çocukken de çok sık rüya gördüğünü, sabah kahvaltılarında annesine, babasına ve ağabeyine gece boyunca gördüğü rüyaları uzun uzun anlattığını hatırlıyor. Ama rüyalarını asıl namaza başladıktan sonra keşfetmiş. “Sabah öyle bir rüya cümbüşünden uyanıyordum ki, gerçek hayat bana çok monoton geliyordu. Rekorum bir gecede 17 rüyadır. Hepsini ayrı ayrı yazdım. Siz rüyalarınıza önem verdikçe, rüyalar da size önem vermeye başlıyor. 1978’den beri rüyalarımı yazıyorum, 30 ciltlik bir külliyatım var. Şimdiye kadar kimseye vermedim, benim çok mahremim olan bir külliyat bu. Evimin dışında, hatta yurtdışında olsam dahi hemen yazıyorum. Hiçbir rüyayı atlamıyorum.”

“Okunur muyum, sesim duyulur mu?”
Cemil Meriç, “Hayatının sonuna yaklaşmış bir insan olarak, zaten çoktan beri kaybettiğim yaşama sevincini, bu sınıflar üstü hakikatlerin taharrisinde buluyorum. Bu itibarla, mezarların ötesinden seslenir gibi seslenebilirim çağıma, daha doğrusu ülkeme. Ama okunur muyum, sesim duyulur mu? Meşhur bir adam da değilim, kalabalığın benimsediği edebi bir nevi de temsil etmiyorum. Ne romancıyım, ne şair, ne tarihçi…” diye sesleniyor, aydın yalnızlığını tefekkürle kabullenerek. Cemil Meriç, bu topraklarda yetişen ve kıymeti yaşarken bilinmeyen birçok aydın gibi, “Okunur muyum, sesim duyulur mu?” diye sorarken, isminin günümüzde ne kadar kıymetli olduğunu bilse neler hissederdi? Zor buluyor bu soruyu Ümit Meriç. Cevap niyetine, Cemil Meriç’in özellikle Hint edebiyatı ve jurnallerini yazmasına vesile olan, İzzet Tanju’yla yaptığı bir sohbeti paylaşıyor bizimle. “Kültürden İrfana kitabının çıkmasıyla 12 ciltlik külliyet tamamlanmış oldu, sıra tercümelere geldi, onlar hazırlanıyor. İzzet Abi dedi ki, ‘Baban 60’larda ve 70’lerde dünyaya hitap eden bir yazardı. 80’lerden sonra daha Türkiye’ye hitap eden bir yazar oldu. ‘Bu, aslında doğru bir teşhis ama o bunu eleştiri olarak söyledi, bense bunu takdir düzeyinde algıladım. Çünkü babam farklı kültürlerin bahçesinde dolaşmış ve onları ülkesine taşımış bir insandı. Ama onun asıl hevesi ve hedefi ülke insanının irfanını artırmaktı. Dolayısıyla 80’li yıllardan sonra Türkiye’ye hitap eden bir yazar haline gelmesi; bizi kendimizle tanıştırmak, kimliksizleşen Türkiye’de kimlik sahibi olmaya teşvik etmek ve eskiden has bahçemiz olan irfan bahçesinin yeniden içinde dolaşarak kendini bilen ve bulan insanlardan olan bir Türkiye inşa etmek içindi. Nitekim bugün siyasi erkin en üstün yetkilileri ciddi birer Cemil Meriç okurudur. Eğer Türkiye son yıllardaki atılımını yapabildiyse, bunda muhakkak ki İslam medeniyetine ve İslam irfanına dikkatleri çekmiş olan babamın büyük katkısı vardır.”

“Son demine kadar Türkiye adına Cemil Meriç’e hizmet etmekte olduğumun şuurunda olduğum için, bütün gündelik hayatın iniş çıkışları asli görevimi yerine getirmeme asla engel olmadı.”

“Cemil Meriç Kültürevi 2013’te açıldı”
Söz burada Cemil Meriç’in Reyhanlı’da doğduğu evin müzeye dönüştürülmesine geliyor. Ümit Meriç müzeyle ilgili gelişmeleri şöyle anlatıyor: “Eski adıyla Reyhaniye, babamın 12 Aralık 1916’da dünyaya geldiği toprak parçamız. Hatay Valisi Cemalettin Lekesi Bey ve Reyhanlı İlçe Kaymakamı Yusuf Güler Bey, Hatay’da bir Cemil Meriç Müzesi kurulması için harekete geçtiler ve babamın dünyaya geldiği ev valilik tarafından Hüseyin Cemil’den satın alındı. Restorasyon sürecinin ardından 2013 yılında Cemil Meriç Kültürevi açıldı. Ben de müzede yer alması için babamın İstanbul’da oturduğu iki evin iki yağlıboya tablosunu yaptırdım. Şimdi müzenin alt katı bir eğitim ve kültür merkezi… Üst katında da babamın kişisel eşyaları, fotoğraflar ve el yazmaları sergileniyor.” Sosyolog ve yazar Prof. Dr. Ümit Meriç, babasının doğduğu evi müzeye dönüştürmenin yanında, babasının ömrü vefa etmediği külliyatı tamamlamaya çalışırken, diğer yandan istifa etmek zorunda kaldığı mesleğini ‘öğrenci’ heyecanıyla devam ettiriyor. ‘Babam Cemil Meriç’ dışında, ‘Dualar ve Aminler’, ‘İçimdeki Cennete Yolculuk’ en çok bilinen eserleri Ümit Meriç’in. Ümit Meriç bugünlerde, beş cilt olmasını planladığı ‘Sosyolojik Düşünce Atlası’na yoğunlaşmış durumda. ‘Yitik Hafızanın Peşinde’, ‘Dünyanın Kalbigâhı İstanbul’, Asırların Harman Yeri Anadolu ve ‘Hayatımdan Hayvan Hikayeleri’ de okuyucuyla buluşmayı bekleyen diğer kitapları arasında. Tüm bunların dışında yayımlanmış sekiz kitabı bulunan Meriç, “Arkamda 17 ciltlik bir külliyat bırakmak istiyorum” diyor.

“Meriç soyadını siyasete karıştırmam”
Siyasete girmemekle siyasi bir tavır sergilediğini vurgulayan Ümit Meriç, kararının gerekçelerini şöyle sıralıyor. “İlk olarak, Meriç soyadını siyasete karıştırmak istemedim. İkincisi, kendi şahsiyetim ile ilgili. 30 yıl sosyoloji profesörü olarak görev yaptım ve öğrencilerime ‘Siz bu sarayın bütününden sorumlusunuz, kendinizi bir salonla mâhkûm etmeyin’ dedim. Siyasete girmem bu sözümü inkar etmek olurdu. Üçüncüsü, ben parti disiplinine imtizaç edecek bir kişiliğe sahip değilim. Kariyerime ne şekilde etki ederse etsin, doğru bulduklarımı mutlaka dile getiririm; bu da siyasette insanı çok başarıya taşıyan bir tavır değil. Dördüncüsü, zaten başımı örtmüştüm ve açmam da mümkün değildi. Dolayısıyla siyasete girmem mümkün değildi. Bu nedenlerle reddettim. Bu, siyaseti yakından takip etmeme mani değil. Siyasete girmemekle de siyasi bir tavır sergiledim.”

FavoriteLoadingBeğen