Türk modernleşmesinin bir sonucu olan modernist ve muhafazakâr gerilimi, Türk romanının en başta gelen konusu oldu. Türk cemiyet hayatının ve Türk aydın tipinin şekillenmesinin izlerini, Türk edebiyatının köşe taşı olmuş eserlerinde ve yazarlarında aradık.

400 yıllık Türk modernleşmesi iki tip insan üretti; modernler ve muhafazakârlar. Türkiye’nin 400 yıllık cemiyet hayatı da bu iki çizgi arasında şekillendi. Yakınlarda kaybettiğimiz değerli bilim insanı Şerif Mardin’in eşsiz tarifiyle, iki çizgiden oluşan cemiyet zamanla iki ayrı cemiyete -mahalleye- dönüştü. Bütün bu sosyal değişim-dönüşüm süreçleri de yerleşik geleneğe dayanan renkli bir imparatorluğun topraklarında yaşanınca, işler daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı.

Böylesine renkli bir manzarayı derinlemesine kavrayabilmek için en etkili araç ise edebiyat. Askeri ve siyasi gelişmelerin dışında, günlük hayatın nasıl dönüştüğü en açık haliyle romanlarda yer alıyor. Türk romanı, modernleşmeyle birlikte dönüşen Osmanlı toplumunun günlük hayatını gözler önüne seriyor.

Tanzimat sonrası yazılan edebiyat eserlerinden başlayarak Cumhuriyet romanına uzanan süreçte, Türk cemiyetinin temel çatışma konuları modernlik ve geleneksellik eksenindeydi. İşler, ortaklıklar, dostluklar, hatta oturulacak semtler bile bu çatışma üzerinden belirlendi.

Türk cemiyet hayatının, Türk aydın tipinin nasıl şekillendiğinin izlerini, Türk edebiyatının köşe taşı olmuş eserlerinde ve yazarlarında aradık.

Burada aktardığımız romanlar, modern-geleneksel çatışmasını eksen alan Türk yazınının çok küçük bir bölümünü oluşturuyor. Bu köklü çatışma adeta Türk edebiyatının temelini oluşturuyor

Fatih-Harbiye ekseni

Türk edebiyatının en önemli isimlerinden olan Peyami Safa’nın ‘Fatih-Harbiye’ romanı, neredeyse bütün eserlerinin rehberi niteliğinde. Dindar ve geleneksel Fatih muhitinden yetişen eğitimli, dini bütün gençlerin, Batıcı Harbiye tarafından kapıldıkları hevesler nedeniyle mahvolan hayatları ve Fatih’e dönüşleri… Bu tema, Peyami Safa’nın bütün eserlerinde yer alıyor. Semtler kimi zaman Kadıköy ile Üsküdar olur ya da Şehzadebaşı ile Beyoğlu… Çelebi bir hayat sürerken Batıcı yaşam tarzının heveslerine kapılarak ziyan olan kahramanlar Safa’nın bütün romanlarında boy gösteriyor. ‘Fatih-Harbiye’ romanı bu anlamda bir prototip. Roman, geleneksel Türk eğitimi ile yetişen Neriman’ın, Batılı yaşamın büyüsüne kapılarak ailesinden, geleneklerinden ve giderek semtinden kopmasını anlatıyor. Fatih ve Harbiye semtleri iki ayrı dünyayı temsil ediyor. Harbiye ve Şişli’de gördüğü Batılı yaşama özenen Neriman, giderek Doğu’ya ait olan ne varsa kopmaya başlıyor. Romanın zamanı 1930’lu yıllar, Tanzimat’la başlayan Batılılaşma hareketlerinin iyice alevlendiği, Türk tipinde ve cemiyetinde farklılıkların oluşmaya başladığı, bazı Türklerin Batı medeniyetini, Doğu medeniyetinden üstün görmeye başladığı zamanlar. İşte bu atmosferde Neriman’ın Batılı yaşama kavuşma hevesi, sevgilisi Şinasi’den kopma, Batılı yaşamı temsil eden Macit’e yönelmeyi getirir. Tabii köklerinden kopmaya çalışan Neriman mutlu olamayacaktır. Romanda Fatih semti Doğu’yu, Harbiye ve Şişli Batı’yı temsil ederken; bu semtlerde yaşayan insanların kültürel farklılıkları ve çatışmaları, iki farklı mekân unsurunun çatışması halinde işleniyor. Fatih, evleri, sokakları, camileri, mescitleri ile tam bir geleneksel Müslüman mahallesidir. Harbiye, Şişli ve Beyoğlu genelde gayrimüslimlerin oturduğu semtlerdir. Fatih’ten Beyoğlu’na tramvayla kısa bir sürede gidilebildiği halde, bu iki semt kültürel yönden Doğu ile Batı kadar birbirlerinden uzaktır.

Batı taklitçiliği ve yükselen Türk aydını

Ahmet Mithat Efendi’nin erken dönem edebiyat eseri ‘Felatun Bey ve Rakım Efendi’, Türk Batılılaşmasına yönelik ilk eleştirilerden biri. Zaman zaman mizah unsurlarının da kullanıldığı romanda, Batılı görüneyim derken komik durumlara düşen Felatun Bey’e karşı Rakım Efendi, eğitimli ve ahlaklı Türk aydınını temsil ediyor. Mustafa Meraki Efendi adında eğlence düşkünü zengin bir adamın oğlu olan Felatun Bey de babasının izinden gider. Varlıklı bir ailenin çocuğu olduğu için su gibi para har¬car. Ona göre Batılılaşmak, lüks yaşamak, şık giyinmek ve eğlence yerlerinde gezip tozmaktır. Felatun Bey, yarım yamalak Fransızcasıyla yabancı aileler arasında dolaşmaktan zevk almakta, belli bir iş tutmamakta, zamanını mağazaları dolaşmakla, el¬bise provaları yaptırmakla, eş dost ziyaretleriyle ge¬çirmektedir. Babası ölünce büyük bir mirasa konar; ancak varını yoğunu tanıştığı bir İtalyan kadın oyuncuya yedirir. Baba mirasını hepten tüketince, eski aile dostları yardımına koşar, ona İstanbul dışında bir iş bulurlar. Felatun Bey, büyük bir utanç¬la İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalır. Sınıf arkadaşı Rakım Efendi ise Felatun Bey’in tam karşıtı bir tiptir. Küçük yaşta anasız babasız kalmasına, çok yoksul olmasına rağmen dadısının yardımıyla kendisini çok iyi yetiştirir. Çamaşırcılık yaparak kendisini büyüten dadısına minnettardır; kişilikli bir insan olur. Çok çalışarak Fransızca öğrenir, kendisine iyi bir iş bulur, yabancılara Türkçe dersleri verir. Evine cariye olarak aldığı Canan’ı eğitir, yetiştirir ve so¬nunda onu severek onunla evlenir. Mutlu bir evlilik yaşarlar. İki zıt tipin karşılaştırılması şeklinde oluşturulan bu romanda en çok konu edilen kişi Rakım Efendi ağırbaşlı, çalışkan, vaktini boşa harcamayan biridir. Onun ilişkileri karşılıklı çıkarlara dayanmamaktadır. Rakım Efendi, Fransızca, Arapça ve Farsçayı anadili gibi bilmektedir. Bu özellikleriyle Rakım Efendi kültürlü, bilgili, çağdaş ve Batılılaşmayı doğru anlayan bir tip olarak göze çarpmaktadır. Aynı zamanda, ahlaklı tüm davranışları üzerinde toplamıştır. Bu yönüyle tam bir Osmanlı beyefendisi özelliği göstermektedir. Bu romanda da görüldüğü üzere, Batılılaşmaya yönelik eleştiri Batılılaşmaktan bütünüyle kaçınmak değil, yanlışlardan uzak durma şeklindedir.

Yeni başlayan sevdalar

Osmanlı-Türk cemiyetinde yeni heveslere, modalara uzun yıllar neredeyse hiç rastlanmadı. İstanbul’un Fatih Mahallesi’nde hayat, tipik bir Türk-İslam şehrinin ritminde ilerledi. Ancak hızlı girilen modernleşme ve sunduğu yeni hayat, tekdüze günlük hayatı sancılı bir şekilde değiştirdi. Recaizade Mahmud Ekrem’in ‘Araba Sevdası’ romanı da Batılılaşmanın yarattığı sorunların altını çizerek, Türk edebiyatında modernleşmeyi esas alan erken dönem eserlerden. Roman, Bihruz Bey’in Periveş Hanım’a aşkını Batıcılığın etkisi altındaki toplumsal arka planda anlatıyor.

19. yüzyılın İstanbul’unda aydın kesimle halk arasında keskin bir uçurum vardı. ‘Araba Sevdası’nda Bihruz Bey, Batılılaşmanın beraberinde getirdiği tüketim ekonomisine kendini kaptıranlara bir örnek. Batılı olmayı çok şık giyinmek, Beyoğlu’nda eğlenmek ve gösteriş yapmak olarak anlayan züppe tipi, tıpkı Ahmet Mithat’ın ‘Felatun Bey’le Rakım Efendi’ romanında olduğu gibi önemli bir yere sahip. Bir dönem vezirlik ve valilik yapmış bir paşanın oğlu olmasına rağmen Bihruz Bey, aslında sığ bir gençtir. Hayat amacı süslü giyinmek ve araba kullanmaktır. Böylece Batılı olabilir. Bir gün Çamlıca Tepesi’ne çıkar ve Periveş Hanım’ı görür görmez âşık olur. ‘Araba Sevdası’, bir aşk hikâyesi gibi görünse de dönemin ruhunu yansıtır. 1889 yılında yazılan roman, Bihruz Bey gibi dönemin diğer burjuva gençliğinin Fransız hayranlığını anlatır. Bu gençlere göre Türkler, kaba bir medeniyettir ve Türkçe gerekmedikçe kullanılmamalıdır. Romanda Recaizade Ekrem, dönemin entelektüel ve aydın kesim olarak kabul edilen ailelerin gösteriş meraklısı çocuklarına ağır eleştiriler de yapıyor.

Savaş yıllarında modernleşen kadın

Milli Mücadele edebiyatının en önde gelen kadın ismi Halide Edip Adıvar, geleneksel bir İslam toplumunda vatan savunması için mücadele eden kadınlar üzerinden farklı bir modernleşme hikâyesi anlatır. Örneğin Adıvar’ın ‘Seviyye Talip’ romanında kadının kamusal alanda varoluş özlemini, onun özne olma çabasını ön plana çıkararak ele alıyor. Seviyye, kocasından boşanmış, Macar asıllı

bir piyanistle yaşayan bir kadındır. Arkadaşı Macide ise önceleri mazbut bir ev kadını olmasına rağmen, İngiltere’den dönen kocasının artık kendisini beğenmediği hissine kapıldığı anda, hummalı bir Batılılaşma çabası içine girer. Macide’nin bu çabası, onun daha yetkin bir evliliğin nesnesi olmasıyla sınırlı kalmaz; önceleri kadın ve erkeğin bir arada bulunduğu toplantılara bile gitmek istemeyen Macide’nin bir anda kitap okumaya, piyano çalmaya, kendisine çeşit çeşit elbise yaptırmaya başlaması, dış görünüşe ilişkin çabalar gibi görünmesine karşın, ilginç bir şekilde Macide’nin öznel bir kimlik geliştirmesine neden olur. Öyle ki Macide, kocasından ayrılıp piyano hocasıyla nikâhsız yaşamaya başlayan Seviyye’nin hikâyesini duyduğunda, “Aşk en yüksek nikâhtır” diyerek, bu ilişkiyi benimsemediğini belirten kocası Fahir’e karşı çıkacak noktaya gelir.

Kuşak çatışması ve Batıcılık

Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Kiralık Konak’ adlı eserinde ise İkinci Abdülhamit devrinde nâzırlık yaptıktan sonra Kanlıca’daki konağına çekilen Naim Bey’in, alafranga hayatı benimseyen damadı Servet Bey ve torunu Seniha’da somutlaşan çürümeye tanıklık edişi işlenmektedir. ‘Kiralık Konak’ esasen bir gelenek sorgulamasıdır. Olay bir konakta geçer. Romanda nesiller arasındaki farklar, hızlı değişimin beraberinde getirdiği sakıncalar sergilenmiştir. Seniha-Faik-Hakkı Celis üçgeni romanın iskeletidir. Seniha’ya karşı ciddi duygular beslemeyen Faik’in onu elde etmesi karşısında Hakkı Celis’in çektiği ıstıraplar ve torununun geleceği uğruna onurunu bir yana bırakan Naim Efendi’nin çilesi anlatılıyor. ‘Kiralık Konak’ta Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemindeki toplumsal nedenler dile getirilir. Ayrıca değişen değer yargılarını, buna bağlı olarak da yaşam biçimlerinin çelişkisini sergileyen bir romandır. ‘Kiralık Konak’taki kahramanların ortak özelliklerinden biri de düşündükleri dünya ile gerçek yaşamları arasındaki bağlantısızlıklardır. Onlar için yaşamın her gerçeği birer beklenmeyen darbedir. Konağın dağılıp satılığa çıkarılmasıyla biten roman, bir zümrenin çöküntüsünün üç kuşaklık hikâyesidir.

Karşıyaka’da modernleşme

Safiye Erol ilk romanı olan ‘Kadıköyü’nün Romanı’nda izlediği temayı bütün kitaplarında sürdürür. ‘Kadıköyü’nün Romanı’nda yaz geceleri Moda sahillerinde şarkılar söylenen, rakılar içip eğlenilen bir yerdir Kadıköy. Karakterlerin hepsi, üst sınıftan varlıklı ailelere mensupturlar. İçlerinde yalnızca zengin bir tüccar olan Mükerrem ile yetenekli gazeteci Necdet farklıdır. Bir de arada aralarına katılan, Moda Caddesi’nde dükkânı olan, Kadıköy’ün meşhur siması kunduracı Bahâ vardır. Romandaki olay örgüsü, daha çok birbiri ardına yaptıkları eğlenceler üzerinde yoğunlaşır. Kahramanlar, hep birlikte boş vakitlerini Papazın Bağı’nda, Moda Deniz Kulübü’nde, Nimet Hanım’ın, yeğeni Nesrin için yaptırdığı tenis kortunda ya da sandal sefalarında geçirirler. Karakterler Batılı eğitimden geçip, yabancı dillere hâkim olmalarına rağmen, Türk kültüründen, özellikle de Türk musikisinden uzak değildirler. Ancak bu musikiye karşı ikircikli bir tavır sergilerler.

Halid Ziya’nın romanlarında Türkiye

Türk edebiyatında Avrupaî tarzda roman yazımının öncüsü olarak kabul edilen Halid Ziya Uşaklıgil’in ‘Sefîle’, ‘Nemîde’, ‘Bir Ölünün Defteri’, ‘Ferdi ve Şürekâsı’, ‘Mai ve Siyah’, ‘Aşk-ı Memnû’, ‘Kırık Hayatlar’ ve ‘Nesl-i Ahîr’ olmak üzere sekiz romanı vardır ve tümünde aynı çatışma izlenir. Batıcılık ve gelenekler arasında bocalayan Osmanlı Türklerinin trajedisi… Özellikle kadın karakterlerin serbestliği üzerinden anlatılan Batılılaşma felaketleri, romanların ana konusunu oluşturur. Halid Ziya kendi arzularının peşinden giden karakterleri anlatır. Nitekim Türk okurun çok iyi bildiği romanı ‘Aşk-ı Memnû’da Bihter’in yaptığı çılgınlıklar, Batılı kadın kimliği olarak kodlanmıştır

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)