İskender Pala: Olimpos’un çocukları Hira Dağı’nın çocuklarına fırsat vermedi

Türkiye’nin kültürel mirasını ve vizyonunu konuştuğumuz Prof. Dr. İskender Pala, yeni dünya düzeninde bilgi ekonomisinin yerini kültür ve sanatın aldığını söylüyor. Pala, "Türkiye’de hepimiz hazinelerin üzerinde oturan gecekondu sakiniyiz" diyor.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 33 mins
İskender Pala

İskender Pala

Bir milletin kültürü, “Haydi bir kültür oluşturup bunu uygulayalım’’ diyecek kadar dar zaman aralığında meydana getirilemez. Bunun büyük bir arka planı ve geleneği vardır. İnsanlar zaman içerisinde kültür oluşturacak sebepleri ve uygulamaları öngörebilirler. Ama onun kültür haline gel mesi sizin geçmişinizle birebir alakalıdır ve geçmişinizin düşünce sistemiyle, felsefesiyle, anlayışıyla örtüşerek piramidal bir şekilde kıvama gelir. Bir insan doğduğunda kültür sahibi değildir ama bir kültürün içine doğar. O kültür ne kadar zengin ise o insanın ken di kültürünü edinme bakımından o kadar önünde imkân var demektir. Bu tıpkı vicdan gibidir. Doğuştan bir bebeğin vicdanı yoktur. Üç yaşında, 5 yaşında, 10 yaşında, evden, aile ortamından, sokaktan ve okuldan alarak giderek belirli bir vicdan hissine sahip olur ve bu kimliğinin bir parçası olur. Kültür de insan kimliğinin ana parçasıdır. “Ben ki mim? ” sorusunun ilk cevabıdır. Bunun için bir çocuk, yaşadığı çevrenin göstergelerini içselleştirerek bir kültüre sahip olur. Toplum ne kadar büyük bir mirasın üzerine oturuyorsa, kültüre sahip olmak isteyen çocuğun imkânları o kadar çoktur, eğer az ise çocuğun kendisini aşa bilmesi için o kadar imkân var demektir. Bu açıdan, bin yıllık bir tarihi olan bir mil let ile on bin yıllık tarihi olan bir coğrafya, yahut 1492’de keşfedilmiş bir kıta ile 30 milyon yıldan bahsedilen bir coğrafya ara sında büyük bir eşitsizlik ve haksız rekabet vardır. Bugün dünyada olup bitenlerin ekseninde bana göre bu kültürel zenginlik ve fakirlik mücadelesi bulunuyor.

“Bir zamanlar bizimle aynı genleri paylaşan ve bugüne ait imkânlardan yoksun oldukları halde büyük işleri başarmış olan insanların, bizim atalarımız olduğunu neredeyse unutmuş vaziyetteyiz.”

Türkiye nasıl bir kültürel miras taşıyor?
Türkiye’nin tarihini 1923’ten başlatırsa nız kültürel birikimi bir asırdan biraz ötededir. Tarihi 1099’dan veya 1299’dan başlatırsanız, sahip olmanız gereken, “Bu benim kimliğim” diyerek edinmeniz ge reken kültür alanı genişler. Bunu 1071’e götürdüğünüzde, 2071’e uzanan süreçte bin yıllık bir mirası kucaklamanız gerek tiğini hissedersiniz. Tarihin içerisinde bazı kişiler, olaylar, düşünceler ve estetik eserler gibi sınır taşları ve parametreler vardır. Bu göstergeler, geriye baktığınızda ne kadar fazla kucaklamamız gereken kimlik öğesine sahip olduğunuzu size ha tırlatır. İnsan hiç şüphesiz geleceğe yürür. Geleceğe yürürken sırtınızdaki heybeden ne kadar malzeme ve birikiminiz varsa, o kadar güvenli ve emniyetli bir yürüyüş gerçekleştirirsiniz. Heybeniz boş işe daha ürkek ve çekingen yürürsünüz ve eksik hissedersiniz. Bu açıdan, 1071’den bu yana kültürel manada sahiplenmemiz gereken göstergeler bizden çok uzaklara düşürüldü ve gizlendi. Büyümekte olan bir çocuk annesinden şöyle bir ninni duyamazsınız: Benim oğlum büyüyecek Piri Reis olacak, Ali Kuşçu olacak. Çocuk lara bu şekilde kahramanlar sunan ebe veynler yoktur. Bir zamanlar bizimle aynı genleri paylaşan ve aynı şekilde yaşamış lakin bugüne ait imkânlardan yoksun ol dukları halde büyük işleri başarmış olan insanlar, bize o kadar uzak görünmekte dir ki, bizim atalarımız olduğunu nere deyse unutmuş vaziyetteyiz. 16’ncı yüzyı lın ortasında Fuzuli diye bir adam, 18 bin kelime ile düşünüyor, farklı 4 disiplinde kitap yazıyor, üç farklı dilde şiir söylüyor ve bunu mum ışığında, kâğıdın kalemin çok nadir bulunduğu bir ortamda, Os manlı’nın taşrası sayılabilecek bir eyalet te, Bağdat’ta başarabiliyordu. Biz bugün bilgisayar çağında, internetin ve bu kadar kütüphanenin bulunduğu ortamda dört farklı disiplinde kitap yazacak, üç ayrı dilde kendini ifade edecek bir Fuzuli yetiştirmek konusunda kendimizi eksik hissediyoruz. Sanki başarılamayacak bir hayal gibi düşünüyoruz. Sebebi kül tür yoksunluğudur. O insanların bizim atamız olduğunu kabul ederek ona göre yetişseydik, şimdiki kültür düzeyimiz, hepimizin hayıflandığı kırılmalardan uzak hale gelirdi. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın bize çok büyük imkânlar sunduğunu söyleyebiliriz. Anadolu ya da bugün Müslümanların birbirine kırdırıl dığı Ortadoğu, aslında on binlerce yıllık birikimin ve kültürün harmanlandığı bir coğrafyadır. Bu, içinde tabaka halinde dosyalar olan bir klasördür. Klasörün kapağını açtığınızda ilk dosya size çok güzel renkler ve desenler sunar, çevirip baktığınızda arkasında ‘Cumhuriyet’ ya zılıdır. İkinci dosyayı incelersiniz bu çok daha görkemlidir, sizi kendisine hayran bırakır. Çevirirsiniz, arkasında ‘Osmanlı’ yazılıdır. Sonraki dosyanın altında ‘Sel çuklu’ yazılıdır, sonrakini çevirdiğinizde ‘Lidya’, bir sonraki de ‘Frigya’ yazılıdır. Bu kadar zengin bir coğrafyanın içerisinde bizim kültürel malzeme olarak pek çok şey bulmamız mümkündür. Kültürü oluşturan öğeler; bir düşün ce sistemi, iki tarih, üç güzel sanatlar, dört anlayış, beş felsefe, altı estetik, yedi söz sanatlarıdır. Bunu uzatabilirsiniz. Toplumu oluşturan dinamikler, bir in sana kimlik ve aidiyet biçen çerçeveler. Bütün bunları elde edebileceğimiz o kla sörün içerisinde, binlerce hikaye vardır. Fakat biz bunları üretip, değiştirecek ve dünya mirasına hediye edebilecek anla yıştan yoksunuz.

“Bugün Bağdat’a, Halep’e, Şam’a düşen her bir bomba medeniyetin bir parçasını alıp götürüyor.”

Türkiye’deki kültürel ortamı nasıl görüyorsunuz?
Bizler fakir gecekondularımızda basit hayatlar sürüyoruz fakat hepimiz şundan haberdarız; gecekondularımızın altında küpler dolusu altınımız var. Ancak o mü cevherleri çıkarıp, çalışıp, onları piyasaya sunmak yerine çok ‘kanaatkâr’ bir toplum olarak gecekondu hayatımıza kendimizi mahkûm ediyoruz, sonra da bundan şikâ yet ediyoruz. Hepimiz hazinelerin üzerin de oturan gecekondu sakiniyiz. Biz böyle yaparken başka milletler ne yapıyor? Syd ney şehir planlamasını yaparken, kentin kültür ve sanat aktörlerini çağırıyor. Onla ra 15 yıl sonranın Sydney’ini nasıl öngör dükleri soruluyor ve şehir ona göre planla narak sanat merkezleri konumlandırılıyor. “Mahalleye bir kültür merkezi yapalım’’ anlayışı değil. Bu da bir şey ama şehri buna göre planlamak apayrı bir anlayış. Dünya iktisadında gördüğüm bir şey var. Önceleri tarım ürünleri piyasa erkini elinde bulunduruyordu. Takas yöntemi ile iki yumurta götürüp bir avuç tahıl alı yordunuz. Sonra sanayi devrimi dünyada belirli bir rüzgâr estirince, paranın yönü nü sanayi ürünleri belirlemeye başladı ve binlerce yıldır sürmekte olan tarım ürün lerinin pazar payını birden sanayi ürünleri ele geçirdi. Artık küçük bir su motoru için ambarlar dolusu tahıl vermek zorunda kaldınız. Sanayiye hâkim olanlar, bütün dünyaya yön vermeye başladı. Sanayi ürünlerini herkes üretmeye başladığında, piyasanın ellerinden kaydığını görün ce, dünyayı tekrar ele geçirmek için tek noloji ürünleri üretildi. Sanayi ürünlerinin tarım ürünlerine yaptığını, teknoloji, sa nayi ürünlerine yaptı. Sanayi ürünlerinin işe yaramaz olması, teknoloji ürünlerini birdenbire belirleyici unsur konumuna koydu. Mesela bir ev hanımı evinde buzdo labı olmasını, bahçesinde bir traktör olma sından daha önemser hale geldi. Bu algı dünyaya verildi. Bir video kayıt cihazınız olduğunda yaşadığınız hisseder hale geti rildiniz. Bu süreç çok kısa sürdü. 600 yıldır gaz lambaları ile aydınlanırken birden lüks lambaları hayatımıza girdi ve sadece 60 yıl bile sürmeden yenisi üretildi. Gücü elinde tutanlar, teknolojinin yerine bu kez bilgiyi koydular ve bilgi alınıp satıl maya başlandı. İlk bilgisayar yapıldığında bir oda kadardı ve dört işlem yapıyordu. İlk bilgisayarımı alırken 3 maaşım kadar tutar ödemiştim, şimdi bir maaşımın üçte birine alıyorum. İnsanoğlu bilginin pazar payının bittiğini düşünüyor ama bilgi sonsuzdur. Biz var olan bilginin sadece yüzde 8’ini bilebiliyoruz. Dünyanın son 50 yılı ile geri kalan yıllar terazinin birer kefesine konursa, son 50 yıl ağır basar. Artık bilginin pazarı da bitiyor. Bilgisayar dan bir tuşa bastığımda para ödemeden bilgiye sahip olabiliyorum. Bu noktada yeni dünya düzenini kurmak isteyen güçler bilginin yerine kültür ve sanatı koyuyorlar. Paris’e gittiğinizde Eyfel Ku lesi’nin küçücük bir maketini almadan dönmüyorsunuz, New York’a ayak bastı ğınızda hemen başınıza bir NYC şapkası geçiriyorsunuz. Turizm, kültür turizmine dönüşüyor, insanlar kendi kültürlerinde ne varsa pazara çıkarıyorlar, bunu bir tek biz yapamıyoruz.

Metropolitan Museum of Art. New York / ABD

Metropolitan Museum of Art. New York / ABD

Doğu için yeni mücadele alanı artık kültür sanat mı?
Otuz yıldır buna dikkat çekmeye çalı şıyorum. “Dünyada sıralamalar değişti, uyanın!’’ diyorum. Bir oyun oynanıyor dünyada, biz oynanan oyunun farkına varıp kuralları öğrendiğimiz zaman, zaten onlar başka bir oyuna geçmiş oluyorlar. Bize “Kurallar değişti artık böyle” diyorlar. Kuralları onlar koyuyor, çünkü oyuna onlar hükmediyor. Biz eğer bu oyuna hükmetmeye başlayacaksak gecekondu larımızın altındaki küplerimizi çıkaralım, o zaman çok kolay mücadele edeceğiz. Çünkü onlarda bizim kadar malzeme yok. Yeni kıtanın bulunmasından beri oluşan kültürü bir kenara, Anadolu’da binlerce yıldır birikenleri bir kenara koyun. Hangi si sağlam kalır? Elbette binlerce yıldır var olan. Dünyadaki bugünkü savaş budur. Kültür ve sanatın bugün yeni trend ol masındaki mesele şudur; bugün G7 zirvesi Antalya’da yapılır, konuşulan bütün konu lar toplantının resmi oturumlarındaki 3 veya 5 saattir. Geri kalan zamanda dünya nın bütün liderleri birbirlerine geçmişleri ni ve kültürlerini anlatırlar. “Ben şu kadar kültüre sahibim, sende ne var? ” mücade lesidir. Kulislerde bunlar konuşulur. George Bush döneminde Birinci Kör fez Savaşı’nda, sonra oğlu döneminde, şimdi de taşeronlar vasıtasıyla Suriye ve Halep’te, Bağdat’ta ve Şam’da yapılan savaşlar bana göre ne su, ne petrol savaşı, ne de Amerika’nın Ortadoğu ya medeni yet götürme derdidir. Biz de nasılsa “Irak sınırlarımızın dışı” dedik. Halbuki Ahmet Haşim’in Bağdatlı olduğunu unuttuk. Amerikan bombalarının harap ettiği Bağ dat’ı, Tanzimat’ın meşhur Ziya Paşa’sının, valiliği sırasında restore ettiğini ve orada yıkılan eserlerin aslında bizim eserlerimiz olduğunu unuttuk. Bizim göstergelerimiz nasıl çekip alınıyor bizden görüyor mu sunuz? Bugün Bağdat’a, Halep’e, Şam’a düşen her bir bomba medeniyetin bir parçasını alıp götürüyor. 1492’den beri oluşan kültür ile binlerce yıllık bir kültür çarpışıyorsa, yapılmak istenen şudur: Ben dünyaya kültür ve sanat ile yön vermek istiyorum, fakat benim kültürüm henüz yeterli değil. Bir kültürler ve medeniyetler savaşının sanat ekseninde dünyayı harap eden hortumundan bahsediyorum. Osmanlı zamanında bize demiryolu yapımı için gelenler yahut “Medeniyet getiriyorum” diyenlerin pek çoğunun aslında götürdükleri şey dünyanın zen gin kaynakları yanında, insanlığın engin kaynaklarıydı. 1912’de Osmanlı sınırlarına bir tel örgü çekilseydi ve “Bu sınırlardan tarihi eser ve sanat eseri çıkarılmayacak” yazılsaydı, dünya müzelerinin bugün üçte ikisi boş kalırdı. Biz medeniyetin beşiğine sahiptik. Ama şu anda, önce savaş ilan edilerek birbirine düşürülüyor. Onlar savaşırken, Bağdat Müzesi ve kütüphane ler boşaltılıyor. Çünkü savaş ortamında herkes can kaygısına düşmüşken sanat eseri kimsenin umrunda değil. Sonra deniliyor ki: Sizin kimliğinize ait bütün göstergeler bizdedir, bize muhtaçsı nız. Metropolitan Müzesi’nin, British Museum’ın kitap ve sanat eseri koleksi yonları, bizim kimliğimizi öğrenmemiz için bizden daha zengin. Atalarımızdan birinin kitabını araştırmak için Londra’ya gitmek istediğimde, önce vize vermemek için beni aşağılıyor, sonra lütfedip beni ülkesine alıyor, üstelik cebimde bir sürü parayla gidiyorum, ekonomik olarak beni sömürüyor. Kütüphanesine gidiyorum, dedemin yazdığı kitabı bir zincirle masaya bağlı bir halde açıyorum. Ayrıca kitap tan aldığım bilgileri onlarla paylaşmam için şart koşuyor. O kadar para ve emeği kendimi öğrenebilmek için harcıyorum. Bu, “Senin kimliğine ben sahibim” demek. Kimliğime, kültür ve sanat eserlerini yöneterek sahip oluyor. Bunu basit bir şekilde dünyaya şöyle yayıyor; ‘’Dünyada sıralama değişmiştir. Artık çok bilgiye sahip olan değil, çok sanatı olan öndedir.’’ Bugün Paris’i var eden sanat ortamıdır, Barselona’ya binlerce insan akın ediyorsa müzelerini gezmek içindir. 2071’e ulaşmak isteyen bizim insanımız ise kültür sanat alanını para yetirmeye değmeyen bir alan gözüyle bakmaktadır.

Peki bunu değiştirmek için ne yapmalıyız?
Yıllardır dil dökmekten bıktığım bir konu var. Sermaye sahiplerine biraz kültür sanatla ilgilenmelerini söylüyorum. Muh temelen içlerinden, “Hoca kendisine iş arıyor galiba” diye geçiriyorlar. Örnek veriyorum; Türkiye’ de erken uyananlar, kültür – sanat alanına yatırım yapıyor. Sa bancı, Eczacıbaşı, Koç gibi gruplar neden sanata yatırım yapıyorlar, müze açıyorlar? Bir hikâye anlatayım; bundan yıllar önce Diyarbakır’da bir Salvador Dali tablosu yakalanmıştı. O zaman da insanlara çır pınarak anlattım. Diyarbakır’da bir Dali tablosu bulunuyorsa uyuşturucu parası bu tablo ile ödeniyor demektir. Benim gençliğimde rüşvet Bond çantadaki dolar lardı. Şimdi insanlar rüşvet vereceklerin de, çanta dolusu dolarlar yerine Urartular devrinden kalmış, bardak büyüklüğünde küçük bir eser veriyorlar. Çünkü o küçük eser çantalar dolusu dolardan daha fazla kâr getiriyor. İşte kültür sanat algısı böyle oluşuyor. Bugün dünyanın bütün borsa larından, bütün repolarından, bütün faiz gelirlerinden daha yüksek kâr elde etmek istiyorsanız, sanat eseri alın. İşte pazar payını kültür sanatın alması ve pazarı bu şekilde döndürmek için bugün Ortado ğu’da Müslümanlar ölüyor. Müslümanlar ölürken, bir taraftan silah satıyorlar, bir taraftan kendi ekonomilerini döndürü yorlar, öbür taraftan da kendi kültür sanat birikimlerini zenginleştiriyorlar. Buna transfer olarak bakıyorum. Bir kültür ya da sanat eserinin, el değiştirmesi, bize ait olan kahvenin, Yunanistan tarafından kullanılması, Anadolu’ya ait olan birçok figürün İtalya’da kullanılıyor olması, bize ait olan bir düşüncenin batı tarafından te ori haline getirilip bize ihraç edilmesi gibi.

British Museum Londra/İngiltere

British Museum Londra/İngiltere

Kültür sanat alanında kalkınmayı nasıl sağlayacağız? Basit. Bugün DAEŞ ile mücadele ediyoruz. Aynı zamanda Mecid Mecidi diye ünlü bir yönetmen ‘Hz. Muhammed’ filmi çekiyor. Mecid Mecidi gibi bir adam 30 milyon dolar harcıyor, İran bütün imkânlarını seferber ediyor ve üç filmlik bir seri ya pıyor. Filmin ikincisi de Hz. Ali olacak. Birincide Hz. Peygamberi anlattı ama Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir olmadan. Çocuk luk arkadaşı yoktu. Tamamen Şia bakış açısıyla anlattı. Bizim gibi onlar da DAEŞ ile mücadele ediyorlar ama bir yandan da film yapıyorlar. Demek ki savaş sa dece cephede olmuyor. Kültür sanat alanında da savaşmamız gerektiğinin artık farkına varalım. Size şunu garanti edebilirim. Türkiye, Ortadoğu’dan hedef lerimize ulaşarak galip çıksa da, Mecid Mecidi ikinci filmi yine Şia anlayışıyla çekerse, 15 yıl sonra bizim bu savaşı ka zandığımız hiç anılmayacak. Çocukları mız Mecid Mecidi’nin filmiyle büyüyecek. 40 yıl Çağrı’yı izleyen insanlar gibi. 30 yıl da Mecid Mecidi izlenecek ve dünyadaki İslam algısı, uğruna şehitler verdiğimiz Sünni algının dışında gelişecek ve kay betmiş olacağız.

“Marx, ‘Sanat paradır’ der. Oysa Osmanlı, ‘Sanat saltanattır’ der. Saltanat kıvamında yükselmiş bir anlayışınız var ise sanata para ayırırsınız.”

Benim teklifim şu, oraya üç füze az atalım, bu üç füzenin parasıyla iki film de biz çekelim. Fakat bizim insanımız ve devlet lilerimiz sanırım bizden iyi yönetmen ve senarist çıkmaz diye düşünüyorlar. Her kese sesleniyorum, çıkar. Olmazsa ithal edersiniz. Dünyanın en iyi yönetmenine iki katı para teklifi ile gidilebilir. Kültür ve sanata yatırım yapacaksak para harcaya cağız. Marx, “Sanat paradır” der. Osmanlı, “Sanat saltanattır” demişti. Saltanat kıva mında yükselmiş bir anlayışınız var ise sanata para ayırırsınız. Tayyip Bey bütün sermaye kurumları, holdingler ve kuruluşların bundan böyle yönetim kurullarında, bir kültür veya sa nat adamını istihdam etmeleri ve onların öngördüğü çalışmaları yapmaları yönünde bir açıklama yapsa her şey hallolur. Bizde problem şu, kültür ve sanat çok para ister ama paranın sahipleri kültür sanata uzak. Kültür sanatın sahipleri de paradan yok sun. Bunları buluşturmak lazım. Bu şekilde artık kültür ithalatı yerine artık ihracına başlayabiliriz. Bu kadar zengin malzeme miz, bu kadar tarihi birikimimiz var ama hep kültür sanat ithal ediyoruz. Neden İstanbul’un konser salonlarına hep ya bancılar gelirken, Türk sanatçı Londra’da konser verdiğinde, bütün Londra gençleri onu izlemesin? Lady Gaga gelip İnönü Stadı’nı dolduruyor. Hollywood, Osmanlı tarihine sahip olsaydı, 50 tane daha Robin Hood çekerdi. Anadolu coğrafyasına sahip olsaydı, bin tane daha tarih filmi çekerdi. Bu hikâyeler anlatılmayı, bu şarkılar söy lenmeyi bekliyor.

Kültür ve sanat alanındaki izlenecek yol konusunda toplumsal uzlaşmaya sahip miyiz?
Bu konuda artık bir mesafe kat edildiğini düşünüyorum. Son 10 yılda yaşananlar ile kim olduğumuz artık insanlarımızın kafasına dank etti. En kör ve cahil olanlar bile gördü ve öğrendi. Biz bu coğrafyada bu kimlikle, tarihi süreç içerisinde hep hür ve üstün var olmuş bir milletiz. Bir dönem tarihimizi inkâr ettik. Kimlik göstergesi olarak tarihle bir problemimiz yok. Bir zamanlar müziği, şiiri reddetmiştik. Bun lar artık yok. Artık bir pop şarkıcısının bir türküyü aranje ettiğini görüyorsunuz. Şimdi, kültürel olarak, “Benim hâlâ hücre yapım ve genlerimde bu var” durumuna geldik. Bu, ister istemez bizde sanatsal ve kültürel mutabakatı sağladı. Gezi sürecin den sonraki ideolojik çatışma ve ayrışma bile en fazla kültür sanat alanında kendini gösterdi. Kültür sanat insanları muhalefet ve çatışma halini yaşadı. Şimdi onlar dahi, “Bu böyle gitmez, bu kadar ayrışma bu ülkeye çok” fikirlerini önce fısıltı halinde, sonra da yüksek sesle söylemeye başladılar. Çünkü o kadar çok düşmanımız, o kadar çok cepheden saldırdı ki, herkes birbiri mize tutunursak, birbirimizin zenginliği ile ortak bir zenginlik oluşturabilirsek var olabileceğimizi gördü. Türk devleti, Oğuz Kağan’dan bugüne tarih boyunca hiç bu kadar kuşatılmamıştı. Bu topraklardaki herkes, aynı ülkenin çocukları olduğunu anladı. Batı hep şöyle düşünür; “Doğuyu asla kendi başına bırakmamak lazım, onları kendileri ile kavga ettirmek lazım. Kavga etmedikleri zamanda biz tepelerine binmeliyiz.” Çünkü Olimpos’un çocuk ları, Hira Dağı’nın çocuklarına asla fırsat vermedi. Batı her şeye o kadar zalimce el koyup sahip çıkıyor ki, dünyada ilk hukuk sisteminin Roma hukuku olduğunu söy lüyorlar. Ancak Hammurabi Kanunları şu anda bombaların düştüğü topraklarda 6 bin sene önce yürürlükteydi. Hukuk sistemini kendilerinin yarattığını söyle yebilmeleri, kültürel bir güç. Dünyadaki ilk demokrasinin Atina’da ortaya çıktığını ifade ediyorlar. Allah’tan, Asur tabletleri Metropolitan’da, İstanbul Arkeoloji Müze si’nde ve Paris’teki müzelerin depolarında

“Mecid Mecidi ikinci filmi yine Şia anlayışıyla çekerse, 15 yıl sonra bu savaşı bizim kazandığımız hiç anılmayacak.”

binlerce tablet halinde duruyor. O tabletler üzerinde, demokrasinin o dönem tıkır tıkır işlediğini gördükleri halde, “Olimpos’un çocukları buldu bunu” diyorlar. Endülüs pek çok bilim ve sanat eseri ile estetik üretti fakat Kirli İsabel, Endülüs’teki bütün Müslümanları yok ettiği zaman, İslâm âlimleri tarafından yazılan eserlerin her biri tercüme edildi ve tercüme edenler eserleri kendileri yazmış gibi gösterdi. Amaç, yetişen genç kuşaklar böyle yüksek medeniyet ve sanat algısını düşünmesinler. Bugün Batı’nın zihin gerisinde Doğu, ilkel, kaba, gelişmemiş olarak duruyor. İlk evi biz yaptık, ilk parayı biz bulduk, Asur tab letlerinde şekel ile takasın izleri var. Şekel hâlâ İsrail’de para birimi olarak kullanılı yor. Bu, kültür savaşı. Bizim çocuklarımız hiç erinmeden, kendileri ile barışık şekilde sırtlarındaki heybeyi doldurabilirlerse, dünya sanat ve kültür ortamına nice şar kılar, filmler, tiyatro eserleri, nice resimler hediye ederiz ve dünya da zenginleşir. Kaldı ki biz bunu dünya ile kültür müca delesine girelim diye yapmayacağız, daha mutlu ve bahtiyar bir ömür sürmek için yapacağız.

FavoriteLoadingBeğen