İslam, estetik ve zarafet dinidir

Türkiye’de klasik Türk müziği ve tasavvuf musikisinin en önde gelen isimlerinden biri olan Ahmet Özhan, 50. sanat yılını kutlamaya hazırlanıyor. Son olarak ünlü isimlerle düetler yaptığı ‘Best of İlahiler’ albümüyle adından söz ettiren Özhan’la musiki yolculuğunu, değişen Türkiye’yi ve yeni çalışmalarını konuştuk. İslam’ın her yönüyle bir estetik ve zarafet dini olduğunu söyleyen Özhan, “Bütün hal, hareket ve üslubumuzda bu estetik kaygıyı taşımamız lazım” diyor.
Yayın Tarihi: Haz 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 15 mins

“Öze dönüşümüzün yolları hep kapandı. Batı kültürünün rejim anlayışı reçeteler olarak önümüze kondu. Bütün bunlar bilinçli bir ideolojik tercihti.”

 

70’li yılların genç yaşta şöhretle tanışan ses sanatçısı ve jönüydünüz. O dönemde şöhretle aranız nasıldı?

Bir hadis-i kudside belirtildiği üzere varlık âleminin özünde ‘bilinmek ve sevilmek’ mayası vardır. Âlemlerin yaratılmasının dinamiği, itici sebebi bu mayadır. Bu sebeple her mahlûk, bilinmek, sevilmek, fark edilmek gibi duygularla mücehhezdir. Benim mesleğim de şöhretle ilişkilidir. Dolayısıyla bilinmeyi, sevilmeyi, alkışlanmayı, aranmayı arzu eden bir bünyeye ihtiyaç gösterir. Bilinmek ve sevilmek mayası insanın terkibinde olduğu için, bendeniz de küçük yaşımdan itibaren ‘sesim’le bilinmeyi, sevilmeyi, fark edilmeyi sevmişimdir. Henüz konservatuar öğrencisiyken sahneye çıkmak lütfedildi bana. 18 yaşımdan itibaren profesyonel olarak sahnelerde alkışlanan, sevilen ve aranan bir sanatçı oldum. Bu lütuf, yıllar geçtikçe çeşitli sanat dallarıyla zenginleşti. Esas mesleğim olan müzik ve bunun paralelinde yaşanması çok doğal olan sinema, fotoroman, dizi çalışmaları ardı ardına geldi. Çok genç yaşlarda insanlar, maddi ve manevi tatmin olma sürecini kovalayan bir bünyeye sahip olurlar. O yıllarda benim de meselem buydu. Ancak ben şanslıydım; en güçlü lokallerde, en güçlü kadroların olduğu müzikallerde görev yaptım. Bu yüzden şöhret denilen ‘afeti’ çok genç yaşta yaşadım ve tattım. Yoğun çalışma isteğini barındıran bir psikoloji içinde geçti gençlik yıllarım.

Gençliğinizde müzik ve sinemada Batı’nın kültürel değerleri öne çıkarılıyordu. Bunu sorgulamaya ilk ne zaman başladınız?

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş ilkeleri itibarıyla Batı kaynaklıdır. Cumhuriyet inkılapları Batı’nın yaşam ve algı biçimini referans almıştır. Cumhuriyet ile birlikte Türk toplumu da bu referanslar ile yeniden dizayn edilmeye çalışılmıştır. Davranış, düşünüş, giyiniş ve kültürel konularda hep Batı’ya öykünülmüştür. Bendeniz, bu dizayn sürecinin hızla yaşanmaya devam ettiği bir zaman diliminde dünyaya geldim. Kendimi bu şartlar içinde buldum. Aile itibarıyla muhafazakâr bir ailenin ferdiyim. Evimizde Kur’ân okunur, namaz ikame edilir, oruç tutulurdu. Tasavvufi konuların geçerli olduğu bir ortamda doğdum ve büyüdüm. Ortaokul yıllarımda beş vakit namazını ikame ederdim. Tabii zaman zaman hercailik yaptığım olurdu… Meslek hayatımın da ilk zamanlarında; 1974’ten itibaren tasavvuf musikisine iyice yoğunlaşmaya başladım. 1980’lerin başında artık; “Tasavvufi hayat nasıl yaşanmalı”, “Varlığımızın sebebini bu yaşam biçimi içerisinde tam manasıyla algılayıp gerçekleştirebilir miyiz” gibi sorularla yaşadığım hayata bir doygunluk katma arayışına girdim. Hiçbir şey tek başına zuhur etmez. Konjonktürel bir şekilde her şeyin ortak bir payda olarak açığa çıktığı dönemsellikler vardır. 1980’li yılların başlarında da böyle bir ortam söz konusuydu benim için. Gazino kültürü şaşaalı dönemlerini yitirmeye başlamıştı. Türkiye’nin sosyo-kültürel yapılanması gazino sektörünü finanse ederdi. Dönemin parasal imkânına sahip olan kesimi kimlerse, gazinolardaki sanatçı ve repertuar anlayışı da ona göre dönüşüm ve değişim gösterirdi. 1980’lerde ben kendimi bu mekânlarda efektif hissetmemeye başladım. Bununla birlikte bir tevafuk olarak ‘Güldeste Konserleri’ ismi altında klasik musiki konserlerine başlama imkânı doğdu. Bu yolla, tasavvuf musikisinin sahneye çıkışı ve süreç içerisindeki Ahmet Özhan sanat omurgasının tekrar oluşumu, hem sosyal hem bendeki içsel dönüşüm vasıtasıyla yeni bir mecraya doğru yöneldi.

O yıllarda Batıcılığın öne çıkarılması ideolojik bir tercih miydi?

Cumhuriyet’in kuruluşundaki Batı yanlısı tercihler, benim gençlik yıllarımda da sanat, düşünce, politik, sosyolojik ve kültürel alanda hissediliyordu. Her ne alanda olursa olsun, birtakım şeyleri bilinçli olarak baskılar ve yasaklarsanız, alternatif olarak ortaya koyduğunuz şeyleri baskı unsuru olarak halka sunmuş olursunuz. Ben 1960 darbesini 10 yaşında algılamış bir insanım. 1970’lerde muhtarılar ve çeşitli çalkantılar yaşadık. 1980 darbesinden günümüze birçok olaya şahit olduk. Bu süreç içinde zorla gerçekleştirilmeye çalışılan ne varsa, hep öze dönüş hareketini hedef aldı. Öze dönüşümüzün yolları hep kapandı. Batı kültürünün rejim anlayışı reçeteler olarak önümüze kondu. Tüm bunlar bilinçli bir ideolojik tercihti.

“Tasavvufi hayat nasıl yaşanmalı”, “Varlığımızın sebebini bu yaşam biçimi içerisinde tam manasıyla algılayıp gerçekleştirebilir miyiz?” Hayatım boyunca bu sorulara cevap aradım.

Dindarlığın kamusal alanda görünür olma mücadelesinin sembol isimlerindensiniz. Türkiye bu konuda nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Bugüne kadar yaptığım hiçbir şeyi gizleme gereği duymadım. Nasılsam hep öyle görünme gayreti içerisindeydim. Bunu bir kabadayılık psikolojisi ile değil, tamamen safiyane bir şekilde yaptım. 1980 senesinde ilk haccıma gittim. O zamanlar, “Acaba ne derler” diye aklımın ucundan bile geçmemişti. Hac dönüşü elimde zemzem bidonlarıyla medya mensubu arkadaşları karşımda görünce şaşırdım. “Ne oluyor” dedim. Sene 1980. ‘Bak Yeşil Yeşil’ diye meşhur olmuş bir adam, elinde zemzem bidonları ile hacdan dönüyor. Ne olacak? Ben de o zaman farkına vardım. Basın mensubu arkadaşlar dediler ki: “Ya gelip dostça neler olduğunu bizimle paylaşırsınız ya da biz bildiğimizi yazarız.” Basının böyle acımasız halleri vardır. Sonra bendeniz bir gazetenin yazı işlerine gittim. Oturduk. Yaşanan hadiseyi bir tefrika haline getirdik. Ancak bunu da reklam için değil, tamamen safiyane duygular içinde yaptım. O zaman gerek basındaki arkadaşlar gerekse başka makamlardaki arkadaşlar benim safiyetimi fark etmiş olmalılar ki ne halkım ne de devletim tarafından ötekileştirilmedim. Türkiye sağlıklı bir yere oturdu mu, oturmadı mı? Şu an için çok net bir tablo var karşımızda; benim gençliğimdeki İslam’ı yaşama serbestliği ile bugün arasında dağlar kadar fark var. Bugün vesayetler normalleşme sürecini yaşamaktadır. Şunun altını çizmek isterim; bu normalleşme sürecinde bendeniz, İslam’ı yaşama hürriyetini rövanşist, kaba-saba ve estetiksiz bir şekilde yaşama inadı içinde olanlarla aynı tarafta ve fikirde değilim. İslam her yönüyle fevkalade zarafeti, yetişkinliği, kemâlatı icap ettiren bir yaşam biçimidir. Bütün hal, hareket ve üslubumuzda bu estetik kaygıyı taşımamız lazımdır. Artık serbestleşti diye olmayacak yerlerde olmayacak işler yapmanın anlamı yoktur. Süratli bir şekilde kendimizi yetiştirmemiz gerekiyor. Efendimiz’in (s.a.v) “Taş atan bizden, attıran bizden değildir” hadisini bir an bile aklımızdan, gönlümüzden çıkarmamamız gerekiyor.

Emniyet mensubu bir babanın çocuğu olarak pek çok şehirde yaşadınız. Çocukluğunuz nasıl geçti?

Atalarım Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmiş. Anadolu’da, Karaman’dan, Konya’dan Rumeli’ye geçmişiz. Rumeli’de üç dört asır kalıp tekrardan Anadolu’ya dönmüşüz. Babam memur idi. Mesleğinde çok ciddi, titiz ve tavizsizdi. Hal böyle olunca, sürekli bir yeden bir yere tayin olmakla geçti çocukluk yıllarım. Hareketli ve renkli bir çocukluk yaşadım. Ancak çok da kolay bir çocukluk değildi.

Müzikle ilişkiniz ne zaman başladı?

Ailemin söylediğine göre üç yaşlarımdayken bir şarkıyı baştan sona söyleyebiliyormuşum. Ailemde benden başka profesyonel olarak müzikle ilgilenen yok ancak hepsi benim kadar müziğe aşinadır. Müzik benim işim, aşım, ibadetim olmuştur.

“Dergâhların kapatılmasıyla, tasavvuf eserlerimiz de ortadan kalktı. İlahi duygulardan beşeri duygulara akış yaşandı.”

Sizi yetiştiren hocalar arasında sizde en çok iz bırakan kim oldu?

Evvela tüm hocalarımın teker teker ellerinden öperim. Hiçbirinin bana katkısını inkâr edemem. Ancak Emin Ongan, Üsküdar Musiki Cemiyeti’ndeki hocamdır. Emin Ongan Hocam bizlere musikinin özündeki balı tattırmaya gayret etmiştir. Bu sebeple onun yeri ayrıdır.

İlk sahne deneyiminizde ne hissettiniz?

Sahneye ilk olarak 18 yaşında, konservatuar öğrencisiyken çıktım. Sahnede hiç yabancılık çekmedim. O an, olması gerekenin olduğunu hissettim. Kaderimde, bir ömrü sahnelerde geçirmek olduğu için böyle hissetmiş olmalıyım.

Uzun yıllar televizyon programı yaptınız. Böyle bir projede yeniden olacak mısınız?

Bize teklif edildiği takdirde uzak durmayız. Önemli olan, bana yapılacak teklifin benim düşünce dünyama ve yaşam prensiplerime uygun olmasıdır. Yoksa asla ve asla popülist işlerin içinde olmak gibi bir kaygım yoktur!

Yeni projeleriniz var mı?

Yaşadığımız müddetçe üretmek durumundayız. “Beş dakika sonra kıyametin kopacağını bilseniz de elinizdeki fidanı dikin” diyen bir Resulullah’ımız (s.a.v) var. Kendi çizgimize uygun olan her imkânı değerlendirmek bizim kulluk vazifemizdir.

Mevlana ile ilgili bir film çekilmesi gerektiğini söylemiştiniz. Bu konuda bir gelişme var mı?

Hz. Pir Efendimize dünyanın ciddi bir teveccühü, sevgisi ve muhabbeti var. Hz. Pir ile alakalı usulüne uygun her türlü çalışmanın yapılmasını arzu ederim. Film çekilmesi çok önemli ancak çok da zor bir iş. Hem senarist hem de konuya bu derece vakıf insanların olup-olmadığı konusunda endişelerim var. Böyle bir proje için doğru zamanı beklemek gerekir. Mesela ‘Çağrı’ filmi çok uzun bir çalışmanın ürünüydü. Bütün dünyada büyük bir beğeniyle izlendi. Büyük bir başarı elde edildi. Bu minval üzere bizim kültürümüzde hayatı filmleştirilecek nice şahsiyetler vardır; Hz. Mevlana bunlardan sadece biridir. Ancak yapılacak çalışmalar dünya ölçekli yapılmalıdır. En ideal çizgide yapılmalıdır. Bunlar son derece hassas işlerdir. Zamanı geldiğinde olacaktır inşallah

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)