550 yıllık kültür Kapalıçarşı’nın ‘Yaşayan İnsan Hazineleri’

Cevherin en yalın halinden mücevherin en göz alıcı haline dönüşmesinin yolculuğu 'Kapalıçarşı Ustalarının İzinde' sergisiyle hayat buluyor. Yaşayan son nesil ustaların eserleri 30 Nisan’a kadar ziyaretçilerini bekliyor.
Yayın Tarihi: Nis 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 14 mins

Yaklaşık 550 yıldır süregelen bir geleneği yaşatan ve UNESCO’nun ‘Yaşayan İnsan Hazineleri’ envanteri kriterlerini taşıyan ustaların hikâyeleri ve onlarla özdeşleşen eserleri, Rezan Has Müzesi’nin kendine has atmosferinde hayat buluyor.

Bu kapsamda ‘Cevher ve Zanaat: Kapalıçarşı Ustalarının İzinde’ sergisi sadekârlık, mıhlayıcılık, cilacılık, kalemkârlık, minecilik gibi geleneksel üretim kollarına ışık tutuyor. Endüstriyelleşmeye direnen bu yetenekli ellerin, usta-çırak ilişkisini de gözler önüne seren sergide İstanbul kuyumculuğunun yaşayan son nesil ustalarının benzersiz örneklerine yakından şahitlik ediliyor. Mücevher tasarımları kâğıda döküldükten sonra, ustanın hangi yöntemi uygulayacağına karar vermesi, kullanacağı materyale göre değişiklik gösteriyor. Sergide hepsi birbirinden değerli kendine özgü uygulamaları ile bu mücevherleri görmek mümkün.

Zeki Müren’in yüzüğü de sergide Sergide Kraliçe Elizabeth’e yaptığı broşla bilinen ve Art Avo denilen özel bir tarza sahip olan Avedis Kendir muhteşem yılanlı broşu ile yer alırken; Berç Kazancı’nın kazayağı yüzükleri de dikkat çekiyor. Zeki Müren’in ‘Gözlerin Doğuyor Gecelerime’ plağının kapağında yer alan fotoğrafında küçük parmağında takılı yüzük, Berç Usta’nın ellerinden çıkma. Ödüllü usta Sevan Bıçakçı’nın yüzükleri de sergide yer alıyor. Ustanın yüzükleri tasarlarken tek bir açıdan değil, eseri 360 dereceden görmesi ve bezemesi, bütün sanat formlarını tek bir yüzükte birleştirmesi hayranlık uyandırıyor.

AVEDİS KENDİR. YILANLI BROŞ.


Dünyada tek; Haçik Kelleci

Sergide yer alan Mıhlayıcı Haçik Kelleci, 1964 yılında İstanbul’da doğdu. Çıraklığa 1974 yılında Kapalıçarşı’daki bir mıhlayıcı atölyesinde başladı. 1985 yılında Çuhacı Han’a geçti ve kendi atölyesini kurdu. Bugüne kadar 26 çırak yetiştiren Haçik Usta, son 10 yıldır çırak yetiştirmiyor.

Haçik Kelleci’nin diğer ustalardan farklı bir yeteneği var. Mücevheri meydana getirmek için sadekârlık, mıhlama, cila ve tasarım gibi her birini farklı bir ustanın yaptığı birçok işi, o tek başına yapıyor. Bu yeteneğiyle belki de dünyadaki tek usta.

“Endüstrileşmeye karşı değilim” diyen Haçik Kelleci, bu görüşünü “Bilakis bunun sanatımı yıkamayacağını göstermek için direniyorum” diye açıklıyor.

Müşterilerinin kişiliğini analiz ederek onlara özel tasarımlar yaptığını anlatan Kelleci, “Ben kişiye has tasarımlar yapıyorum. Nevi şahsına münhasır. Yaptığım işi izin almadan asla başkasına yapmıyorum. Kapımızdan içeri giren herkes bizim misafirimizdir. Alışverişten sonra da münasebetimiz devam eder. Meslekte 43 yılı geride bıraktım, iki temel prensibim olan misafirlerimin yani müşterilerimin ismini gizli tutmaktan ve izinleri olmadan onlara özel tasarımlarımı çoğaltmamaktan asla ödün vermem” diyor.

Kapalıçarşı’daki köklü kuyumculuk geleneğinin son temsilcilerinden sadekâr Surmak Susmak, 1958 yılında Sivas’ta doğdu. 12 yaşında ustası Antrantik Yeşilçimen’in yanında körüklü benzinle kaynak yaparak çıraklığa başladı. Çıraklık döneminin ardından kendi dükkânını açan ve aynı zamanda resim ve heykel de yapan Susmak, eserlerini tasarlar ve üretirken doğayı temel ilham kaynağı olarak görüyor.

Kapalıçarşı’nın çeşitli yerlerinde çalışan ve meslekte 46 yılını dolduran Surmak Susmak, “Kapalıçarşı sanatı her çeşidine ev sahipliği yapıyor. Buradaki ustalar hem Türkiye’nin en iyi ustaları arasında yer alıyor hem de Türkiye’yi dünyada en iyi şekilde temsil ediyor. Kapalıçarşı sadece ürünler ortaya çıkarılan bir yer değil. Burası aynı zamanda bir insan yetiştirme, ilim ve irfan merkezi. Buradaki ustalardan alınan güveni, yapıyı sahiplenmek gerekiyor” diyor.

Dökümünden mıhlayıcısına kadar her şeyin bir arada olduğu Kapalıçarşı’yı mektep olarak gören sadekâr ustası Kader Yıldız ise “Endüstriyel işler kuyumculuk sanatına ucuz ve suni malla zarar veriyor. Sanatımızın ruhu can çekişiyor.

KAPALIÇARŞI’NIN, UNESCO ‘YAŞAYAN İNSAN HAZİNELERİ’ ENVANTERİ KRİTERLERİNİ TAŞIYAN USTALARI.

 

Bizans’tan bu yana hemen hemen aynı mekânlarda sürdürülen kuyumculuk geleneğinin yansıdığı sergide, Hraç Arslanyan, Hagop Erol Bahadıroğlu- Aret Çakıcı, Sevan Bıçakçı, Kürşat Bilmiş, Partam Derderyan, Manuk Durmazgüler, Berç Melikyan, Berç Kazancı, Haçik Kelleci, Avedis Kendir, Agop Kuyumcuoğlu, Arman Suciyan, Surmak Susmak, Rafi-Levon Şadiyan, Nerses Yağar, Kader Yıldız, Sebuh Yılmaz ve HrantŞant Zorbaş ustaların ellerinden çıkan nadide eserler, eskizleriyle sunuluyor.

 

Bu yüzden böyle sergilere ihtiyaç var” diye ekliyor. Serginin ayrıntılarını, yaptıkları araştırma boyunca 50’den fazla ustayla tek tek görüşen ve onların hayat hikâyelerini dinleyen Ayşe Coşkun Orlandi ve Yonca Kösebay Erkan anlatıyor.

Serginin küratörlüğünü üstlenen Kadir Has Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü Öğretim Üyesi Ayşe Coşkun Orlandi, ‘İstanbul: Kuyumculuğun İzinde’ sergisini şöyle özetliyor:

“Öncelikli olarak bu proje, İstanbul kuyumculuğu üzerine ilk defa bir araya getirilmiş, farklı tarihsel katmanlardan ustaların kendilerini ve işlerini bir arada anlatmaya çalışan bir sergi. Bir kuyumculuk tarihi sergisi olması açısından da bir ilk. Ayrıca bu sergide yer alan ustalar ve işleri, aslında cevher ve bu cevheri ürüne dönüştüren zanaatkârların ilk defa bir araya gelmelerini sağladık. Dünyaca ünlü kuyumcular olmalarına rağmen ilk defa ürünlerinin yan yana sergilendiği bir ortam olması açısından da bu sergi bir ilk niteliği taşıyor. Dolayısıyla uzun ve zahmetli bir sürecin, emeğin sonuçlarını bir araya getirmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Türk toprakları aslında 550 yıldan çok daha uzun bir geçmişe dayalı olarak kuyumculuk mirasını barındırıyor. Bu topraklarda yaşamış her uygarlık bize bir kuyumculuk mirası bırakmış. Biz bunu 550 yılla sınırlı tutuyoruz çünkü biz İstanbul kuyumculuğunu, İstanbul kuyumculuğuyla özdeşleşmiş Kapalıçarşı kuyumculuğunu anlatmak istedik. Kapalıçarşı kuyumculuğunun en son yaşayan çağdaş tasarımcılarına, ustalarına bakmak istedik.”


Kuyumculuğun üniversitesi: Hanlar

Bizans kuyumculuğunun yanı sıra Osmanlı mirasından söz eden Orlandi, “Saray içi kuyumcularıyla saray geleneğinin dışarı yansıması aslında Kapalıçarşı’ya açılan ilk kapıdır. Dolayısıyla saray kuyumculuğunun kendi içinde kapalı devre tasarım ve üretim dinamikleri kaliteyi oluşturan esnaf ve zanaat geleneğinin uzantısı olduğunu burada görüyoruz. Biraz ‘Osmanlı kadınının hem gündelik hayatta hem saray içindeki mücevher kullanımı nasıldı’yı araştırıp böyle bir sürecin içinden gelerek sergiyi kurguladık, oradan da Kapalıçarşı’nın en önemli üretim ağı olan hanları gündeme getirdik. İki tane çok önemli han var. Kapalıçarşı’daki kuyumculuğu aslında bir anlamda temsil eden hanlar. Bunlardan bir tanesi Zincirli Han. Bugün halen gezilebilir nitelikte bir han. Bir diğeri de Çuhacı Han. Çuhacı Han kuyumculuğun üniversitesi olarak anılıyor. Ve biz bu iki handan yetişmiş ustaların ağzından aslında bir sözlü tarih yarattık. Bu hanlarda kuyumculuk nasıldı, bu hanlar kuyumculuk için aslında neden çok önemli mekânlardı ve zanaatkâr için nasıl besleyici niteliği vardı. Bunları ustaların kendi seslerinden duymak için böyle bir prodüksiyona başvurduk. Arkasından da 550 yıllık kuyumculuk geleneğinin içinde özellikle makine endüstrisinin el değmediği bir geleneğin içinden yetişen ustaların üretim tekniklerini ve üretirken kullandıkları antika aletleri de sergiye koymak istedik. Bir kısımda üretimin kendisini anlatan videolarımız var. Biraz hayal etmek zor. Onun için bir kuyumcunun atölyesinin sır perdesini de aralamış olduk” diyor.

Orlandi, ayrıca “Kapalıçarşı’nın hangi izler üzerinde yürüdüğünü bilmek çok önemli. Hanlardaki işbirliğinin, ustalığın nasıl bir üretim ağı içinde olduğunu anlamak çok değerliydi. Çok büyük bir kısmı dünya kuyumculuğunda izler bırakmış olan ustaların ürünleriyle birlikte, hiçbir beklentileri olmadan, sadece bu mirası görünür kılmak için verdikleri destek sayesinde bu sergiyi tasarlama şansımız oldu” diye konuşuyor.

 

“Kapalıçarşı sadece ürün ortaya çıkarılan bir yer değil. Burası aynı zamanda bir insan yetiştirme, ilim ve irfan merkezi.”

 

“550 yıllık süreci vurguladık”

UNESCO Kürsüsü Başkanı ve Kadir Has Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Yonca Kösebay Erkan ise şunları söylüyor:

“Kapalıçarşı’nın fiziksel özelliğinden ziyade, bu mekânı yaşatan, 550 yılı aşan süredir bu geleneğin devam etmesini sağlayan ustaları vurgulamak istedik. Amacımız işin somut olmayan kültürel miras dediğimiz yumuşak yüzünü ve insan dokusunu göstermekti. Kapalıçarşı’da ustadan çırağa geçen bir bilgi aktarımı var.

Bunun yaşatılması her geçen gün daha da zorlaşıyor. Biz de bu sergi aracılığıyla hem bu geleneği ve üretim biçimlerini hem de mekânları tanıtmak istedik.” Sanatseverler TÜBİTAK destekli ‘Cevher ve Zanaat: Kapalıçarşı Kuyumculuğunun İzinde’ sergisi ile cevherin en yalın halden mücevherin en göz alıcı haline dönüşmesi yolculuğuna 30 Nisan tarihine kadar tanıklık edebilecek.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)