ORAL ÇALIŞLAR. GAZETECİ-YAZAR.

Bizans prenslerinin sürgün edildiği yer olan Prens Adaları, Osmanlı egemenliğine geçmesinin ardından Türklerin ve çoğunlukla gayrimüslimlerin yaşadığı bir yer oldu. Gazeteci-Yazar Oral Çalışlar, “Çokkültürlü bir yapı” olarak tarif ettiği adaların değişimini anlattı.

15 milyonluk nüfusa sahip İstanbul’a en fazla bir saat uzaklıkta bulunan Büyükada, Heybeliada, Burgazada ve Kınalıada metropolün içinde ayrı bir dünya gibi. Çoğu kişinin ‘Prens Adaları’ olarak bildiği adaların ismi, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan geliyor. O dönemde özellikle imparator ailesinden prens ve prenseslerin sürgün edildiği ve manastırlara kapatıldığı bölgeler olmasından dolayı bu adalara ‘Prens Adaları’ deniyor.

Prens Adaları hakkındaki ilk bilgiler, 1930 yılında Karacabey mevkiindeki Rum Ortodoks Mezarlığı yakınında bulunan ve Büyük İskender’in babası Makedonya Kralı II. Filip’e ait altın sikkeleri içeren Büyükada definesiyle elde ediliyor. Adalar, yaklaşık 700 yıl boyunca Bizanslılar tarafından sürgün ve işkence yeri olarak kullanılıyor. Haçlı seferleriyle de yağmalanan adalar, İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı egemenliğine geçince bambaşka bir tarihe adım atıyor. Böylece adalar, Türklerin göç etmesiyle ve gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu bir yer olmasıyla yeni bir kültür inşasına geçiyor.

Peki imparatorluklara da tanıklık etmiş olan adalar günümüzde hangi kültürün izlerini taşıyor? Değişen demografik yapıların adaya yansımaları neler oldu? Değişen Türkiye ile birlikte adalar nasıl dönüştü? Adalar şimdi ne durumda ve adalıların şikâyetleri neler? Hepsini, uzun yıllardır Büyükada’da yaşayan, Adalar Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Adalar Müzesi’nin kurulmasında rol alan gazeteci-yazar Oral Çalışlar ile konuştuk.

 

“Azınlıklar kendilerini adalarda var edebildi”

Oral Çalışlar, adaların bugün için anlamını ‘çokkültürlü’ olarak tarif ediyor. Çalışlar, “Çok ilginçtir, yerleşime açık olan dört ada; Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada hepsi değişik etnisitelerin bir araya toplandığı sosyal vaka halinde gelişmeye başlamış. Kınalıada’da Ermeni cemaati toplanmış. Burgazada, Rum adası olarak bilinir. Büyükada daha çok Musevi adası olmuş. Azınlıklar, İstanbul içinde çok dağınık olduğu için yazın ortak bir kültür merkezi olarak adaları kullanıyorlar. Adalarda birbirlerini tanıyorlar ve evleniyorlar. Bu yönüyle çok incelenmeye değer bir yanı var. Değişik etnik grupların kendilerini var edebildikleri, dayanışma kurabildikleri yerler. Kendi kültürlerini yaşatıyorlar ve daha kolektif hale geliyorlar” diyor.

Çalışlar, metropole yakın olmasına rağmen adaların metropolden kurtarıcı bir yanının olduğunu söylüyor; aynı zamanda da nefes alma ve özgürlük alanı sağladığını belirtiyor. Adaların, Bodrum ve Marmaris gibi sahil kasabaları keşfedilmeden önce daha da önemli bir yere sahip olduğunu ifade eden Çalışlar, “İstanbul’un sayfiye yerleri adalarmış. O zaman bütün büyük şairler, bütün büyük politikacılar, zenginler, aristokratlar adayı bir sayfiye yeri olarak kullanırlarmış. O zaman deniz kültürü yerine sayfiye yeri kültürü daha kuvvetli” diyor.

 

“Akademisyen kitlesi oluştu”

Son yıllarda günübirlikçilerin adalara çok geldiğini söyleyen Çalışlar şöyle devam ediyor: “Ama başka bir şey daha oldu. Akademisyenler, gazeteciler, entelektüeller de adanın özelliklerini, güzelliklerini keşfetmeye başladılar. Son 15 yıl içinde çok ciddi akademisyen akını var. Kadıköy Yakası’nın kentleşmeye açılması ve imar izni verilmesiyle birlikte kiralar çok arttı. Adalar ise yaz-kış oturmak için daha makul. Doğalgaz da geldiği için ısınma sorunu olmuyor. Ulaşım imkânı arttı. Motorlar çoğaldı. Kış nüfusu arttı.

Genç çiftler gelmeye başladı. Yazlıkçı olarak da akademisyen kitlesi oluştu.” Çalışlar, yeni kitlelerle adada çeşitli kültürel örgütlenmelerin ve sivil toplum örgütlerinin sayısında artış olduğuna dikkat çekiyor.

Adalar ile Türkiye’deki değişim arasında bir paralellik olmadığını söyleyen Çalışlar, “Türkiye’den farklı bir hava var. Ada demek zaten tecrit edilmiş bir yer anlamına geliyor” diyor. Çalışlar, bu tecridin bilinçli bir durum olmadığını belirtiyor. Adalardaki esnafın çoğunun eski Rum inşaatçıları, Rum kasapları, Rum pastanelerinin eski çırakları olduğunu söyleyen Çalışlar ekliyor: “Bir Anadolu kültürü üzerine, ekstradan Rum kültürünün eklendiği karmaşık bir yapı çıkmış ortaya.”

 

“Sahil kentlerine destek için farklı bir uygulama şart”

Adaların nüfusu ise yaz-kış değişiyor. Bu mevsimsel nüfus değişiklikleri ada için birçok soruna neden oluyor. Çalışlar, İller Bankası’nın kışın yapılan sayıma göre ilçelere maddi destek verdiğini belirtiyor. Kışlık nüfusu 14 bin civarında olan adanın bu orana göre aldığı maddi destek, yazın bu rakamın 100-150 binlere çıkmasıyla oluşan talebi karşılayamıyor.

Çalışlar, “Bir de günübirlikçiler çok geliyor. Hafta sonları vapurlarda yer yok. Bütün bunların yarattığı ihtiyaca bir altyapı sunmak, hizmet vermek, onların çöpünü kaldırmak, onlara tuvalet hizmeti vermek, onların piknik ve konaklama ihtiyaçlarını karşılayacak bir altyapı yok. İmkân da yok. Sahil kentleriyle ilgili farklı bir uygulama yapılması lazım” diye konuşuyor.

 

“Faytonlar ıslah edilmeli”

Adalarla ilgili akla gelen ilk simgelerden biri kuşkusuz faytonlar. Ancak eskiden ulaşım aracı olarak kullanılan faytonların durumu şimdi içler acısı. Çalışlar, “Atlar bakımsız ve sürekli hastalanıyor. 280 tane fayton var. Artık ulaşım aracı olmaktan çıktı. Faytonların ıslah edilmesi lazım” diyor. Adaların giderek motorlu araç istilasına da maruz kaldığını ifade eden Çalışlar, “Beş bine yakın akülü araç var. Akülü araçlar bireysel hale dönüştü. Toplu ulaşımın vagonlu bir sistemle akülü ya da elektrikli olması gerekiyor. Binlerce bisiklet var kiralanan. Kontrolsüz bir şekilde bisiklet kullanımı var. Ölümlü kazalar oluyor” diyor. Adalara son yıllarda Arap turistin daha çok geldiğini söyleyen Çalışlar şöyle devam ediyor: “Avrupalı ayağını adadan çekti. Ama adada daha çok günübirlikçilerin ihtiyaçlarına göre bir şekillenme gelişti. Market kültürü ve ucuz bir hafta sonu geçirme kültürüne dönüştü. Ve ona uygun bir altyapı oluştu. Ada artık kibar insanların, kibar bir şekilde ağırlandığı bir yer olmaktan çıktı.”

 

Troçki’nin evi Büyükada’da

Doğal güzelliklerinin yanı sıra adalar tarihi yapılarıyla da ortak bir kültür mirası olarak dikkat çekiyor. Bizans prens ve prenseslerinin sürgün yeri olan adalar, eski Sovyet lideri Lev Troçki’nin de sürgün edildiği bir adres. Sovyet lideri Stalin tarafından sürgüne yollanan Troçki, 1929-1933 yılları arasında Büyükada’nın Nizam Mahallesi’nde yaşadı.

 

En büyük ahşap yapı: Rum yetimhanesi

Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise en büyük ikinci ahşap binası Büyükada’da yer alıyor. Büyükada’nın Manastır Tepesi’nde bulunan ahşap bina, aslında 1898-1899 yıllarında Fransızlar tarafından otel olarak inşa edilmiş. Ancak Osmanlı’nın örf ve âdetlerine ters düştüğü gerekçesiyle II. Abdülhamit buranın otel olarak kullanılmasına izin vermiyor. Ahşap bina, 21 Mayıs 1903’te Rum yetimhanesi olarak hizmete açılıyor. 1960’larda Kıbrıs’ta yaşanan gerginlik nedeniyle Patrikhane’nin elindeki binaya el konuluyor ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devrediliyor. Patrikhane’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı itiraz, 12 Haziran 2007’de kabul ediliyor ve binanın mülkiyeti yeniden Patrikhane’ye geçiyor. Ancak ahşap bina şu an atıl durumda.

 

Tarihi kilise Aya Yorgi

Büyükada’nın simge yerlerinden biri de ünlü Aya Yorgi Kilisesi. Ortodoks papazının idare ettiği tarihi kilise, adanın en değerli yapılarından biri. 1751’de yapılan bu Rum Ortodoks Manastırı, adını M.S. üçüncü yüzyılda Hıristiyan inancından dolayı öldürülen Kapadokyalı Aziz Georgios’tan alıyor. Özellikle 23 Nisan ve 24 Eylül günlerinde sırf dua etmek için yüzlerce kişi tepeye tırmanıyor. Ortodoks mezhebinde 23 Nisan, Yorgo’ların ‘isim günü’ olarak kabul ediliyor. 24 Eylül ise Hz. İsa’nın havarisi Paulus’un yaydığı yeni dine kendini adayan ve defalarca öldürülmeye çalışılsa da mucize sonucu kurtulan Aya Thekla’nın anıldığı tarih. Bu tarihlerde Aya Yorgi’ye giden yolu çıplak ayakla ve hiç konuşmadan takip edenlerin yarı hacı olduğuna inanılıyor. Kiliseye giden yol için yapılan bir diğer ritüel de çalılara ip bağlayıp yolu bir makara ipi aça aça almak. Rivayete göre ipi kiliseye kadar koparmadan çıkaranın duası kabul oluyor. İstanbul’un kent müzesi de Büyükada’da bulunuyor. Aya Nikola mevkiindeki eski hangar alanı müzeye dönüştürülüyor ve adı Adalar Müzesi oluyor. Bu müzede adaların oluşumundan günümüze kadar tüm belgeler, objeler, fotoğraflar bulunuyor.
‘Bakır’dan gelen isim Heybeliada
 
Heybeliada’nın ise en yaygın ismi ‘Halki’ olarak biliniyor. Anlamı ‘bakır madeni’ olan bu ismin koyulma sebebi de Çam Limanı’nda yer alan, dönemin en önemli madenine sahip olması. Heybeliada’da bulunan Aya Nikola Kilisesi de önemli tarihi yerlerden biri. Hz. İsa’nın 12 havarisinin tasvirinin yer alması, kiliseyi mimari açıdan önemli kılıyor. Heybeliada’nın dünyaca tanınmasında, eski Ruhban Okulu ayrı bir önem taşıyor. Turistlerin yoğunlukla ziyaret ettiği yerlerin başında gelen bina, yaklaşık 130 bin kitabın yer aldığı kütüphanesi ile ünlü.

Sait Faik’ten Hüseyin Rahmi’ye yazarların adaları

SAİT FAİK ABASIYANIK

SAİT FAİK ABASIYANIK MÜZESİ. BURGAZADA

Prens Adaları, Türk edebiyatının ve edebiyatçılarının da hem konaklama yeri hem de esin kaynağı olmasıyla önem arz ediyor. Cumhuriyet dönemi edebiyatında önemli bir yeri olan Reşat Nuri Güntekin, Büyükada’da yaşayan edebiyatçılardan. Yılmaztürk Caddesi 119 Numara, ünlü yazarın ikamet ettiği evdi. Bu yalıda zaman zaman Hasan Ali Yücel’in de yaşadığı biliniyor. Ada, Güntekin’in ‘Akşam Güneşi’ adlı eserine esin kaynağı oldu.

Türk edebiyatının en etkin isimlerinden, eleştirmen, çevirmen ve deneme yazarı Nurullah Ataç da Büyükada’da yaşayan ünlülerdendi.

Roman yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar da ömrünün son 31 yılını Heybeliada’da geçirdi. Gürpınar, ölümünün ardından adadaki Abbas Paşa Mezarlığı’na defnedildi. Yazarın evi 2000 yılında müzeye dönüştürüldü.

Yazar ve gazeteci Ahmet Rasim de Heybeliada’daki evinde hayatını kaybetti ve Heybeliada Mezarlığı’nda defnedildi.

Mizah, kısa öykü, tiyatro ve şiirde sayısız eser vermiş olan Aziz Nesin, Heybeliada’da doğan edebiyatçılardan. Nesin, adadaki yaşantısına ‘Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’ adlı öyküsünde değinir.

Sait Faik Abasıyanık’ın Burgazada’daki yaşamı, 1939’da babasının ölümünün ardından başlar. Kışları Şişli’de, yazları Burgazada’da yaşamaya başlayan Abasıyanık, hayatının özellikle son 10 yılını adada, ‘Spanudis Köşkü’ olarak da bilinen evde geçirir. Yazarın hikâyelerinde adalar önemli bir yer tutuyor. Darüşşafaka Cemiyeti’nce yazarın evi müzeye dönüştürüldü.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)