Anadolu Coğrafyası İslam Aleminin Kilit Taşıdır

1176 yıl önce kurulan Karahanlı Devleti, ‘ilk Türk İslam devleti’ olarak tarihe adını yazdırdı. Yedi yüzyıl süre ile varlığını devam ettiren Türk toplumundaki İslam inancı hiç değişmedi. Türklerde özellikle tevhit inancının temel alındığını söyleyen Doç. Dr. Serkan Şen, İslam ile terörizmi bağdaştırmaya çalışanlara arı bir tasavvuf geleneğiyle yanıt vermek gerektiğini söylüyor.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 30 mins
Doç. Dr. Serkan Şen

Doç. Dr. Serkan Şen

Hz. Peygamber (s.a.s) “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur” Hadis-i Şerif’i ile İstanbul’un fethini asırlar öncesinden müjdelemiştir. Bu müjdeye nail olabilmek için İslam toprakları fetih hareketleriyle genişletilmiş fakat Emevilerle başlayan İstanbul kuşatmaları sonuç vermemiştir. Asırlarca birçok komutan İstanbul muhasaralarına devam etmiş ancak İstanbul’un kapılarını İslam’a açmak yüzyıllar sonra Fatih’e nasip olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yedinci padişahı Fatih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453’te tam olarak böyle bir inançla İstanbul’u fethetmiştir. Fatih’in “İmtisal-i Cahidü fi’llah olubdur niyyetüm. Din-i İslam’un mücerred gayretidür gayretüm…/ Niyetim Allah uğruna cihad etmektir. Sadece asligur@turkiyedeiktidardergisi.com İslam dini uğruna çalışmaktır gayretim…” beyitiyle yola çıkarak Osmanlı Devleti’ni bir ‘cihan imparatorluğu’ haline getirmesinin altında da yine bu güçlü inanç duygusu yatmaktadır. Kuşkusuz Osmanlı’nın fetihlerinin ardında siyasi, coğrafi pek çok neden yer alıyordu ama bu nedenler arasında padişahların en önemli motivasyon kaynaklarının başında İslam geliyordu. Peki Karahanlı Devleti’nin 840 yılında kuruluşundan bugüne tarih boyunca Türkler, temsilcisi ve koruyucusu oldukları İslam’ı nasıl benimsediler? Türklerin hangi toplumsal ve kültürel özellikleri Müslümanlığı kabul etmelerini hızlandırdı? Orta Asya’dan başlayıp günümüze uzanan Türklerin tarih yolculuğunda nasıl bir inanç anlayışı hâkimdi?

Tek Tanrı inancı en kâmil yolunu Müslümanlıkta buldu.
Türklerin tarihi araştırıldığında bilinen en eski Türkçe sözcüklerden birinin ‘teŋri’ yani ‘Tanrı’ olduğu görülür. Hatta bu sözcük ‘dingir’ halini alarak beş bin yıl önce Sümercede bile kullanılmış. Aynı şekilde Köktürklerden kalan bengü taşlarda yeri, göğü ve insanı yaratan, kağan ve soyunu tahta oturtan, orduları muzaffer kılıp devlet veren, ömrü ve ölümü takdir eden, üstün ve lütufkâr bir Tanrı algılamasının olması da Türklerde eski çağlardan beri tek tanrı inancının benimsendiğini destekliyor. Tarih boyunca Türklüğün tek ve kadir olan Tanrı’ya inanmayı esas aldığını belirten Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serkan Şen, bu durumun farklı kaynaklarla desteklendiğini anlatıyor: “Örneğin Bizanslı Theophylact’e ait VII. yüzyıldan kalma bir belgede ‘Türkler olağanüstü bir biçimde ateşe saygı gösterirler, suyu ve havayı ulularlar, toprağa yükünürler. Fakat yalnızca göğü ve yeri yaratana Tanrı derler ve ona taparlar’ bilgisi verilir. Günümüze ulaşan ve bizzat Türklerin elinden çıkan vesikalardan hareketle İslam öncesi Türk toplumunda din olarak göklerde bulunduğu düşünülen, tek ve kadir olan Tanrı’ya inanmayı esas alan bir inanç sisteminin varlığını ifade edebiliriz. Bu inanç sisteminin adı Gök Tanrı dinidir. Türk toplumlarındaki manevi ve tek Tanrı inancı en kamil yorumunu ise Müslümanlıkta bulmuştur.”

“Türklerin Müslümanlaşmasıyla İslam dünyası yeni bir nefese kavuştu.”

Fetih, İslam ile buluşmaya vesile oldu
İslam öncesinde uzun yıllar Allah’ın birliğine inanan Türkler, bu inançla Müslümanlığa bir adım daha yaklaştılar. Öyle ki 840 yılında kurulan Karahanlı Devleti ilk Türk İslam Devleti olarak tarihe adını yazdırdı. O dönemden itibaren Müslümanlıkla buluşan Türk kitlelerinin, daha önceki tek Tanrı inanışından dolayı İslam’a uyum sağlamakta zorlanmadığı iddia ediliyor. Bu anlamda İslam tarihine bakıldığında üç olayın dönüm noktası arz ettiğini söyleyen Şen, şunları anlatıyor: “Bunlardan birincisi Hicret, ikincisi Endülüs’ün fethi, üçüncüsü ise Türklerin Müslüman oluşudur. Türklerin Müslümanlaşmasıyla beraber İslam dünyası yeni bir nefese, yeni bir soluğa kavuşmuştur. Türk Müslümanlığı’nın kökeninde geleceği kucaklamaya hazır, özgür ve özgün bir ruh yattığını görürüz. Bu bağlamda Türklerin itikadi olarak mensup oldukları Matüridiliği özellikle incelememiz gerekir. Matüridilik, diğer İslami yaklaşımlarla mukayese edildiğinde naklin yanında aklın da öne çıktığı bir düşünce tarzı şeklinde karşımızda durmaktadır. Yani insanların Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini diğer içtihat ölçülerini dikkate alarak akıl süzgecinden geçirmeleri, ardından gönül teknesinde yoğurup insanlığa aktarmaları Türk Müslümanlığı’nda önemli bir farklılık olarak karşımıza çıkar. Türk Müslümanlığı’nın bir başka yanı ise tasavvufi bir anlayışla şekillenmesidir. Yani Anadolu coğrafyasına baktığımızda İslam ülkelerinden hiçbirinde bu düzeyde olmayan veli, türbe kültürüne sahip olduğumuzu görürüz. Ayrıca İslam öncesi dönemdeki ‘ulu kişi’ler İslam sonrasında Allah dostu hüviyetiyle karşımıza çıkarlar. Türk Müslümanlığı İslam’ın değişik kitlelerle buluşmasında fetih anlayışı doğrultusunda da önemli kazanımlara

“İslam’da tevhit anlayışının olması, Türklerin bu dini kabul etmelerindeki en önemli etkendi.”

elde etmek şeklinde görmemişiz, bu ülkelerdeki insanların İslam ile tanışmasının önündeki engelleri kaldırmak gibi bir gayemiz olmuş. Yani atalarımız insanları zorla Müslüman haline getirmemiş. Osmanlı’nın hâkim olduğu coğrafyaya baktığımızda farklı dinlere mensup topluluklar bir bütün halinde din değiştirme sürecine girmemişler. Dolayısıyla fetih anlayışı insanların İslam ile buluşmasına vesile olan ama aynı zamanda özgür düşünce zeminini de koruyan bir anlayıştı.” Kuşkusuz Türklerin Müslümanlaşma süreçlerinde en büyük rolü üstlenen ilk Türk İslam Devleti olan Karahanlılardı. Öyle ki Karahanlıların o dönemde Kuran-ı Kerim’i şimdikinden bile daha arı biçimde Türkçeleştirdikleri belirtiliyor. Bu durum da o dönemlerde Türk toplumunun inanç yapısının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Karahanlı Türkçesinde İslami terimlerin çok sade bir dille açıklandığına dikkat

Eskişehir Balmumu Heykeller Müzesi

Eskişehir Balmumu Heykeller Müzesi

çeken Şen, sonraki yıllarda medrese geleneğinin tesiriyle Arapçanın yaygınlaştığını anlatıyor: “Din eğitiminin Arapça verildiği medrese geleneğinin Türk toplulukları içinde artarak yaygınlaşmasıyla dini söz varlığımızda Arapçanın öne çıkmaya başladığını gözleriz. Türkçe açısından değerlendirdiğimizde ise erken dönemle geç dönem arasında Arapça lehinde muazzam bir artış olduğuna şahit oluruz. Türkler okumaktan ziyade, özümsediği bilgileri topluma etkileyici biçimde aktaran hatiplere önem atfetmişler, sözlü geleneğe dayalı bir inanç dünyası kurmuşlardır. Bu yüzden de Türk Müslümanlığında -müspet ya da menfi- vaizlerin önemli tesirleri olduğunu söyleyebiliriz.”

Tevhit inancı etkili oldu
Peki Türkler hangi nedenlerle İslamiyet’i kabul etme gereği duydular? Kuşkusuz İslam’da tevhit inancının olması Türklerin bu dini kabul etmelerini sağlayan en önemli etkenlerden biriydi. Tevhit inancı bağlamında İslam’ın şer’i ve örfi hukuk cephelerinin bulunması da Türkler için Müslümanlığın yolunu kolaylaştırdı. İslam’ın hitap ettiği topluma şer’i hukukla çelişmeyen kültürlerini, örfi hukuk çerçevesinde korumalarında beis görmediğini belirten Şen, Türk kültürünün devamlılığı açısından İslam’ın ön açıcı bir rol üstlendiğini anlatıyor: “Örneğin defin merasimlerimizde dokuz tahta kullanılır. Bu dokuz rakamı Orta Asya’dan gelen İslam öncesi inanç tarzının bir yansımasıdır. Türk hattatlar Kuran-ı Kerim’de Yüce Allah’a işaret eden sözcükleri kırmızı mürekkeple yazmışlardır. Kutsal adları kırmızı mürekkeple yazma İslam öncesinden kalma bir yazım geleneğidir. İslam bunları engellemez, yani nas ile çelişmeyen örfe hayat hakkı tanır. Öte yandan Türklerin yaşam tarzlarıyla İslam’ın ilkeleri arasında bir uyum vardır. Mesela Uygurlar döneminde önemli Türk kitleleri Budist olmuşlar. Budizm et yemeyi, canlı öldürmeyi yasaklar. Siz temel beslenme tarzınızdan mahrum kaldığınız bir dine eğilim göstermeye kalkarsanız o dinle aranızda bir doku uyuşmazlığı meydana gelir. Oysa İslam Türklerin yaşam tarzının önünü açmıştır. Türklerin akıncılık bilincini ‘cihat’ adı altında yaşatmalarına vesile olmuştur. Türklerin İslamiyet’i kabulünde bu da etkilidir. Bugün birbirinden çok uzak coğrafyadaki Türk kitlelerinin Müslüman kimliğiyle anılması da bu yüzdendir.”

“Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm.”

Türk Müslümanlığı tasavvufi iklimle gelişti
ilgili tarihi süreç incelendiğinde karşımıza çıkan ilk eserlerden biri Kutadgu Bilig oluyor. İslami dönemdeki ilk kaynak olan Kutadgu Bilig’in en önemli özelliklerinden biri de tasavvufun izlerinin görülmesidir. Zaten eserde Odgurmuş denilen zahit bir kahramanın yer alması da bunu gösteriyor. O sebeple Türk Müslümanlığı’nın ilk dönemlerden itibaren tasavvufi bir kanalla geliştiğini söylemek mümkün. Bu gelişimin en önemli cephelerinden biri ise Ahmed Yesevî. Yesevî’nin Divan-ı Hikmet adlı eserini saf bir Türkçe ile yazmasından dolayı çok geniş kitleleri etkilediğini belirten Şen, bu sayede Türkler arasında tasavvufun hızla yayıldığını anlatıyor: “Kutadgu Bilig’deki Odgurmuş, tasavvufun iki unsurunu, züht ve takvayı temsil eder. Züht, dünyaya meyletmemektir. Takva ise dinde derinleşme gayretidir. Bu anlamda Türk Müslümanlığı’nın kendi kaynaklarıyla takip edilebildiği ilk dönemden itibaren tasavvufi bir iklimde geliştiğini söylemek mümkün. Bu gelişimde en dikkat çeken isim ise Ahmed Yesevî’dir. Ahmed Yesevî Divan-ı Hikmet’te bireyi esas alır, insanı sorgular. Yesevi, özellikle Emevi döneminde Türkler ile İslam arasında örülen duvarı çökerten öncü isimlerden biri. O, gönlü merkeze alan bir inanç sistemini ilmek ilmek dokumuştur. Yani insan merkezli bir dünya görüşü Yesevi’den beri bizim din algımızda merkezdedir.” Sadece Ahmed Yesevî değil elbette, Türk toplumlarını tasavvufi yönden etkileyen bir başka mutasavvıf ise Mevlana Celaleddin-i Rumi. Mevlevi yolunun öncüsü olan ve 1207-1273 yılları arasında yaşayan Mevlana, tevhit inancı etrafında Allah’a duyduğu aşkla öne çıkar. İki mutasavvıf, Ahmed Yesevî ve Mevlana arasında farklılıklar olduğunu söyleyen Şen, en temel farklılığın hitap ettikleri topluluklarla ilgili olduğunu anlatıyor: “Yesevî, sade diliyle avama hitap eden bir tarza sahiptir. Daha halktandır. Mevlana’ya baktığımızda ise o daha seçkincidir. Meşhur bir kıssa vardır. Yunus Emre ile Mevlana’nın karşılaşmasından bahsedilir. Mevlana, Yunus’a ‘Benim mesnevimi nasıl buldun?’ diye sorar. Yunus, ‘Ben olsaydım çok uzatmazdım’ der. ‘Ne yapardın?’ diye sorusunu yenileyen Mevlana, şöyle bir cevap alır Koca Yunus’tan: ‘Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm’ derdim. Yaradılışın hikmetini Yunus’ta daha çok öz ve özet şekilde dile geldiğine şahit oluyoruz burada. Mevlana daha incedir. Onun ortaya koydukları daha damıtılmış bir tasavvufi düşünceyi temsil eder. Gerçekten de Osmanlı’da da Mevlevilik çoğunlukla aydın kitlenin, sanatkârların itibar ettiği tasavvuf hareketi olarak karşımıza çıkar. Özellikle Türk sanat musikisinde Mevlevi dergâhlarından yetişen zatların son derece önemli bir yeri vardır. Örneğin Şeyh Galip aynı zamanda bir Mevlevi dedesidir. Ünlü bestekârımız Dede Efendi de aynı yolun yolcusudur. Bu bağlamda Yesevilik ile Mevleviliği iki kardeş yorum, aynı göğün iki farklı yıldızı olarak değerlendirebiliriz.”

Hükümdarlar bilgelerden nasihat alırdı
Yesevî ve Mevlana’dan sonraki mutasavvıflar Türkleri etkilemeye nasıl devam etti? Bu sorunun cevabının klasik Türk kültüründe saklı olduğunu belirten Şen, “Kadim Türk kültüründe ‘alp’ ve ‘eren’ tiplemesi vardır. Bu, İslam öncesi dönemden miras aldığımız bir tasniftir. Mesela Oğuz Kağan’ın yanında Irkıl Ata ya da Uluğ Türk diye nitelendirdiğimiz, ona yol gösteren bir ulu kişi vardır. Zira bilgelik Türk kültüründe son derce önemlidir. Türklerde bilgeliğin yüceltilmesiyle ilgili ilk yazılı kaynak ise Orhun Kitabeleri’dir. Yazıtlarda topluma önderlik eden, örnek gösterilen kimseler anlatılırken ‘iyi ve bilge kişiymiş’, ‘iyi ve cesur kişiymiş’ ifadeleri

Ahmed Yesevî Hz.

Ahmed Yesevî Hz.

kullanılmış. Yani bilge sıfatı cesurdan önde kullanılmıştır. O dönemlerde öncelikli vurgunun bilgeliğe yapıldığını söyleyen Şen, şunları anlatıyor: “Bilgi sahibi olabilirsiniz ama bilge olamazsınız. Bilge olduğunuzda hükümdarlar nasihat almak için sizin eşiğinizi aşındırır. Bu gelenek İslam sonrasında gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı’da varlığını sürdürmüştür. Selçuklularda Nizâmülmülk bu bilgeliğin bir cephesidir örneğin. Yöneticiler de böylesi büyük zatları her daim saygıyla anmışlardır. Mesela Ahmed Yesevî’nin türbesi Timur tarafından inşa ettirilmiştir. Aynı tutumu Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve gelişmesinde de görüyoruz. Osman Gazi’nin yanında Şeyh Edebali vardır. Ya da Fatih Sultan Mehmet’in yanında Akşemseddin bulunur. Eren olarak nitelendirdiğimiz bu kimseler Türk’ün İslam algısında tasavvufi kimlikleriyle yol göstericiliğe layık görülmüşlerdir. Ama gerçek Allah erleri devlet işleriyle hak dostluğu meselesini birbirinden her daim ayırmıştır. Buna Akşemseddin ile Fatih Sultan Mehmet arasında geçen bir olay örnek verilir. Fatih, Akşemseddin’e muhabbeti malumdur. Genç Mehmet’in Ak Şeyh’in manevi yolculuğunun bir kısmına vakıf olduğu ifade edilir. Fatih bir gün hocasının çadırına gider ve ‘Efendim ben bu tacı, tahtı bir kenara bırakıyorum. Artık sizin yolunuza girip müridiniz olmak istiyorum’ der. Akşemseddin ona ‘Senin malik olman salik olmandan daha iyidir’ diye cevap verir. Yani Fatih’in devlete sahip olup onu yönetmesinin
Şeyh Edebali.

Şeyh Edebali.

tasavvuf yoluna girmesinden daha yararlı olduğunu söyler. Bu çok önemli bir ayrıntıdır.” Batı, şu anda ‘öteki’ arayışında Son yıllarda tüm dünyada yaşanan terör olayları özellikle Batı’nın İslam ve terörizmi bağdaştırmaya çalışmasına neden oluyor. Batı’nın her daim kendisine öteki arayışında olduğunu söyleyen ve şimdilerde Türkiye’yi öteki konumuna yerleştirmeye çalıştığını belirten Şen, Müslüman Türk’ün öteki anlayışı ile Batı’nın anlayışı arasında çok fark olduğunu söylüyor: “Biz gerek kültürümüzden gerek inanışımızdan aldığımız değerler uyarınca ötekini, kendimizi tanımaya vesile olarak görürüz. Yani bizde hüsnüzan esastır. Batılı için esas olansa suizandır. Örneğin İslam inanışına göre yeni doğan her çocuk günahsızdır, potansiyel cennetliktir. Ama batı kültüründe yeni doğan çocuk günahkârdır ve vaftiz edilinceye kadar bu günahlarından arınmış olmaz. Ötekine bakış açısı bu. Dolayısıyla Batı mantığında öteki, ortadan kaldırılması gereken bir figür olarak düşünülür. Buradan bakıldığında Batı, soğuk savaş sonrasında kendince öteki arayışına girdi. Çünkü varlığını ancak öteki üzerinden tanımlayabiliyor. İslam dünyasıyla yapacağı mücadele aynı zamanda Batı’nın kendisini anlamlı kılma uğraşı. Bu manada İslam dünyasında gelecek vaat eden tek coğrafyanın Anadolu toprakları olduğunun da farkında. Anadolu coğrafyası onlar için İslam aleminin kilit
Akşemseddin Hz.

Akşemseddin Hz.

taşıdır. Bu taşı çeker, yok eder, parçalarsak bu bina çöker mantığıyla Türklere ve Türklerin de temsil ettiği değerler dünyasına saldırıyorlar. Buna dikkat etmek gerekir.” Türk toplumunda yüzyıllardır var olan inanç geleneğinden dolayı hiçbir zaman DAEŞ tarzı bir düşünce yapısının hâkim olamayacağını da sözlerine ekleyen Şen, bunun Matüridi-Hanefi-Yesevi çizgisinden kaynaklandığını anlatıyor: “Bu geleneğe göre iman başkadır, amel başka… Türk Müslümanlığı’nın önemli cephelerinden biri budur. Bu ilkeden ayrılan bugünkü selefi yorumlara göre amel, imandan bir cüzdür. Yani sen namaz kılmıyorsan seni cezalandırmak imanın gereğidir şeklinde bir bakış açısı var. Namaz kılan birinin imanının, namaz kılmayan birinin imanından daha üstün olduğu düşünülüyor. Türk Müslümanlığı ise Yunus’un ‘Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil’ dizelerinden ilham alır. Dolayısıyla insanların amellerini ölçü alarak daha iyi ya da daha kötü Müslüman değerlendirmesi yapan selefi yaklaşımların bugün Ortadoğu’yu sürüklediği hal meydandadır. ‘Allahu Ekber’ diyen insanlar birbirini öldürüyor. Oysa Türk milletinin Matüridi -Hanefi- Yesevi geleneği bunun önünde bir engeldir. Bu, bizim milli birlikteliğimizin de en büyük garantisidir.”
Kur'an-ı Kerim

Kur’an-ı Kerim

Devam ederek değişmeli, değişerek devam etmeliyiz Binlerce yıldır İslam dinini benimsemiş, tasavvufi değerlerle yoğrularak bugüne gelmiş bir millet… İslam’ı benimseyen devletler arasında örnek gösteriliyor, verimli coğrafyasından ötürü Avrupa tarafından öteki konumuna itiliyor. İslam ve terörü bağdaştırmaya çalışan Batı medeniyetinin aksine Yesevilik gibi arı tasavvuf geleneğinin izinden gidilmesi gerektiğini belirten Şen, Batı’nın tuzağına düşmemek için şu önerilerde bulunuyor: “Bizi bu durumdan kurtaracak olan yine bu toprağın mayasında gizlidir. Vicdan iklimimizin güneşi hükmündeki tevhit inancımızı Matüridi-Yesevi çizgisinde billurlaştırarak insanımızla buluşturmalıyız. Eğer ayrışırsak, selefi yapılanmaların istikametinde hareket edersek Batı’nın bizim için kurguladığı oyunun içine düşmüş oluruz. Gönlü ihmal eden, bireyi yok sayan anlayışla varacağımız yer bugünkü çatışma alanlarıdır. Eğer kendi gönül coğrafyamızı inşa etmeyi başarırsak ecdadımızın yakalamış olduğu medeniyet seviyesini bu çağa taşımış oluruz. Gündelik konuşmamızdan edebiyat dünyamıza, musikiden mimariye, güzel sanatlardan güzel hayatlara kadar tasavvuf geleneğimizin yansımalarını buluruz. Dolayısıyla Türk kültürünü tasavvuftan bağımsız izah etmek mümkün değildir. Bu bağlamda gerçek ve damıtılmış tasavvuf bilincini bugüne taşımamız gerekiyor. Bunu ihmal edip bazı sapkın yolları

“Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.” Şeyh Edebali

tarikat, sapıtmış şahısları ise ermiş zat olarak görüp gösterenleri ölçü alırsak Türk’ü kendi köklerinden koparan bir sürecin içine girmiş oluruz. Dolayısıyla bizim terörden selefi anlayıştan uzak dini hayatımızın garantisi de geleneğimizde saklıdır. 2071 ve sonrasına, inanç kültürümüzün doğru şekilde aktarılması için Tanpınar’ın ifade buyurduğu “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” bilincini sahiplenmek gerekir. Mehmet Akif Ersoy’un sözlerinden de bir örnek veren Şen “Akif ’in ‘Asrın idrakine İslam’ı söyletmek’ sözünden yola çıkarsak ‘asrın idrakini’ doğru kavrayıp, sorunlarını doğru okuyup bunlara doğru cevaplar üretmekle yükümlüyüz. Mazinin birikimi neticesinde ortaya çıkan değerlerimizi günümüz insanıyla buluşturmanın yollarını bulmalıyız. 2071 hedefine geleneği ve geleceği isabetli tahlil edip elde edeceğimiz müspet sonuçları milli değerlerimizden uzaklaşmadan hayata uyarlamak suretiyle ulaşabiliriz” diyor.

FavoriteLoadingBeğen