İşgal girişimine direnen güçlü ekonomi

15 Temmuz 2016’da kanlı darbe girişimini savuşturmayı başaran Türkiye, sonrasında da ekonomide önemli bir sınav verdi. Türkiye’nin bu kanlı girişimin ardından ekonomiyi güçlü tutmak için izlediği yolu Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Ekonomist Dr. Cemil Ertem ile konuştuk. ABD ekonomisinin 11 Eylül’ün ardından felç olduğunu hatırlatan Ertem, Türkiye ekonomisinin ise 15 Temmuz sonrasında dünyada örneği görülmemiş bir hızla toparlandığını ifade etti. Ertem, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye ekonomisini nasıl sabote ettiklerini de anlattı.
Yayın Tarihi: Haz 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 18 mins

DR. CEMİL ERTEM. CUMHURBAŞKANI BAŞDANIŞMANI. EKONOMİST.

Türkiye şu anda dünya ekonomisi için ne ifade ediyor?

Yalnız Türkiye’de değil, hemen her ülkede siyaset kendisine yeni bir yol arıyor. Politik alandaki köklü değişimler, devrimler, karşı devrimler, çok uzun zamandır dünyanın az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerinde oluyordu. Şimdi gelişmiş ülkelerde de köklü politik değişimler görmeye başladık. Türkiye, Erdoğan dönemiyle birlikte bu değişimi en kapsamlı ve kararlılıkla yapan ülkelerden birisi. Türkiye ekonomisi, 2008’den beri devam eden gelişmiş ülkeler merkezli küresel krizden en az etkilenen ülkelerden birisi oldu. Bütün bu süreçte Türkiye ekonomisi istikrarlı bir kamu maliyesi ve istikrarlı, dünya ortalamasının üzerinde bir büyüme sergileyerek adeta başarı öyküsü yazdı. Türkiye ekonomisinin ne denli sağlam temeller üzerine oturduğunu bize 15 Temmuz darbe girişimi de gösterdi. 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra hızla toparlanan, borsası, piyasaları ertesi gün çalışan bir ekonomidir Türkiye ekonomisi.

15 Temmuz kanlı darbe girişimi ve sonrasında Türkiye, ekonomisini güçlü tutmak için nasıl bir yol izledi?

11 Eylül 2001 saldırısından sonra ABD ekonomisinin nasıl felç olduğunu biliyoruz. 11 Eylül saldırısından sonra, tam bir yıl içinde, ABD’de 1,8 milyon kişi işini kaybetti. Kongre, yalnız havacılık sektörüne saldırıdan sonra 15 milyar dolar yardım yaptı ama hızlı çöküşü önleyemedi. Saldırının ilk haftasında ABD borsalarındaki kayıp 1,4 trilyon doları bulmuştu. Saldırılardan sonra ABD, yalnız 2001 yılında 5 milyon turist kaybetti. 15 Temmuz’dan hemen sonra Türkiye’de bono piyasasında yalnız 20 baz puanlık bir artış oldu, darbe girişimi saatlerinde vatandaşların banka ATM’lerine yönelik yığılmasını, tatil yörelerindeki kıyıda köşede kalmış ATM’ler bile karşıladı. Darbe girişimi sabahında ise dövize ciddi bir talep yoktu. Tam aksine, sabah saatlerinde yerli yatırımcılar 2,5 milyar dolar sattı. Banka mevduatlarında çok önemli bir çıkış olmadı ve faizler 10,5-11,5 düzeyinde seyretti. Darbe girişimini takip eden ilk pazartesi ise kurlarda büyük bir sıçrama yoktu. Bir askeri darbenin ya da darbe girişiminin, büyük bir terör saldırısının olduğu yaklaşık 90 ülke incelendiğinde, Türkiye’nin 15 Temmuz sonrası hızlı toparlanması gibi bir örnekle karşılaşmıyoruz. Çok ilginç olarak, derecelendirme kuruluşu Moody’s’in Türkiye’nin kredi notuna ilişkin açıklamasına kadar; yani 19 Temmuz 2016 öğleden sonraya kadar, yerleşiklerin dövizden TL’ye geçişi devam etti. Ancak darbe girişiminden hemen sonra Moody’s’in bu yaptığı tarihidir ve buraya dikkatinizi çekerim. Bu vesileyle derecelendirme kuruluşlarının Türkiye ekonomisini neredeyse sabote etmeye dönük çabalarının olduğunu aktarmak isterim. Bu kuruluşların haksız not indirimleri ve hiçbir gerçeği yansıtmayan raporları ortadadır. Bunun artık bir oyun olduğunu bütün küresel yatırımcılar da görüyor.

Türkiye, referandum ve hükumet sistemi değişikliğinin ardından nasıl bir ekonomi yönetimi ortaya koyacak?

Türkiye, 15 Temmuz sonrası hem reel sektörü hem de mali piyasaları güçlendiren ekonomi-politikasını daha kararlı bir şekilde devreye sokmuştur. Kredi Garanti Fonu uygulamaları, Türkiye Varlık Fonu’nun devreye girmesi, TC Merkez Bankası’nın ihracatçıyı, sanayiciyi destekleyen uygulamaları, ilgili bakanlıkların üretime dönük adımları, bize 2019 sonrası devreye girecek yeni anayasal sistemin büyüme ve kalkınma yolunu anlatıyor şüphesiz.

Sistem belirsizliğinin ortadan kalkması, Avrupa ile finansal ilişkilere nasıl yansır?

Şu günlerde ekonomi basınında en çok konuşulan konulardan bir tanesi, Türkiye-AB ilişkileri… Evet, ortada çözülmesi gereken birçok sorun var ama bu sorunlar Türkiye’den değil, AB’den ve özellikle Almanya’nın kendi, açık olmayan ajandasından kaynaklanıyor. Öncelikle şunu söylemek istiyorum; AB’nin bu haliyle bittiğinin ve AB’nin bu halinin artık bir genişleme sürecinde değil, bir dağılma sürecinde olduğunun altını çizmemiz gerek. Esasında, AB’de Avrupa Komisyonu’na dayanan AB liderliği ve buna dayalı genişleme Avrupa’da -çoktan- bitmişti. Tarihsel olarak AB içinde iki liderlik modeli gelişti. Avrupa Komisyonu ilk modeli sunuyor. Bu durum, Avrupa entegrasyonunun başlangıcında (1950’li yıllar) ve en çok Jacques Delors başkanlığı döneminde (1980’li yıllar) oldu. Keza bu dönemde AB içinde ortak pazar doğdu ve tek para birimine geçiş süreci başladı. İkinci liderlik modeli ise Fransa- Almanya liderliği. Bu model, Fransa’nın siyasi, Almanya’nın ekonomik liderliği üzerine oturmuştu. Bugün bu iki model de geçerli değil, AB tek devlet tarafından yönetiliyor: Almanya… Bu tespiti şöyle de doğrulayabiliriz; AB’nin ekonomik başkenti AB Merkez Bankası’nın da olduğu Frankfurt’tur. Siyasi başkent de hemen Almanya-Fransa sınırındaki Fransız kenti Strasbourg’dur. Ancak bu ikili liderlik, 90’lı yılların hemen başında Almanya’nın Doğu Almanya’yı içine almasıyla çözülmeye başladı ve ortak para birimi Euro’nun da yeni yüzyılın başında doğmasıyla fiili olarak dağıldı. Almanya hem siyasi hem de ekonomik liderliği ele geçirdi. 1990’lı yıllarda Doğu Avrupa’daki iç savaşlar, Yugoslavya’nın parçalanması, esasında AB’nin parçalanması ve AB entegrasyonunun ve bu entegrasyona bağlı genişlemenin fiili olarak bitmesidir. Almanya’nın bu parçalayarak ‘daralma’ politikası Avrupa’nın krizinin sürdüğü son 10 yıldır AB içindeki güney ülkeleri tarafından da anlaşılmadı. Zaten Yugoslavya’nın parçalanmasıyla AB’ye katılan küçük ülkeler doğrudan Almanya’nın uydusu olarak yenilenmeye başladılar. İtalya, İspanya hatta Fransa gibi AB’nin belkemiğini oluşturan büyük ülkeler ise siyasetlerini, ekonomik kriz merkezli belirlemeye başladılar. Buralardaki merkez sağ ve sol siyasetler, aşağıdan gelen aşırı eğilimlere karşı durmayı merkeze aldılar ve yeni, kapsayıcı bir Avrupa politikası geliştiremediler. Böylece AB’nin tüm kurumsal yapısına Almanya merkezli bu, ‘merkezileşme’ politikası hızla sirayet etti ve resmi AB politikası oldu. Bu parçalama ve sonra merkezileştirme politikası, yine başta Almanya olmak üzere, orta ve kuzey Avrupa ülkelerindeki ırkçı-faşist kitle tabanından beslendi. Bu aşırı sağ politik yönelim, kimi zaman İslamofobi, kimi zaman göçmenlere yapılan acımasızlık, kimi zaman da Türkiye’ye ve Türklere karşı -devletlerce oluşturulan- Neo-Nazi yönelimden gücünü aldı. Avrupa’daki bu yeni faşist iklimin, Türkiye’de darbe yapmaya kalkan, Amerika’da da işgalle dünyayı yola getirmek isteyen neocon çetesinin himayesinde olan FETÖ’yü beslediğini, onu barındırdığını ilave edelim. AB’nin, Almanya merkezli bu post-Nazi politikasına yenik düşmesi umalım ki yalnız geçici bir durumdur. Yoksa 20’nci yüzyılda Avrupa’yı tarumar eden ve bir dünya savaşına yol açan anlayış bu hızla devam ederse, AB diye bir şey kalmayacak… Ancak Türkiye, bu politik yönelime karşı duracak ve ısrarla AB için yeni bir genişleme perspektifini ve entegrasyonu savunacak. Türkiye, AB’ye sırtını dönmez ama Türkiye geçmişine, büyük devlet kimliğine uygun şekilde davranacak. AB’nin oyalama taktiklerinin ve samimiyetsiz tavrının sonuna gelindi. Sonuna gelinen budur.

KUŞAK VE YOL ULUSLARARASI İŞ BİRLİĞİ FORUMU. PEKİN.

 

Türkiye’nin sınırlarında önemli gelişmeler yaşanıyor. Bu durum ticarete nasıl yansıyor?

Şu sıra Türkiye sınırlarında ve tabii Ortadoğu’da bir paylaşım savaşı yürütülüyor. Türkiye’nin burada istikrarsızlaşması, bu savaşı yürütenlerin en önemli hedefi. DEAŞ, FETÖ, PKK-YPG gibi terör örgütleri adeta küresel haramiler adına bir vekâlet savaşı yürütüyorlar. Türkiye bölgesinde bu terör yapılarına karşı koşulsuz, şartsız duran tek ülkedir. Ve Türkiye, oluşturduğu modelle de bölgesinde tek çekim merkezidir. Bu da yakın gelecekte Türkiye’yi bir ekonomik merkez ve yatırım üssü yapacaktır. Türkiye hem kendi coğrafyasında hem de tüm dünyada; yeni, kapsayıcı, yoksullukla mücadele eden bir anlayışı Cumhurbaşkanımız önderliğinde oluşturuyor. Bu, hiç şüphesiz ki yeni bir dönemdir hem dünya hem içinde bulunduğumuz bölge hem de Türkiye için…

Türk işadamları hangi ülkelerde ve alanlarda avantajlı durumdadır?

Çin’in ‘Tek Kuşak, Tek Yol’ projesi, dünya ticaretini Pasifik çıkışlı ama temel ticari yollar üzerindeki tüm ülkeleri merkeze alan, onları kesintisiz büyüyen dinamik coğrafyalar olarak gören bir yapıda. Çin bu yolla, şu andaki ekonomik ve siyasi hiyerarşik yapıyı reddediyor. Böyle olunca Asya’yı, Ortadoğu’yu hatta Doğu Avrupa’yı azgelişmiş ve istikrarsız coğrafya olarak gören ve buralarda sürekli terör tehdidiyle istikrarsızlık yaratan şimdiki dünya düzenini, bu proje arkasında bırakıyor.

Cumhurbaşkanımız geçen ay Çin’de yapılan ‘Tek Kuşak, Tek Yol’ zirvesinde çok anlamlı bir konuşma yaptı. Cumhurbaşkanımız zirvenin açılış konuşmasında, bu projenin terörü ‘yerle yeksan’ edeceğini vurguladı. O zaman çok açık olarak şunu söyleyebiliriz: İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD önderliğinde kurulan dünya ticaret ve para düzeni, iç savaşlara, ülkeler arasında kısmi lokal çatışmalara ve teröre dayanan ve böylece dünya ticaret ve para sistemini yalnız ABD merkezine ve o merkezin yedeklediği Avrupa coğrafyasına sıkıştıran, buralarda merkezileştiren bir yeni sömürge sistemiydi. Bu sistem, dünyanın bütün geri kalmış bölgelerini daha da geride bıraktırmak ve birbirleriyle irtibatını kesmek üzerine de kurulmuştu. Nitekim Cumhurbaşkanımız yaptığı konuşmaya, “Bu girişimin Asya’yı, Avrupa’yı, Afrika’yı ve hatta Güney Amerika’yı birbirine bağlama hedefiyle geleceğe damga vuracağına inanıyorum” diyerek başladı.

Cumhurbaşkanımız kuşak ve yol güzergâhındaki ülkelerin altyapı planlarının ve teknik standartlarının yükseltilmesinin, kıtalararası ölçekte özellikle kara, deniz ve hava yolu koridorlarının geliştirilmesine katkı sağlayacağına da özellikle vurgu yaptı. Teknolojinin ortak paylaşımı, üretimi ve kültürel işbirlikleri, bu yeni dünya düzeninin en önemli ayakları olacak.

Cumhurbaşkanımızın bu konuşmasındaki en önemli paragraflardan biri de şuydu: “Siyasi ve ekonomik alanda birbiriyle uyumlu bir sistemin tesisi, bölgemizde istikrar ve refah temelli yeni bir dönemin de kapılarını aralayacaktır. Hızlı kalkınmakta olan Asya’nın büyüme, yoksullukla mücadele, iklim değişikliğine karşı gereken tedbirleri almak gibi konular için 2030 yılına kadar yılda ortalama 1.7 trilyon dolar yatırıma ihtiyaç duyduğu hesaplanıyor. Bu boyutta bir çalışma, rekabetten ziyade işbirliği anlayışıyla hareket edilmesini gerektiriyor.” Bu anlamda Asya’nın, daha geniş olarak ele alırsak, Doğu’nun yeniden dünya ekonomisini şekillendirmek üzere ayağa kalktığı bu zaman diliminde, bu söylenenler yalnızca bir ticaret düzenini içermiyor.

+Yeni Endüstri Devrimi’nin nerede başladığını ve hangi merkezlerde devam edeceğini de söylüyor. Endüstri 4.0 denilen yeni sanayi devrimi, bu alanda harcanacak paralarla ölçülecek bir sıçrama değildir. Bu devrim, bilgi ve teknolojiyi en kararlı ve sürdürülebilir biçimde paylaşma becerisini gösteren, bunun ekonomik altyapısını ve hukuki üstyapısını kuranların eseri olacak. Yani teknolojiyi eskisi gibi saklayanlar değil, paylaşanlar bu devrimin sahibi olacak. Batı uygarlığı ise ilk sanayi devrimine giden zamanlarda yağmaya, sonra da her şeyi kendi merkezinde toplayan, saklayan bir sömürgeleştirmeye dayanır. Paylaşmak Batı’nın doğasında yoktur.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)