Kerem Alkin: Enerji Koridoru ve Darbe Girişimi

Bir enerji koridoru olarak Türkiye, uluslararası enerji oyununda, belki de farkına varmadan ABD ile ters düştü.
Yayın Tarihi: Ara 31, 2016
FavoriteLoadingBeğen 20 mins
Prof. Dr. Kerem Alkin - Medipol Üni. Uluslararası Tic. ve Finansman Böl. Bşk.

Prof. Dr. Kerem Alkin – Medipol Üni. Uluslararası Tic. ve Finansman Böl. Bşk.

Enerji politikalarının dünya siyasetine yön verdiğini düşündüğümüzde ABD’nin izlediği stratejiyi nasıl yorumlarsınız?
ABD, 1970’lerden bugüne enerji stratejisinde büyük değişikliklere gitti. Oğul Bush döneminde kendi topraklarında ürettikleri petrol günlük bazda 9,5 milyon varilden 4 milyon varile kadar düşürüldü. Bu kararı Afganistan’da ve Irak’ta başarılı olacaklarını düşündükleri için verdiler. Eğer bu iki operasyon başarılı olsaydı, ihtiyacı olan günlük 5 milyon varillik petrolü bu topraklardan çıkartacak ve makul fiyatlardan iç pazara sunacaklardı. Ancak ABD, Irak’ta başarmak istediği proje başarısızlıkla sonuçlanınca, (Örneğin, Irak’ta günlük 8 milyon varile yükseltmek istedikleri petrol üretimini, Saddam rejimi düşerken üretilen günlük 1,3 milyon varilden yalnızca 2 milyon varil yükselterek 3,2 milyon varile çıkarabildiler.) 2013 ilkbaharında yani Irak operasyonunun başladığı günden tam 10 yıl sonra tarihi bir rota değişikliğine giderek kendi petrol üretimini 9,5 milyon varile çıkardı. 2016’da ihracat yasağı kaldırıldı. ABD enerji ihracatçısı olmaya karar vererek ilk kez Teksas’tan çıkartılan petrolü İtalya’ya ihraç etti. ABD’nin bu kararı dünyada petrol fiyatlarında bir baskıya neden olacaktır. Bu, Amerikan petrol şirketleri açısından pek hoş bir durum değil ancak bir başka açıdan bakıldığında, eğer petrol fiyatları 40 dolarda sabit kalacaksa, diğer petrol üreticilerinin ekonomilerini zorlayacaktır.

“Bir enerji koridoru olarak Türkiye, uluslararası enerji oyununda, belki de farkına varmadan ABD ile ters düştü.”

İran-Rusya gibi enerji ihracatçılarını uzun vadede ‘enerji ihracatından’ geri çekilmeye, başka yollar denemeye teşvik edecektir. 23. Dünya Enerji Kongresi’nden önce, OPEC ve OPEC üyesi olmayan ülkeler, “Petrol fiyatları artık toparlansın” fikriyle toplandı. Toplantıdan bir sonuç çıkmayınca bu kez yalnızca OPEC ülkeleri, merkezleri Viyana’da bir araya geldi. Burada da üreticiler anlaşamadılar.

Küresel enerji oyununda Türkiye’nin rolü ne, nerede duruyor?
ABD’nin, enerji ihraç eden ülke haline gelmesi Türkiye enerji politikalarında da değişime neden olacak gibi duruyor. Birinci ve ikinci kuşak komşu ülkelerimizin ürettikleri petrol ve doğalgazın, tüketicilerine ulaşmasında ‘stratejik’ bir öneme sahibiz. Halihazırda ülkemizden geçen iki gaz ve petrol koridoru var ve yapılacak üç adet daha petrol hattı söz konusu. Avrupa’nın senelik milyarca metreküp doğalgaza ihtiyacı var. Öte yandan, sıvılaştırılmış petrol ve doğalgazın, Güneydoğu Asya ülkelerine ihracatı söz konusu. Bu da uluslararası enerji oyununda, ABD’nin eksiltmeye çalıştığı oyuncuların, oyunda kalmasına neden olabilecek gelişmeler. Biz bu konuda belki de farkına varmadan ABD ile ters düştük. Suudi Arabistan, ABD’nin oynadığı oyunun farkında, iki ülke uzun süredir müttefik olmalarına rağmen, düşen petrol fiyatları nedeniyle ilişkilerinin kötüye gittiğini görmeye başladık. Bunun ilginç bir izdüşümü, Amerikan Kongresi’nde 11 Eylül’de yakınlarını kaybedenlerin Suudi Arabistan’a dava açmalarına izin verecek yasanın görüşülmesi ve onaylanması olarak görülebilir. Davacıların, davalarını kazanmaları durumunda, Suudi’lerin Amerika’daki varlıklarını dondurmaya kalkmalarıyla işin nereye gideceğini kestiremiyoruz. Keza denklemin içerisinde, ablukaya alınmak istenilen Rusya ve İran var. İşte Türkiye burada, bu büyük oyunun ortasında kaldı.

Asıl kavga kimler arasında? Bu oyunun aktörleri kimler?
Oyunun aktörleri az önce de belirttiğim gibi sadece Rusya ve İran değil. Tüm petrol üreticisi ülkeler bu oyunun içerisinde. İran, Obama yönetiminin imzaladığı anlaşmayla izolasyonu kırarak oyunun dışına çıkmış gibi gösterilse de Donald Trump buna sıcak bakmıyor. Yani İran da oyuna yeniden dahil olacak. Özellikle Çin’e enerji ihraç eden üç ülke Rusya, İran ve Suudi Arabistan, ABD’nin hedefinde. İşin bir de bu boyutu var. İran’da bu kervana katılacaksa, dengelerin ciddi bir şekilde değiştiğini görebiliriz. ABD’nin enerji stratejisi, bu üç ülkenin Çin ve Asya ülkelerine enerji pazarlamasını engelleme, sınırlama stratejisidir diyebiliriz. ABD bunu yaparak bir taşla en az üç kuş vurmaya çalışıyor. Hem oyuncu ekarte etmeye çalışıyor hem de Asya ekonomilerini sıkıntıya sokmak istiyor.

Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Doğu Akdeniz’deki enerji yarışı Suriye İç Savaşı’nı nasıl etkiliyor?
Doğu Akdeniz’de kendi karasularında, hızlı bir şekilde doğalgaz ve petrol aramaya başlayan İsrail, Mısır gibi ülkeler, Türkiye’yi tamamen ekarte ederek, denizaltına inşa etmeyi düşündükleri boru hatlarıyla doğalgazı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne, oraya kuracakları tesislerde yeniden basınç kazandıracakları gazı doğrudan Yunanistan’a yani Avrupa’ya taşımayı arzu ettiler. Fakat dünyada enerji fiyatlarının giderek düşmeye başlaması bu planı uygulanamaz hale getirdi. Anladılar ki Türkiye’yi bypass edip çıkarttıkları doğalgazı Avrupa’ya ihraç edebilmeleri mümkün değil. Bu temel gerçek, 6 sene sonra İsrail’i Türkiye konusunda yeniden düşünmeye itti. Aynı şekilde Mısır’da Türkiye politikasında yumuşamalara gitti. Ancak her iki ülkenin de doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırmalarının önünde bir engel var: Suriye. Doğu Akdeniz’deki yeraltı zenginlikleri Türkiye’ye ulaşacaksa, boru hatları Rusya kontrolündeki Beşar Esed yönetiminin topraklarından ya da karasularından geçmek zorunda. Peki, bu durumda kendi doğalgazını Avrupa’ya pazarlamak isteyen, Türkiye ile enerji işbirliğine giden, yeni petrol boru hatlarının açılması için anlaşmalar imzalayan Rusya, kendisine alternatif oluşturacak

Obama, Putin, Esed

Obama, Putin, Esed

oyuncuların Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya doğalgaz satmasına izin verir mi? O halde Rusya için en doğru strateji, dünyanın ‘istenmeyen adam’ olarak ilan ettiği Esed’in mümkün olduğunca iktidarda kalmasını sağlamak olacaktır. Bunun karşılığında Rusya ayrıca Suriye’de değerli askeri üsler elde edecektir. Dolayısıyla ‘kimin elinin, kimin cebinde’ olduğunu bilmediğimiz Doğu Akdeniz coğrafyası üzerinde Türkiye gibi stratejik bir öneme sahip oyuncunun böylesine büyük bir rekabeti taşıması hiç kolay iş değil.

Aliyev, Putin ve Erdoğan’ı 23. Dünya Enerji Kongresi’nde bir karede gördük. Bu bir mesaj mıydı?
Evet. Bu şekilde okumamız gerekiyor. Türkiye’nin başına çorap örmeye kalkanların, aynı şekilde Rusya ve Azerbaycan ile aramıza nifak sokmaya çalışanların, Türkiye’yi felakete sürükleyen malum yapıyı her iki ülkeye de sıçratmaya çalıştıklarını görüyoruz. Türkiye bugün bir kâbustan uyandı ve sonrasında dünyaya dedi ki, bakın bir biz bir kâbus yaşadık. Bu kâbustan Türkiye halkının büyük bir demokrasi ve cesaret zaferiyle çıktık. Siz de benzer bir tehlikeyle, tuzakla karşı karşıyasınız dedik. Nitekim Azerbaycan bu uyarılarımızı dikkate aldı. Rusya ile bu konuda işbirliği içerisindeyiz. 23. Dünya Enerji Kongresi’nde Cumhurbaşkanımız Erdoğan ile dünyanın büyük enerji üreticilerinin bir araya gelmesi, Enerji Bakanımız Berat Albayrak ile o ülkelerin enerji bakanlarının birlikte önemli görüşmeler gerçekleştirmesi önemli bir mesaj, bunu göz ardı etmemek lazım.

‘Enerji koridoru’ kanlı darbe girişiminde etkin bir neden midir?
Bu konuyu çok iyi analiz etmek lazım. ABD’de tek kutuplu bir yönetim yok. Ülke yönetiminde söz sahibi olan kurumların içerisinde, ABD dış politikasına yön vermeye çalışan çok tehlikeli bir fraksiyonun olduğu kanaatindeyim. 1990’lardan bu yana Amerikan yönetimindeki kilit isimlerin başlarına gelen skandalları değerlendirdiğimizde, mesela Bill Clinton’ın ABD’yi Filistin’in bağımsızlığını tanımaya doğru sürüklediğini hatırlıyoruz. Bu proje daha hayata geçmeden Monica Lewinsky skandalının patladığını biliyoruz. Filistin dosyası da bir daha açılmamak üzere tozlu raflara kaldırıldı… Başkan adayı eşi Hillary Clinton’ın da Demokrat Partili olmasına rağmen dış politikada yeni muhafazakâr (Neo- Con) tercihlere yöneldiğini görmekteyiz. Bütün bu veriler dikkate alındığında, ABD ve dünya açısından çok riskli politika tercihleri yapan bir grubun yaklaşık 20 yıldır Amerikan yönetimine şekil verdiğini anlıyoruz. Bu grup, Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’nda (Pentagon) hafife alınmayacak kadar söz sahibidir. Yeri geldiğinde başkanlar ve diğer güçlü aktörlerle görüş ayrılığı yaşamalarına rağmen kendi bildiklerini bir şekilde yaptırabilme kapasitesine sahipler. Örneğin, Oğul Bush yönetiminde Pentagon’un başında oturan isim Donald Rumsfeld’di. İşler Irak ve Afganistan’da sarpa sarınca daha teknokrat diyebileceğimiz Neo- Con’lara yakın Robert Getz bu makama getirildi ve işin ilginci Getz, Cumhuriyetçi Parti başkanlık seçimlerini kaybedip, Demokrat Parti lideri Barack Obama başkanlığa geldiğinde bile görevini 2,5 sene boyunca sürdürmeye devam etti. Bunlar tuhaf, tarihte eşi benzeri görülmemiş şeyler. Bu ilginç yapının, Türkiye gibi yükselişini sürdürmekte olan ülkeleri kontrol altında tutabilmek adına bazı yollara başvurduklarına dair endişeler taşıyorum. Türkiye, coğrafyasındaki birinci ve ikinci kuşak komşu ülkelerle kendi menfaatlerine yönelik politikalar üretmeye başladığında, ABD’deki bu fraksiyonla ‘Neo-Con’larla görüş ayrılıkları yaşamaya başlıyor. Görüş ayrılıkları arttıkça birden bire Gezi Olayları, 17-25 Operasyonları ve 15 Temmuz gibi hain ve kabul edilmesi mümkün olmayan bir girişimin başımıza geldiğini görüyoruz. Bunlar öyle basitçe, tesadüfi yaşanmış gibi açıklanamaz, kuşkusuz.

Büyük aktörler Türkiye’yi kendi politikaları doğrultusunda kazanmaya mı çalışıyor?
Türkiye kendi bağımsızlığını, ekonomik çıkarlarını, büyük aktörlerden korumak için belirli dönemlerde strateji üretmeye çalışmış. Bunu 1950’lerde Demokrat Parti dönemiyle görüyoruz, sonu ilginçtir 27 Mayıs darbesiyle bitmiş. 1960’larda genç Adalet Partisi’nin genç lideri Süleyman Demirel, Türkiye’yi Sovyetler Birliği’nden aldığı destekle ağır sanayi hamlesine sokmuş, bu girişim de yine ‘garip’ bir şekilde 12 Mart 1971 Muhtırası’yla son bulmuş. Yine, 1980’lerde Turgut Özal’ın Türkiye’ye yepyeni bir ekonomik model getirdiğini ve bu modelle Türkiye’nin yeniden özgüven bulduğunu görüyoruz. Uzun bir anarşi ve terör döneminden sonra Türkiye’nin ihracat yapabilen bir ülke haline geldiğini, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından uluslararası arenada yalnız kalan Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’yle yakınlaştığını görüyoruz. Bu süreçte de önce Turgut Bey’e bir suikast girişimi oldu. Ne olduğunu halen anlayabilmiş değiliz. Ardından tartışmalı bir şekilde Turgut Bey’i kaybettik. Turgut Bey’den sonra Türkiye kendini koalisyon hükümetlerinin arasında buldu.

Menderes, Demirel, Özal

Menderes, Demirel, Özal

1990’lı yıllarda birçok ülke, başta Güney Kore olmak üzere, Türkiye’ye fark atarken, biz koalisyon hükümetleriyle Türkiye’yi dibe oturttuk. 1994, 2001 ekonomik krizlerini yaşadık. Arada, 28 Şubat Darbesi geçti… Uzun yılların ardından Türkiye aradığı istikrarı AK Parti ile buldu. Ekonomik ve demokratik reformlar yaşandı. Türkiye yeniden özgüven kazanmaya başladı. Kazanmaya başladığımız özgüvenle, kendi coğrafyamızda, kendi menfaatlerimizi öncelikli kılan bir strateji izlemeye başladık. Bugün görüyoruz ki, ne zaman kendi menfaatlerimizi düşünmeye başlamışız, birileriyle aramız bozulmaya başlamış… 2008’de yaşanan küresel ekonomik krizle büyük bir darbe yiyen dünya güçlerinin aksine, Türkiye bu dönemi ekonomik reformlara başladığı için çok iyi yönetti. Biz 2010-2011 dönemini, dünya üzerinde örnek gösterilebilecek bir büyümeyle kapattık. Daha sonra yine Türkiye’ye fren konulmaya başlandı. O frenin yetmediği görülünce, üst akıl bu kez siyasi bir müdahale etme gereği duydu ve biz kendimizi bir anda Gezi, 17- 25 Aralık ve maalesef 15 Temmuz gibi hain bir darbe girişimiyle karşı karşıya bulduk. Türkiye’nin özgüvenle, kendi ekonomik ve siyasi gündemini kendisi belirleyecek bir ülke konumuna gelmesi ve gündemini yürüten bir ülke olması, geleceğe yönelik hedefler koyması ne acıdır ki bazı ülkelerin hoşuna gitmedi. Biz artık bize dayatılanı kabul edecek durumda değiliz. Kendi coğrafyasında, Avrasya’nın kaderinin belirlenmesinde önemli rol oynayan, Avrasya için umut ışığı olan, Avrasya’ya ümit veren, Avrasya’nın kaderini değiştirebilecek bir Türkiye için gayret göstereceğiz. Birileri bu gayretimizi baltalamaya çalışacak ancak biz yolumuzdan vazgeçmeyeceğiz!

Kuzey Akımı ve TANAP projelerinin uzun vadede getirileri ne olacaktır?
Türkiye’nin Avrasya’da enerji koridoru olarak vazgeçilmez bir ülke olmasını sağlayacak. Bu iki proje sayesinde Türkiye, Rusya ve Azerbaycan gibi yer altı zenginlikleri bol ülkelerle daha geniş stratejik işbirliği içerisine girecek. Ayrıca, Türkiye’nin kendi coğrafyasının kaderini değiştirmek için uygulamakta olduğu politikalara da ciddi bir şekilde kaynak sağlayacaktır. Türkiye bugün donör ülke olarak komşu ülkelerin geleceğini olumlu anlamda değiştirecek yatırımlar peşinde. Öyle ki bu yatırımlar zengin dünya ülkelerini utandıracak boyutlarda, 3 milyon mülteciye, yardım almaksızın 15 milyar dolarlık yardım yapmış olmamız, Türkiye’nin gücünü göstermesi açısından oldukça önemli. Dolayısıyla TANAP ve Kuzey Akımı’ndan elde edeceğimiz gelirin coğrafya için de olumlu sonuçlar doğuracağını düşünüyorum.

FavoriteLoadingBeğen