“Doğu’nun ‘coğrafi keşifler’i başlıyor”

Gazeteci ve ekonomist Şeref Oğuz, Bir Kuşak Bir Yol projesi ile uygarlığın yeniden tasarlandığını ifade ederek, bu tarihi dönüşümü, güç ve zenginliğin Batı’dan Doğu’ya geçişi olarak nitelendiriyor ve ekliyor: "Doğu’nun ‘Coğrafi Keşifler’i başlıyor."
Yayın Tarihi: Nis 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 27 mins

Dünyanın 2’nci büyük ekonomisine sahip Çin’in öncülüğündeki ‘Bir Kuşak Bir Yol’ Projesi ile tarihi İpek Yolu yeniden hayat buluyor. 60’ı aşkın ülkeye fayda sağlayacak bu ticaret koridoru, sadece ekonomik bir işbirliği olmanın çok ötesinde, bir kalkınma projesi. Türkiye ise bu koridorun altın halkası niteliğindeki bir coğrafyanın sahibi.

‘Bir Kuşak Bir Yol’, neden çok önemli bir projedir?

Atlantik etrafındaki ülkelerin 20’nci yüzyılın güç odağı olduğu ve bütün zenginliğin burada toplandığı dünyayı geride bırakmaya başladık. Dünya gayri safi milli hasılasının üçte ikisini Atlantik etrafındaki bu ülkeler oluşturuyordu. Geriye kalanlar da tamamen üçte birine mahkûm durumdaydılar. Ancak özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Rusya’nın çökmesi, Çin ve Hindistan’daki gelişmeler, dünya ticaretinin liberalizmle artması bir şeyi meydana getirdi. Dünya geliri 60 trilyon dolardan 85 trilyon dolara taşındı fakat bunun meydana geldiği alanlar kaymaya başladı. Bu zenginlik yavaş yavaş Atlantik etrafındaki ülkelerden Pasifik Okyanusu etrafındaki ülkelere doğru kaydı. Bunun en büyük faktörü; Çin, Kore ve aşağıda Endonezya dediğimiz havzaya inmeye başladı.

Bu yeni konjonktür içinde Türkiye’nin yeri nedir?

Gelinen yapıda dünya gelirinin ancak yarısını Atlantik etrafı üretirken, üçte biri de bu tarafta üretiliyor. Geriye kalan bölüm de diğer ülkeler tarafından meydana getiriliyor. Tam da bu noktada gücün Batı’dan Doğu’ya doğru kayıyor olması, Türkiye’nin de eline enteresan bir fırsat getirdi. Coğrafyaya baktığınızda Türkiye, Atlantik etrafında konuşlanmış yapı itibarıyla, Ortadoğu’da, daha ziyade Avrupa Birliği ve Asya’da telakki edilirken, Atlantik ülkelerinin doğu kıyısında bir NATO üyesiyken, yeni durumda yeri itibarıyla iki güç arasında orta noktada bulunuyor. Sadece Doğu’dan Batı’ya değil, Kuzey’den Güney’e de önemli bir noktada bulunuyor. O yüzden THY’nin dünyada en çok yere uçan havayolu olması, sadece THY’nin vizyonu ile ilgili değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin yeni dünya düzeni içerisindeki jeopolitik önemiyle de ilgilidir. Şöyle söyleyebiliriz, bu noktada bizim almadığımız bilete piyango çıktı. Yalnızca biz bunun farkına vardık ve bunu tahsil ediyoruz. Zamanında THY’yi dönüştürerek bu duruma uygun hale getirmeseydik, mega projeler yapmasaydık, bu şans elimizden gidecekti. Aynı zamanda Türkiye, bu yeni düzende coğrafyasının getirdiği avantajları her alanda kullanmış değil. Mesela lojistik ve kongre ile fuar turizmi hâlâ bakir olarak duruyor. Bu güç kayması sırasında meydana gelen ikballerden en önemlisi, bu coğrafyaya giderken Türkiye’nin giriş kapısı olması. Türkiye, Pasifik etrafındaki ülkelerin de, Batı ülkeleri ile ilişkisi açısından iki taraflı bir giriş kapısı. O yüzden AB etrafında 60 senedir bekletilen Türkiye’nin artık AB’ye “Caddedeki tek dükkân sen değilsin” deme gücü ve hakkı doğmaya başladı.


Peki yeni düzende Çin nasıl bir güç?

Çin, iki yıl önce büyüme stratejisini değiştirmeye başladı. Bambaşka bir yere doğru dünya gitmeye başladı. Güç Doğu’ya kayıyor ama Çin de eski Çin değil. Mao’dan sonra 5’nci kuşak yönetilen ülkede, kendi geliştirdiği kavram içinde bir tür sosyalist piyasa ekonomisi mevcut. Disiplinli üretim noktasında ideolojiyi kullanıyor. Aynı zamanda pazar ekonomisinin tüm imkânlarını kullanabilir hale gelmeye başladı. Dışa açık büyümeyi benimsedi. Rahmetli Özal’ın Türkiye için biçtiği kavram da buydu ve bundan sonra Türkiye, 2 milyar dolarlık ihracattan 150 milyar dolarlık ihracata çıkabildi. Çin de bunu benimseyerek dünyanın her tarafında yüzde 11 ve yüzde 12’ye varan büyümeler elde etti. Ancak küresel krizden sonra yavaşlayan dünya ve özellikle yaşlanan ve yavaşlayan Avrupa, dışa açık büyüme noktasında Çin’in ihracat gelirlerini düşürüp, büyümesini yüzde 6’lara çekince, Çin’de iki tür kırılma oldu. Birincisi, içeride çok fazla üretim kapasitesi oluştu ve servet birikmeye başladı. Çelik, beton gibi altyapı yatırımları birikimleri oluştu ve bunları Batı’ya satamadı.

Çin’in Batı tarafından büyümeye zorlandığını söyleyebilir miyiz?

Zorlandı ve Çin, Batı ile büyüdü. Batı’nın da işine geldi. Çünkü Batı, içerisinde artan ücretler, yüksek çevre maliyetleri noktasında Çin’i çok uygun buldu. Çin de buradan beslendi. Bugün 30 dolarlık aylık ücretler 300 dolara doğru çıkmaya başladı. Azalan verim yasasına Çin ekonomisi de dahil olmaya başladı. Asıl önemlisi Çin, “Artık ihracatta bu kadar tıkanıyorsam, başka bir modele geçebilirim” diyerek yeni stratejiler belirledi. Nitekim, bir hafta süren Pekin ve Çin ziyaretlerimizde de bunlar üzerine tartıştık. Çin’in yeni sisteminin iki dayanağı var. İç talebi üzerinden büyümek ve bunu yaparken ileri teknolojiye geçmek. Çin’de hâlâ 300 milyon insan televizyon ile bile tanışmamış. Çin’in diğer dünya ülkelerinden farklı olarak batı kısmı fakir. Çin’de bu kesimin de üretim ve tüketime dahil edilmesiyle, ülke henüz kullanmadığı yeni bir büyüme alanını, kullanmaya başlayacak. İkincisi, eğer elindeki yüksek kapasiteyi yurtdışına satamıyorsa, bunu kendi ülkesinde kullanacak. Ayrıca halihazırda şu anda dünyada 65 milyon Çinli, ülkesinin dışında iş insanı. Bunun 45 milyonu doğrudan yatırımcı. Yani istihdam sağlayan insanlar.

ŞEREF OĞUZ. GAZETECİ. EKONOMİST.

ŞEREF OĞUZ. YAZAR. EKONOMİST.

Bu, Çin’in dünya pazarlarına yayıldığı anlamına mı geliyor?

Evet. Ve dünyada 464 tane Chinatown var. Bu, Çin’in ihracat mallarının diasporasıyla yayılmasıdır. Böylece dünyanın her tarafında Çin malı satılıyor. Bunu Çinli iş insanları Türkiye’de de yapıyor. Benim iddiam, 5 yıl içerisinde Türkiye’de de bir Chinatown kurulacak. Ancak İstanbul’da değil, Gaziantep’te olacağını düşünüyorum. Çünkü Türkiye ile çok fazla ilgilenmeden bunu yapmak istiyorlar. Bu da bizi Çin’in yeni seçtiği, ‘iç talebi körükle teknolojiyi yenile’ büyüme stratejisinde ‘yol kuşak’ projesine getiriyor. Çin, “Elimdeki kapasiteyi etrafımdaki ülkeler ile kullanacak ve iç talebimi de güçlendireceksem, yeni pazarlar oluşturabilir miyim, yeni ittifaklar kurabilir miyim?” diye düşünüyor. Bu noktada Çin’den başlayan ve Londra’ya kadar uzanan ‘Silk Road’ yani İpek Yolu’nun yeni bir tasarımı ile karşı karşıyayız.

‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ Türkiye’ye neler kazandıracak?

Bunun aslında yol ya da kuşak ile pek fazla alakası yok. Adı yol. Ancak çok büyük bir network. Hem sosyal hem finansal hem de siyasal network. Yeni bir işbirliği. Neticeleri de 2030’lu yıllarda alınacak. Bu yapı içerisinde Türkiye’nin çok önemli bir yeri var. ‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ dediğimiz yapı içerisinde orta koridor tamamen bize ait. Bunun içerisinde sadece havayolu ve demiryolu değil; doğalgaz, petrol ve enerji hatlarının geçeceği data ve enerji yolları da bulunuyor. Daha da önemlisi, proje kapsamında ülkelerle oluşturulacak olan yerel zenginlikler çerçevesinde, Çin’in içinde bulunduğu kapasite ile bu ülkelerin altyapılarının da mukayeseli üstünlüğünü ele geçirmek. Çünkü Çin, özellikle Afrika pazarında Türkiye’nin önemli kabiliyetlerinden biri olan yurtdışı müteahhitliği konusunda önemli bir rakibimiz. Öyle fiyat kırarak bunu yapıyor ki, Türkiye’nin bununla baş etmesi söz konusu değil. Biz sadece kalitemiz ve hizmet bilincimizle, geçmiş performanslarımızla onlarla baş edebiliyoruz. Çünkü Çin o anlamda çok büyük. Türkiye bu modern İpek Yolu dediğimiz, bana göre yeni işbirliği ağı içinde, kritik noktayı elinde tutuyor. Çinliler bunun son derece farkında. Çünkü Çin, yakın gelecekteki yayılmacılığını, malları ve hizmetleri üzerinden yani diasporası üzerinden yapmaya hazırlanıyor. Özellikle hedef pazarlarından Afrika, Avrupa hatta bir süre sonra Amerika’ya ve İngiltere’ye bugünden bakıyor. O yüzden biz de son derece önemli bir pozisyon içerisinde olduğumuzu düşünüyoruz. Buradaki temel sıkıntı; Çin ile Türkiye’nin arasındaki iletişim sorunları.

Türkiye, ulaştırma alanındaki dev projeleri ile Çin’i ABD’ye mi bağlıyor?

Evet. Çin’den başlayıp Batı’ya gidecek olan bu yol kuşak projesinde Çanakkale Köprüsü ve yeni yapılacak olan Kanal İstanbul projesi ile sadece Türkiye’yi ve İstanbul’u değil, aynı zamanda Asya’yı Avrupa’ya bağlamış, aynı zamanda da Bir Kuşak Bir Yol Projesi için altın halka oluşturmuş durumdayız. Bundan sonra Çin’e kadar uzanan ülkelerle doğacak yeni işbirliklerinden, altyapı yatırımlarından, ticaret ağından yararlanmak ve yeni zenginlik alanlarında projeler geliştirmek, oralarda bulunmak gerekiyor. Ancak özel sektörün vizyonunun henüz burada olmadığını görüyorum. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın vizyonu ile mega projeleri, dünya ölçeğinde ve uygarlığa katkı olarak düşünerek, üstelik finansal olarak da tek başımıza gerçekleştirdik. Batı’nın engellemelerine rağmen. Batı’nın 17/25 Aralık operasyonları ve Gezi gerginliğini düşünün. Taksim platformunun isteklerinin hepsi, “Üçüncü havalimanını yapma, üçüncü köprüyü inşa etme” şeklindeydi. Batı’nın birçok algı ve faiz operasyonuna rağmen, kendi imkânlarımızla bu projeleri yaptık. Şimdi özel sektörün bu vizyona ulaşması lazım. Yol Kuşak Projesi dünyadaki değişimin yeni ifadesidir. Zenginlik Batı’dan Doğu’ya bu proje üzerinden geçecek. Aynı zamanda ya bizi zengin edecek ya da “Zenginlik akar Türk bakar” sözünde olduğu gibi yerimizde duracağız.

Coğrafi Keşifler’deki değişim tersine mi dönüyor?

Coğrafi Keşifler’den önce topraklarımızdan üç tane yol geçiyordu. Bir tanesi İpek Yolu. Pekin’den başlayıp Milano’ya kadar üzerimizden geçiyordu. Sonra biraz daha güneyimizden geçen Baharat Yolu ve kuzeyden güneye uzanan Amber Yolu vardı. Üç yolun kavşağındaydık. İbn-i Haldun “Coğrafya kaderdir” der. Tam da o noktada, kaderimizin bahtını yakaladık. Daha sonra pusulanın keşfi, Rönesans ve diğer noktalarla ticaretin otobanları okyanuslara kayınca, zenginlik üzerimizden gitti. Bu da bize bir imparatorluğa mal oldu. Ama şimdi baht dönüyor. Asya, Çin ve Türkler, 5 bin yıldır büyük imparatorluklar kurdular. Büyük güç olma genlerimiz duruyor. Sadece uyuştular. Bundan 300 sene önce dünya ticaretinin yüzde 36’sını tek başına yürüten Çin, yüzde 6’lara kadar düşmüştü. Şimdi yeniden 13-14’lere tırmanmaya başladı. Çin’in süper güç olma iddiası depreşirken, Türkiye de aynı şekilde eski günlerini hatırlamaya ve ona göre kendini pozisyonlamaya başladı. Burada mesele, ülke içerisindeki kurum ve zihinlerin asenkron bir şuur olarak bunu fark etmesi… Ufukların efendisi olma noktasında Türkiye bir baht yakaladı.

Doğu’nun ‘Coğrafi Keşifler’i başlıyor diyebilir miyiz?

Evet. Şimdi Doğu’nun yeni bir network oluşturma sürecinde Türkiye ya kendine bahşedilen kaderin gereğini yapacak ya da eskiden olduğu gibi kendine lütfedilenlerle yetinecek.

Çin’e Batı’nın gözüyle bakmamalıyız dediniz. Batı, Çin’e nasıl bakıyor?

Yıllarca Batı’nın bizi değerlendirirken oryantalist şekilde kendi zaviyesinden baktığını ve bunun da eksik olduğunu söyleyerek bundan şikâyet ettik.

Biz de aynısını Çin’e yapıyoruz. Çin’e, Batı’nın elimize tutuşturduğu gözlükler ve kitaplar üzerinden bakıyoruz. Bu insanların Batı’nın gördüğünden farklı olduğunu ancak oraya gittiğimizde anlıyoruz. Ne yazık ki, henüz ülkenin yönetim kademeleri olarak bunun farkında dahi değiliz. Farkında olanlar iş insanlarımız. Çünkü orada iş yapıyorlar. Sabah Yazarlar Kulübü olarak oraya gittiğimizde, her iki taraf da “Sizi biz öyle bilmiyorduk” dedik.

Başkasının elimize tutuşturduğu mercekle bakmak yerine iletişim boyutunun yeni bir vadiye taşınması gerekiyor. Yeni bir işbirliğinin doğması için bu gerekli. Oradaki elçiliklerimizin o kadar da iyi çalıştığını düşünmüyorum. Onlar da eski Batı ezberi ile orada bulunuyorlar. İlişkilerin, mevcut durumun çok daha ötesine taşması, karşılıklı Çin üniversitelerinin Türkiye’de kurulması lazım. Çin, araştırma enstitüleri ile bunu bizden önce yapmaya başladı. Çin’de elime 8-10 tane Türkiye hakkında Çince kitap tutuşturdular. Hepsi araştırma. Milli gelirimizi, kalkınma planlarımızı, KOBİ’lerimizi, sosyal hayatımızı, kültürümüzü ve hukukumuzu araştırıyorlar. Ama benim elimde Çin’i anlatan herhangi bir kitap yoktu. Şanghay’da gittiğimiz bir enstitüde Türkçe konuşuyorlardı. Çin radyosunun Türkçe bölümü var. Biz ise Çin’i hâlâ Wall Street Journal ya da The Economist üzerinden izliyoruz. Onlar bizi doğrudan izliyor. Bizi doğrudan, ziyansız tanımak istediklerini söylüyorlar. Biz de aynısını yapmak zorundayız. Biz Çince bilmiyoruz ama onlar Türkçe öğrendi bile. Bu büyük bir sıkıntı.

Size bir örnek vereyim; 90’lı yıllarda, internet kurulundayken, Türkiye’de AR-GE ve bilim gelişsin diye, AB’nin çerçeve programlarına katılmak gerektiğini söyledim. Rahmetli Ecevit zamanında Meclis’te bir sunum da yaptım. Katılım için 300-400 milyon euro veriyorsun ama 50-60 milyar euroluk pastadan pay alıyordunuz. Biz paraları verdik fakat bundan Yunanistan, Macaristan gibi ülkeler yararlandı. Çünkü onlar proje geliştiriyorlardı, biz sadece parayı verdik. Biz proje nasıl hazırlanır, Batı dilleri nasıl kullanılır öğrenene kadar Yunanistan onları soydu soğana çevirdi. Şimdi de aynı durum geçerli. Ev ödevimizi yapmazsak aynı şeyi yaşayacağız. Bir Kuşak Bir Yol Projesi, Çin’den Afrika’ya doğru sapan bir kavşak. Bu, Türkiye’yi yeni bir noktaya taşıyor. İşte bunun bilincine varıp, gereklerini yaptığımız zaman, bahtımız başka bir yere dönüşecek. Bu iyi haber ama kötü haber de şu: Siz 2023’ten başlayan süreçler içerisinde dünyada ilk 10 içerisinde yer alacak ülke olmak istersiniz, yiyeceğiniz dayak da birinci sınıf olur. Dünyanın en büyük havaalanını kurduğunuzda Almanya ya da İngiltere ne yapacak? THY’ye kabin yasağı, Türkiye’deki Hindistan onaylı ilaçların Avrupa’da satışının yasaklanması, Amerika’nın duvar örüp içine kapanmak istemesi, Avrupa’nın giderek yabancı düşmanlığı ile beraber kendine ait olmayan unsurlardan kurtulmak ve kendini kalkındıran uluslardan yabancı muamelesi ve belki de etnik temizliğe doğru gidiyor olması, ilan edilmemiş pek çok savaşı gösteriyor. Hem asimetrik hem çok boyutlu bir savaş.

“Bir Kuşak Bir Yol Projesi ile Türkiye’nin almadığı bilete piyango çıktı.”

“Bir Kuşak Bir Yol Projesi ile Türkiye’nin almadığı bilete piyango çıktı.”


Rusya ve ABD bu tarihi dönüşüm karşısında ne yapacak?

Güç kaybedecek ülkelerden bir tanesi Amerika. Amerika’nın tutumu Rusya’dan daha önemli. Sebebi de şu; biz aynı zamanda Rusya’nın ve Amerika’nın da içinde bulunduğu NATO’nun üyesiyiz. Ticari ve siyasi ortağımız. Hâlâ dünyanın en büyük ekonomisi ve jandarması fakat yavaş yavaş bu güç elinden gittiği süre içerisinde o da bu çerçevede Türkiye’yi yeniden tanımlamak durumunda. Aynısını AB’de gördük. Avrupa’nın bürokratları Türkiye’nin değişen önemini anlayamadılar. Hâlâ eski ezberlerle Türkiye’yi kapıda tutuyorlar. Maastricht Kriterleri’nin çok altına düştüler. Biz o ekonomileri aştık. Kopenhang kriterleri güya demokrasinin kriterleri ama biz içeride verdiğimiz demokrasi mücadelesi ile dünyaya ders verdik. Onlar bizim bakanımıza ateş emri verecek kadar demokrasiyi yerle bir ettiler. Tamamen dağılmış zihin yapısı içerisinde kendi paçasını toplama ve kopan parçalarını bir araya getirme noktasında olan bir Avrupa var. Belki önümüzdeki günlerde, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden çıkması için, referanduma dahi gidebiliriz. AB’ye girmedik belki ama Avrupa ile pek çok alanda organik bağlarımız mevcut. İddiam şudur ki, Türkiye ‘Yol Kuşak Projesi’ sonucunda pozisyonunun değişmesi ile Avrupa’nın pek çok ülkesine vize koyacak. Çok önemli bu. İkincisi, Avrupa’nın başka ülkeleri ile el sıkışmak. Almanya ve Fransa ile başka bir ilişki kurmak. Örneğin İngiltere, gelmekte olan yeni dalganın kritik noktasında Türkiye’nin durduğunu biliyor. Beş yıl önce açıkladıkları İngiltere’nin büyüme stratejisine göre 2020 hedeflerinde 1 trilyon dolarlık ihracatta 5 stratejik ülkeden biri Türkiye.

Çünkü Türkiye yeni zenginlik alanlarının kavşağında ve doymamış pazarların burnunun dibinde. Eskiden bizi masaya bile yaklaştırmıyorlardı. Taşeron oluyordunuz. Şimdi, Erdoğan’ın bölgede gösterdiği liderlik ile durum değişti. Dünyada tanınan liderlerin daima ilk 5’inde Erdoğan var.

Yeni ekonomik düzen içerisinde rekabet hangi sektörlerde yoğunlaşıyor?

Zenginlik özellikle ileri teknoloji alanlarında bulunuyor. Biz buralarda son derece geriyiz. 10 senedir bıkmadan, usanmadan AR-GE’ye yatırım yapıyoruz. Ama 10 sene bu gibi alanlar için kısa bir süre. Üniversitelerimizi 200’e çıkardık. Niteliği çözdük ama niceliği çözemedik. Matematikçimiz yok. Pi sayısını 3 alarak olmuyor bu işler. Yörüngeye çıkabilmek için virgülden sonra 23 haneye ihtiyacınız var. Anlatmak istediğim bilgiyle beraber işlerin çözüleceği zihin yapısına henüz gelmedik. Ama çok hızlı ilerliyoruz. Mesela başımıza bir 15 Temmuz geldi. Tankları durdurabileceğimizi öğrendik. Aynı şekilde önümüzdeki fırsat bize bir belayla anlatılmadan anlamak zorundayız. Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ni yani uygarlığın yeniden tasarımını başımıza bir bela gelmeden anlarsak, buradaki efendilerden biri oluruz.

Bu fırsatı kaçırmaktan başka nasıl bir bela gelebilir başımıza?

Doğru. Bundan da büyük bir bela yoktur. Uygarlığı ıskalamış olursunuz. Tıpkı ticaret otobanlarının okyanuslara kayması ile yok olup giden İpekyolu ve Osmanlı gibi. Fırsat kapımızda ama fırsatın bir teoremi var. Fırsatlar ancak gelirken ve önü kesilerek yakalanır. Arkasından koşarak değil.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)