Medeniyeti kuşaktan kuşağa aktaran araç: Eğitim

İslam Altın Çağı’nı yaşarken, Türkler öbekler halinde İslamiyeti kabul etti ve dünyaya damgasını vuran bir medeniyetin doğuş hikâyesini başlattı. İpek yolu, sadece ürünleri değil, doğunun bütün birikimlerini de beraberinde getiriyordu. Böylelikle Türkler, Asya’dan getirdikleri medeniyetle yüceldi, yüceltti. Bu medeniyetin kuşaktan kuşağa taşınmasında eğitim en önemli görevi üstlendi.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 25 mins

Asırlar boyu sürecek medeniyetin temelleri Karahanlılar dönemin de atılmıştır. Bu dönemde eğitim medreselerde İslam’ın Altın Çağı’na yaraşır bir şekilde özenle sağlanmıştır. İslam’ın tüm birikimi yıllar içerisinde Türkler tarafından öğrenilmiş ve Türkler döneme damgasını vuran kendi bilim adamlarını yetiştirmeye başlamışlardır. Karahanlıların bilim ve eğitim kentleri, Balasagun, Semerkant ve Buhara gibi kentlerde varolan medreseler dönemin en iyi bilim ve din adamlarını yetiştir miştir. Prof. Dr. Yahya Akyüz’ün ‘Bin yıllık Türk Eğitim Tarihi’ kitabında belirtiği gibi, Sicistanlı Ebu Süleyman Mehmet, Ebu Hayri Baba Tıp alanında, Harezmli Musa kardeşler ve İbn-i Kesir matematik alanında, Biruni doğa bilimlerinde ve İbn-i Sina, Tıp, Felsefe ve Eğitim alan larında önemli eserler vermiştir. Akyüz bu bilim adamlarından İbn-i Sina ve Farabi’nin çağının ötesinde eserler vere rek yüzyıllarca kendinden sonraki bilim adamlarını etkilediğinden bahseder. Öyle ki İbn-i Sina’nın Tıp kitabı Kitab-üş Şifa (İyileşme Kitabı) 18. Yüzyıla kadar Tıp bilimi için güncelliğini korumuş, tüm dünyadaki doktorlar için el kitabı olmuş tur. Farabi ise, çeşitli bilim dallarında yaptığı araştırmalar ve eğitim felsefesiyle Aristo’dan sonra ‘İnsanlığın ikinci öğ retmeni’ sıfatına erişmiş, modern batıda günümüzde geçerliliğini koruyan felse fesiyle Avrupalı filozofların görüşlerini etkilemiştir.

Farabi

Farabi

Farabi: Eğitim felsefesini batıya öğreten filozof
Ardılı İbn-i Haldun tarafından ‘mual lim sani’ (ikinci öğretmen) ilan edilen Farabi, Aristocu mantığın bir sonraki devire taşınmasında çağının ötesinde eserler vermiştir.Kazakistan’da bulunan ‘Farab’ kasabasında dünyaya gelmiştir. Arap vakünislerin aktardığına göre 870 yılında doğan Farabi, eğitiminin ilk aşa malarını Bağdat’ta hıristiyan alimlerden Yuhanna bin Haylan’dan almıştır. Farabi kendi otobiyografisinde öğretim müfre datında bulunan kitapların Porfiryus’un ‘Isagoge’si ve Aristo’nun mantık üzerine 6 ciltten oluşan eseri Organon olduğunu belirtir. Yine Farabi’nin anlatımına göre hocası Yuhanna bin Haylan, dünyevi zevklerden elini eteğini çekmiş, kendisini kiliseye ve dini görevlere adamış bir din adamıdır. Arap tarihçi El Mesudi’ye göre, Haylan’ın yanında 10 sene geçiren Farabi, burada üzerine çalıştığı Yunan felsefesiy le, İslam medeniyeti arasında bağlantılar kurmuş, ilerideki çalışmalarına temel oluşturacak kaynakları edinmiştir. Ayrıca Farabi’nin burada ileri derecede Latince ve Antik Grek dilini öğrendiği anlatılır. Bağdat’ın ardından Halep’e geçen Farabi, burada İslam teolojisi üzerine çalışır ve dersler verir. Daha sonra Mısır’ı ziyaret eden Farabi, El Medinetü’l Fazıla (Fazilet Şehri: Toplumun İlkeleri Üzerine) adlı kitabının bir kısmını burada kaleme alır. Aynı dönemde yaşamış vakünis El-Mesu di’ye göre 339 yılı Recep ayında (14 Aralık 950 ile 12 Ocak 951) arası Şam’da hayata gözlerini yummuştur.

İbn-i Sina

İbn-i Sina

İbn-i Sina’nın Türk eğitim tarihindeki yeri
İbn-i Sina, mikroorganizmaları incele meye başladığımız zamana kadar Tıp biliminin tek eğiticisi olmuştur. Onun Tıp kitapları yüzyıllar boyu doktorlara, mesleklerini öğretmiş, Tıbbın icrası Farabi sayesinde gerçekleşmiştir. Konu muz eğitim olduğundan İbn-i Sina’nın Tıp bilimi hakkındaki görüşlerini bir kenara bırakarak, eğitim tarihimizdeki katkılarını ele alacağız. İbn-i Sina Tıp bilimindeki katkıları nedeniyle, diğer yönleriyle ele alınmamış bir bilim ada mıdır. Türkiye’de hakkındaki tüm araş tırmalar ‘Tıp bilimi’ üzerine yapılırken, batıda eğitim ve felsefe üzerine yazdığı bir çok eser çevrilmiş, yüzyıllar boyu Tıp bilimiyle birlikte, kiliselerde, eğitim kurumlarında İbn-i Sina’nın kitapları okutulmuştur. Farabi’den de etkilenen İbn-i Sina daha gençlik yıllarında döne minin felsefe, tıp, doğa bilimleri, teoloji, matematik alanındaki tüm bilgilerini öğrenmiş ve kendisine Aristo ve Farabi’den sonra gelen ‘üçüncü öğretmen’ anlamında muallim-i salis denmiştir. Buhara’nın Efşe ne köyünde doğan İbn-i Sina, Samanoğul ları Devleti’nin himayesinde Buhara’daki kütüphanesinde çalışmıştır. İbn-i Sina’nın yetişme yıllarında Maveraünnehir’de çok önemli bir bilim, kültür ortamı ve ürünle ri oluşmuştu. İbn-i Sina’nın eğitime olan katkıları yazdığı kitapların sadeliğinden gelir. Tıp bilimin yüzyıllarca el kitabı olmuş Kanun ve Şifa’da öğrenciler hızla ve kolay öğrensinler diye kısa notlardan yararlanmış, tedavi gerekçelerini neden sellikle anlatmıştır. İbn-i Sina bu sebeple kendisinden sonra gelenler için, araştırma ortamı oluşturmuş, kendi tedavi yöntem lerinin yanı sıra kitabı gittiği yerlerde başka tedavi yöntemlerinin ortaya çıkma sında öncü olmuştur. Örneğin, çıban has talığının ‘kirli ortamdan’ geldiği açıklayan İbn-i Sina, bilinen ilk anti bakteriyeller olan sarımsak, akasya, zerdeçal gibi bit kileri tedavi için önermiş, hastalığın ne denleri açık bir şekilde anlattığı için, batılı doktorlar da kendi bildiği anti bakteriyel leri ‘yüksek alkol içeren içecekleri’ tedavi amaçlı kullanmışlardır.

Selçuklu Medreseleri
İlk Selçuklu medreseleri 1040 yıllarında Nişabur’da Tuğrul bey tarafından kurulmuştur. Alparslan döneminde 1067’de Bağdat’ta Nizamiye medreseleri adıyla önemli kurumlar açılmış, Bağdat Nizamiye medreselerinin kurulma sında Alparslan ve Nizamülmülk’ün ilgi ve çabaları etken olmuştur. Ülkenin dört bir yanına yayılan medreseler başlıca, Bağdat, Musul, Basra, Nişabur, Belh, Herat, Merv, Amul ve Rey şehirlerinde devlet adamı, bürokrat ve din adamı yetiştirmeye odaklanmıştır. Prof. Dr. Yahya Akyüz’e göre, Sünni-Hanefi inancını taşıyan Selçukluların çevrelerindeki Şii ve Fatimilerin aşırı mezhepçi uygulamalarına karşı koyma isteği nedeniyle medreseler yaygınlaştırılmış ve ‘doğru’ din eğitimi verilmesi amaçlanmıştır. Medreseler böylece, Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli adındaki dört Sünni mezhebin koruyuculuğunu ve yayıcılığı görevini üstlenmiştir. Selçuklu hanedanının üst aklını oluşturan ve fikirleri imparatorluğun belkemiğini oluşturan ünlü vezir Nizamülmülk’ün fikirleri doğrultusunda açılan medreseler sürekli genişleyen imparatorluğun memur ihtiyacını gidermiş, İslamiyeti yeni benimseyen Oğuz boylarının inancını pekiştirmiş, din adamı yetiştirerek Şii propagandalarına karşı imparatorlu ğu korumuş ve yoksul, yetenekli öğrencileri imparatorluğa kazandırmıştır. Akyüz’ün Selçuklular’da Eğitim Sistemi adlı makalesinde belirttiği üzere Ni zamiye medreselerinde dersler, “Kuran okuma, Arap Edebiyatı, Felsefe, Tıp” alanlarında toplanmış, öğrenciler seçtikleri alanlarda uzmanlaşarak meslek lerini belirlemişlerdir. İmparatorluğun son dönemlerinde Gazali etkisiyle Fel sefe dersleri yerini Kelam derslerine bırakmıştır. Bağdat Medreselerinde eği tim veren Gazali, 1091-1095 yılları arasında temel eserleri İhya-ü Ulumi’d Din, El Munkız mine’d Dalal ve Tehafüt el Felasife ile Felsefe’nin şüpheci bakışına ‘inancı sarsıyor’ diye karşı çıkmıştır. Gazali, ‘aklın’ değil ‘kalbin’ (imanın) haki miyetini esas alan tasavvuf yolu ile mutlak gerçeğe ulaşılabileceğine inanmış bu yolda aklı ve Felsefe’yi yetersiz görerek eleştirmiştir. Gazali, filozofları ve filozoflardan esinlenen Farabi ve İbn-i Sina’yı eleştirmekle kalmamış, onları ‘küfürle’ suçlamıştır ki onun bu tutumumun İslam dünyasında Felsefe aleyh tarlığına yol açtığı ileri sürülmüştür.

“Kaşgarlı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed tarafından hazırlanan Türkçe’nin bilinen ilk sözlüğü Divanü Lugati’t-Türk’tür.”

Araplara ‘Türkçe’yi öğretme gayesi: Divanü-Lugati’t Türk
Divanü Lugati’t-Türk, Karahanlı döneminden -Kutatgu Bilig’ten sonra- bize kalan ikinci önemli eserdir. Kaşgarlı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed tarafından hazırlanmış olan Türk çe’nin bilinen ilk sözlüğü Divanü Lugati’t-Türk’tür. Yazar hak kındaki bilgilerimiz kendi kitabında yazdıklarıyla sınırlıdır. Bu bilgilere göre babasının adı Hüseyin’dir. Kendisinin Kaşgar’da doğduğu eserinden anlaşılıyorsa da Barsgan şehrini anlatırken kullandığı bir ifadeden babasının Barsganlı olduğu düşünül mektedir. Yine eserinden anlaşıldığına göre, Türkçeyi, Türkçe nin lehçelerini ve Arapçayı iyi bilmektedir. Kaşgarlı Mahmud eserinde ifade ettiği şu sözle böyle bir sözlüğü yazmaktaki amacını dile getirmiştir: “Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleri bilinsin diye Halil’in Kitabü’l-Ayn’ında yaptığı gibi, kullanılmakta olan kelimelerle bırakılmış bulunan kelimeleri bu kitapta birlikte yazmak, ara sıra gönlüme doğar dururdu…”

Osmanlı’larda medreseler
Osmanlılarda medrese eğitimi Fatih Sultan Mehmet Han dönemine kadar Anadolu Selçuklularının yaptırdığı kurumlarda sürdürülmüş, Osmanlı uleması yüksek öğretim için Bağdat, Şam, Semerkand’ı tercih etmiş. İstanbul’un fethiyle şehirdeki eğitim kurumları hızla medreseleştirilmiş, İslam coğrafyasından büyük düşünürler İstanbul’a davet edilmiştir. Bu isimler arasında Matematik ve Astronomi bilgini Ali Kuşçu da bulunmaktaydı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde çok genişleyen devletin eğitim, yargı, fetva yönetim alanlarında iyi yetişmiş görevli ihtiyacını sağlamak için Mimar Sinan’a ‘Süleymaniye Külliyesi’ denilen binalar topluluğu yaptırıldı. Külliyede bir cami, bir sıbyan mektebi, bir Darülkurra, dört genel medrese, bir Darülhadis bir Darüttıp bir Darüşşifa ve Eczane, kütüphane, hamam, imarethane… bulunuyordu. Dört genel medrese, Evvel, Sani, Salis ve Rabi adlarını taşıyor ve burada geleneksel İslami bilimler okutuluyordu. Darülhadis’lerde ise Esas olarak Hz. Muhammed’in sözlerinin incelenip okutulduğu ve toplumda en üst düzeyde kabul edilen medreseydi. Süleymaniye medreselerinin öğrencileri özel müderrislerce seçilirdi. İmparatorluğun dört bir yanından önerilerle başkente gönderilen öğrenciler özel testlere tabi tutulur, öyle kabul edilirlerdi. Osmanlı medreselerinde, dini-hukuki bilimler, tefsir, hadis, fıkıh ve kelam dersleri gösterilirdi. Bunun yanı sıra, Müspet bilimler ‘ulum-i akliye’ denilen Felsefe, Matematik, Astronomi 16. Yüzyılın ortalarına kadar medreselerde okutulurdu.

Nizamülmülk: Ülkeyi düzene sokan vezir
Ölümüne kadar Alparslan ve Melikşah’a otuz yıla yakın bir süre vezir lik yapan İranlı Nizamülmülk’e bu ad, başarılı, adil vezirliği ile ‘ülkeyi düzenleyen’ anlamında verilmiştir. 1018-1092 yıllarında yaşayan Ni zamülmülk, bilim sever bir devlet adamıydı. Bağdat Nizamiye medre selerini kuran başarılı vezir, imparatorluğun dört bir yanına gönde rilecek memurları ve din adamlarını yetiştirecek eğitim programları oluşturmuş, ülkeyi Şii propaganda çalışmalarından korumuştur. Güçlü bir devletin temelini güçlü bir eğitim sisteminin oluşturduğuna inanan Nizamülmülk, bürokrat yetiştiren kurumlara ayrı bir özen göstererek, ‘Enderun’ okullarının kurulmasını sağlayan fikirlerin Türk eğitim anlayışına girişini sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin eğitimdeki zirve noktalarından bir tanesi de Süleymaniye Medresesi’dir.

Tanzimat dönemi eğitim
II. Mehmet’in yaptırdığı Ayasofya Medresesi ve 1. Süleyman döneminde kurulan Süleymaniye Medresesi Osmanlı eğitim sisteminin II. Mahmut’a dek en önemli kurumları olmuştur. Buralarda doğa bilimleri yerine İslam hukuku ve tefsir gibi İslami ilimlere odaklanılmıştır. Daha sonra din adamları felsefeyi günah sayarak eğitim programlarından çıkarmıştır. Dini kaygılarla müdahaleler sonucunda eğitim sistemi zarar görmüştür. II. Mahmut Tıbbiye ve Harbiye’yi kurarak askeri eğitimi yenilemiştir. Rüşdiyeler kurmuş ve medreseye alternatif eğitim oluşturmuştur. Tanzimat Dönemi ise eğitimin halka yayılmaya çalışıldığı, bakanlık ve kararnameler ile düzenlenmeye çalışıldığı bir dönem olmuştur. Dini müfredattan ayrı eğitim ilk olarak: deniz mühendisliği (1773), askeri mühendislik (1793), tıp (1827), ve askeri bilimler (1834) alanlarında yapılmıştır. Orduya uzman personel yetiştirmek amacıyla batılı tarzda eğitim yapılmaya çalışılmıştır. Diplomatlar ve yöneticiler için de benzer kurumlar oluşturulmuştur. Tercüme Odası(1833) ve Mekteb-i Mülkiye(1859) bunlara örnektir. Medresetü’l-Kuzat (Mekteb-i Nüvvab) gibi karma programlı hukuk okulları bu dönemin öncü atılımlarındandır. 1846’da ilk kapsamlı eğitim planı oluşturulmuştur. İlk, orta ve yüksek düzeyde eğitim için bütüncül bir düzen tasarlanmıştır. 1869’da daha büyük bir plan hazırlanmış ve ücretsiz eğitimi hedef edinmiştir. İki tasarı da mali yetersizlikler nedeniyle uygulamaya konamamıştır. 19. yüzyılda Osmanlı eğitimi medrese, laik askerî ve mülkî okullar ve gayrimüslim milletlerin özel okulları ile kapitülasyonla kurulan yabancı okullar olmak üzere üçe tabana ayrılmaktaydı. 19. yüzyıl eğitim sistemi medresenin aleyhine laik okulların kuvvetlendiği bir yapıya sahipti. Medreseler yetersiz kalıyordu. Ayrıca aralarında sınıf farkı vardı. Talebesi Arapça bilmeyen, basit bir Türkçe yazımından aciz medreseler de vardı; Arapça, Farsça, matematik, astronomi eğitimi veren de vardı. Cevdet Paşa’nın Maruzat adlı biyografik eseri medreselerin durumu hakkında bilgi verir. Tanzimat devrinde laik eğitim iptidaiden Rüşdiye’ye dek örgütlendi. Bir müddet sonra inas(kız) rüşdiyeleri de açılınca, Türk toplum hayatına kadın çalışanlar girdi. Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Mühendis Mektebi, Hukuk Mektebi, Baytar Mektebi hepsi ayrı tüzel kişiliği olan yüksekokullar kalarak üniversite çatısı altında birleştirilmediler. Bunlar yatılı ve burslu okullardı. Felsefe bu dönemde eğitim sistemine giriyor. Yüksekokul öğrencisi epistemoloji bahislerini ve medreseden kalan mantık bilgisini ediniyor ancak Rıza Tevfik gibi filozoflar dahi orijinal metninden Kant gibi kaynakları okuyamıyordu. Filolog ve tarihçi eksikliği bu dönem kaynaklarının yavan kalmasına neden olmuştur. İlber Ortaylı’ya göre son dönem Osmanlı laik eğitiminin başarısı, gerekli teknisyenleri yetiştirmek olmuştur. Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Mühendis Mektebi, Hukuk Mektebi, Baytar Mektebi gibi okullar 150 yıla ulaşan mazisi ile bir gelenek oluşturmuş ve Türkiye’nin teknisyen (mühendis, tabip, veteriner hekim vs.) yetiştirme konusunda üstünlüğüne temel olmuştur. Gayrimüslim milletlerinin vakıf okullarında Tanzimat’tan itibaren Türkçe bulunmaktaydı. Ancak Türkçe eğitimine azınlıklar tarafından önem verilmemişti. Ermeni eğitim kurumları bu dönemin en köklü ve sağlam eğitim verenleriydi. 19. yüzyılda Ermeniler Osmanlı muhiti içinde en oturaklı simaları yetiştirdi. Mora İsyanı’ndan beri Fenerli Rumların terk ettiği hükümet görevleri ve Tercüme Odası da Ermeni aydınlarla doldu. 19. yüzyılda çoğalan Amerikan eğitim kurumları daha çok Doğu Anadolu, Suriye ve Filistin’de 400’ü aşkın okul, atölye ve yetimhaneye sahipti. Osmanlı’da Amerikan okulları diğer tüm yabancı okullardan daha başarılıydı. Bu okullar, sanıldığının aksine Hıristiyanlık propagandası yapmıyor, yerli halktan Amerikalı yetiştiriyordu. Museviler ise diğer cemaatlere göre eğitimde daha geriydi. 19. yüzyılda Fransa Yahudilerinin teşkil ettiği ve Osmanlı Musevisi banker Kamondo’nun desteklediği Alliance Israelite Universelle gibi mektepleriyle bir eğitim Rönesansı yaşadı. O güne kadar konuştukları Kastilyan İspanyolcalarını Fransızca-Türkçe karma eğitimle değiştirdiler. 19. yüzyılda Darülmaarif kurularak rüşdiye sonrası eğitim verilmiş ve sonradan kurulacak Darülfünun’a öğrenci yetiştirilmiştir. Batılı anlamda eğitim vermek için kurulan Darülfünun üç kez kapatılmış, birçok kez isim ve yer değiştirmiş, ilgi ve imkân eksikliği nedeniyle amacını yerine getirememiştir. Bu kurum 1933’te İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu
Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası), Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 3 Mart 1924 tarih ve 430 Kanun Numarası ile kabul edilmiş olan ve ülkedeki bütün eğitim kurumlarının Maarif Vekaleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı’na) bağlanmasını öngören yasadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitimin temel kanunu kabul edilmiş ve daha sonra çıkarılan kanunlara esas teşkil etmiştir. Türkiye’de eğitim alanında reform yapabilmek; millilik, laiklik, modernlik esaslarını uygulayabilmek için eğitim kurumlarının birleştirilmesine ihtiyaç duyulması sebebiyle hazırlanan kanun; ülkenin eğitim işlerinde çok başlılığın kaldırılmasını sağladı. Halifeliğin Kaldırılması’na dair kanun ve ‘Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması hakkında kanun’la aynı gün çıkarıldı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ayrıca tekke ve zaviyelerin kapatılması; dinsel olduğu düşünülen Osmanlı harflerinin kaldırılıp Harf Devrimi’nin yapılması gibi diğer bazı Atatürk devrimlerinin gerçekleşmesi için de altyapıyı oluşturmuştur.

FavoriteLoadingBeğen