Körfez’de Katar gerilimi

Haziran ayı başında Suudi Arabistan önderliğindeki pek çok ülkenin Katar’a yönelik aldığı ambargo kararı, sadece bölgede değil küresel bazda da gerilimi arttırdı. Ancak tarihsel sürece bakıldığında Katar’a karşı olan tavrın ya da Türkiye’nin Doha yönetimine olan desteğinin nedenlerini görmek mümkün.
Yayın Tarihi: Haz 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 12 mins

Suudi Arabistan’ın öncülüğünü üstlendiği Körfez ülkeleri ve diğer Arap ülkelerinin 5 Haziran günü Katar’a yönelik olarak aldıkları ambargo kararı, sadece Ortadoğu değil tüm dünyanın öncelikli konusu oldu. Bölgeyi yakından takip eden uzmanlar için bu adım çok da şaşırtıcı olmadı. Çünkü Katar uzun yıllardan beri Körfez ülkelerinin en önemli siyasi örgütü olan Körfez İşbirliği Konseyi’nden farklı bir dış politika izlemesiyle dikkat çekiyordu.

Krizin tarihsel geçmişi

Yaşanan bu farklılığın tarihi ise Katar’ın kuruluş yıllarına uzanıyor. Daha o dönemlerde ülkenin yönetimine sahip olan aile, Suud ailesinden keskin çizgilerle ayrılıyordu. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Bahreyn’i yöneten Al Halife ailesinin bölgedeki nüfuzu yaklaşık bir asır sonra Al Sani ailesinin İngilizler tarafından bölge lideri olarak tanımlanmasıyla ciddi bir meydan okuma ile karşılaşmıştı. Suudi Arabistan’ı kuran isimler ise, kendi topraklarının doğal bir devamı olarak gördükleri Katar’ı her dönemde yakın takibe almış, bununla da yetinmeyip ülke politikalarına yön verme çabalarını açıkça göstermişti. Tarihçiler, Katar’ın tüm bu baskılardan Osmanlı yönetimi ile işbirliği yaparak kurtulma çabasında olduğu görüşünde. Osmanlı’nın 1916 yılında bölgeyi İngilizlere bırakması sonrasında ise kartlar yeniden dağıtılmıştı. Katar bu dönemde Birleşik Arap Emirlikleri ile aynı yapı içerisinde bir araya getirilmek istense de bağımsız bir devlet olma yolunu seçmişti. Yapılan yorumlarda, Katar’ın diğer Körfez ülkelerinden ilkesel farklılığını görmek için ülkenin resmi adına bakmanın dahi yeterli olduğu belirtiliyor. Diğer ülkeler; emirlik, krallık gibi sıfatları kullanırken Katar, “Katar Devleti” ismini tercih ediyor. Tüm bu farklılıklar dönemsel olarak yeni krizleri doğursa da Haziran ayı içerisinde yaşanan gerilimin benzerini tarihsel süreçte görmek son derece zor. Bu periyodik krizler özellikle şimdiki Katar Emiri Şeyh Temim Al Sani’in babası Şeyh Hamad’ın 1995’te iktidara gelmesi ile süreklilik kazanmaya başladı. 1996’da Katar Devleti tarafından kurulan El Cezire televizyonunun yayın politikası tüm bölge ülkelerini rahatsız ederken, bu rahatsızlık Arap Baharı ile birlikte doruk noktasına ulaştı. Sonuç olarak yaşanan son kriz sürecinde pek çok ülkede kanalın yayınları da durduruldu. El Cezire yayınları aslına bakılırsa Katar’ın dış politikasının da bir yansımasıydı. Katar’ın dış politikası da Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden farklılık gösterdi. Katar, Filistin’de Suud liderliğindeki Körfez’in desteklediği El-Fetih’in aksine Hamas’ı, Mısır’da selefi hareketlere karşı Müslüman Kardeşleri desteklediği gibi Körfez İşbirliği Konseyi’nde Umman’la birlikte daha farklı bir politika izleyerek İran ile de iyi ilişkiler kurdu.

5 Haziran’da başlayan krizin görünen geçmişi ise 2017 yılının Şubat ayı sonunda Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar’ı bölgede güvenlik sorunu yaratmak ve Müslüman Kardeşlerle işbirliği yaptığı eleştirilerinin yüksek sesle dile getirilmesine dayanıyor. Ancak tablo, ABD Başkanı Trump’ın bölgeye gerçekleştirdiği ziyaret sonrasında bambaşka bir şekle büründü.

Ziyaretin hemen sonrasında gerçekleşen bir siber saldırı ile ortaya çıktığı iddia edilen belgeler gerilimi arttırdı. Körfez ülkeleri arasında, geçmişte bir benzeri yaşanmamış böylesi bir krize yol açan gelişmeler, 23 Mayıs’ta gece geç saatlerde Katar resmi haber ajansı QNA’da Katar Emiri Şeyh Temim Al Sani’ye atfen ABD karşıtı ve İran’ı destekler açıklamalar yayınlanmasının ardından başladı. Katar söz konusu beyanların siber saldırı sonucu ajansın sistemine sızan bilgisayar korsanları tarafından yapıldığını ve Emir’in böyle bir açıklama yapmadığını duyurdu.

 

Krizin Katar’a maliyeti

Suudi Arabistan’ın başını çektiği ülkelerin Katar’a yönelik ambargosunun temel amacı, ülkeyi eleştirilen politikalarından vazgeçirmekti. Peki söz konusu ambargoların Katar ekonomisine etkisi ne düzeyde? Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın başını çektiği bir grup Arap ülkesi ile ABD Başkanı Donald Trump’ın “teröre destek vermekle” suçladığı Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’in karadan, havadan ve denizden uyguladığı ambargoya karşı Ulusal Varlık Fonu, ithalat alternatifleri, komşu ülkelerle olan ticaret hacminin zayıf olması ve ülkedeki ABD askeri üssü gibi elini güçlendiren etkenlere sahip. Başkent Doha’da 2005’te kurulan ve yaklaşık 335 milyar dolar tutarında varlığı yöneten Ulusal Varlık Fonu’nun yanı sıra rezervlerin 43,6 milyar dolara ulaşması, Katar’ın ekonomik krizi önleyebilecek gücünün olduğunu ortaya koyuyor.

Katar Gelişim Planlaması ve İstatistik Bakanlığı’nın Nisan ayı verileri, nüfusunun 2 milyon 700 bin olduğu göz önüne alındığında, ülke rezervlerinin büyük olduğunu gösteriyor.

Katar resmi haber ajansı QNA’nın haberine göre, Merkez Bankası yetkilileri finans sektörünü yakından takip ettiklerini, ülke piyasasında ihtiyaç halinde ek likitide sağlayacaklarını ifade ediyor.

Dünyada en büyük ihracatçısı olduğu sıvılaştırılmış doğalgazdan geçen Nisan ayında dış ticaret fazlasını 2,7 milyar dolara ulaştıran Katar, sahip olduğu hazır limanlarından LNG ihracatına başlayabilir ve daha önce Suudi Arabistan üzerinden ithal ettiği ürünleri deniz yoluyla elde edebilir.

Katar’a Türkiye desteği

Tüm bu veriler gösteriyor ki, Katar’a uygulanan ambargodan beklenen sonucun çıkması son derece zor. Buna bir de Katar’ı uluslararası arenada yalnız bırakmayan ülkelerin desteği eklenince tablo daha da net şekilde ortaya çıkıyor. Bu ülkelerden birisi de şüphesiz Türkiye. Katar krizinin başlaması sonrasında yapılan yorumlardan birisi de Katar gibi son yıllarda bağımsız bir politika izlemeye çalışan ve PYD/ YPG terör örgütünün DEAŞ’a karşı kullanılması hususunda ABD ile ters düşen Türkiye’yi de, İran karşıtı kampta yer almaya zorlamaya yönelik bir hamle olarak da algılanabileceği. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Zarif ’in, ambargo kararlarının hemen sonrasında Türkiye’ye yaptığı ziyaret de Katar kriziyle yakından bağlantılı olarak değerlendirilmişti. Türkiye’nin krizdeki rolü ise söz konusu bağımsız politikaların bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Körfez ülkelerinin 5 Haziran’da açıkladığı kararın hemen ertesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’daki büyükelçilerle iftar programında yaptığı konuşmasında, “Katar’a karşı başlatılan yaptırımları, doğru bulmadığımızı peşinen ifade etmek istiyorum.” dedi.

Ayrıca Erdoğan’ın, Katar konusundaki gelişmelere ilişkin Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin, Kuveyt Emiri Sabah, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Endonezya Devlet Başkanı Joko Widodo, Bahreyn Kralı Hamad bin İsa El Halife, Ürdün Kralı 2. Abdullah, Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Malezya Başbakanı Necip Tun Abdürrezzak ve Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz gibi isimlerle gerçekleştirdiği görüşmelerle hem Katar’ın yalnız olmadığı mesajını verdi hem de bu ülkeye yönelik politikaların değiştirilmesi yönünde çaba sarf etti. Bu çabalar sonrasında atılan en somut adım ise bazı Arap ülkelerinin tüm ilişkilerini kestiği Katar’a Türk askerinin konuşlanmasının önünü açacak kanun tasarısının Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda kabul edilmesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da onaylanması oldu. “Türkiye Cumhuriyeti Hukümeti ile Katar Devleti Hukümeti Arasında Jandarma Eğitim ve Öğretimine İlişkin İş Birliği Protokolü” 2 Aralık 2015’te Katar’ın başkenti Doha’da, “Türkiye Cumhuriyeti Hükumeti ile Katar Devleti Hükumeti Arasında Katar Topraklarında Türk Kuvvetlerinin Konuşlandırılmasına İlişkin Uygulama Anlaşması” da 28 Nisan 2016’da Doha’da, “Anlaşmanın Tadili Hakkında Protokol” ise 10 Kasım 2016 tarihinde Ankara’da imzalanmıştı. Türkiye’nin Katar’da üs kurması, ülkenin bölgesel aktörlük iddiası ile yakından ilintili. Türkiye, kritik bir bölgede askeri üs kurarak bölgesel aktörlük iddialarına ciddi bir katkı sunuyor. Bölgesel aktörlük iddiasının diğer bir boyutu da Türkiye’nin üs ve güvenlik ilişkileri aracılığıyla tarihsel coğrafyasının dışındaki bir güç mücadelesinde müdahil olarak yer alması olarak değerlendiriliyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)