Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkçe ezan baskısı altında kalan, başkanlarının yurtdışına çıkışına yıllarca izin verilmeyen, darbe zamanlarında yönetimine asker atanan, hatta Menderes’in idamı için fetva bile istenen Diyanet İşleri Başkanlığı bugüne gelene kadar zorlu pek çok aşamadan geçti.
15 Temmuz’da okuttuğu selalarla darbecilere meydan okuyan Diyanet İşleri Başkanlığı, artık acılı geçmişine kıyasla çok farklı konumda.
Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Erdal Baykan ve Ankara İlahiyat Fakültesi Dekanı İsmail Hakkı Ünal ile Diyanet’in geleceğini konuştuk.
Hazırladığı ‘Kendi Dilinden FETÖ: Organize Bir Din İstismarı’ adlı raporla FETÖ ile mücadeleyi yeni bir aşamaya taşıyan Diyanet İşleri Başkanlığı, yalnızca Cumhuriyet’in değil, takip ettiği gelenek açısından da Türk-İslam medeniyetinin en önemli kurumlarından biri. Bu açıdan çok köklü bir geçmişe sahip.
Uzun süren bir vesayet döneminin ardından Mehmet Görmez’in başkanlığa getirilmesiyle ‘Yeni Türkiye’ yolunda önemli katkılar sağlayan kurumun, bundan sonra da ‘Yeni Türkiye’ ekseninde yapılanması gerektiği bu günlerde önemli bir gündem maddesi.
Bunda, Sayın Mehmet Görmez’in FETÖ’yle mücadele için söylediği “İnşallah bir daha 40 yıl geç kalmanın mahcubiyetini yaşamayız” sözlerinin katkısı büyük.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tarihi, İstanbul’un fethine kadar gidiyor. Cumhuriyet döneminde ‘Ankara Fetvası’nı veren, darbe zamanlarında fetva verirken askerin etkisi altında kalan Diyanet, bugüne gelene kadar zorlu pek çok aşamadan geçti.
Türkiye’nin Diyanet kurumunun nasıl şekillenmesi gerektiğini ve kurumun geleneğini ilahiyatçılarla konuştuk.
En köklü dini kurum
 
Osmanlı devletinde Müslümanlara sunulacak din hizmetleri, bir devlet görevlisi olan ‘Şeyhülislam’ tarafından idare ediliyordu. Şeyhülislamlık, Osmanlı’nın son iki asrına kadar vakıflar ve din hizmetlerinin yanında, adliye ve eğitim hizmetlerini de yürütmüştü. Tanzimat’tan sonra, adliye ve maarif nezaretlerinin kurulmasıyla birlikte Şeyhülislamlığın yetki alanı sadece dini konularla sınırlı hale gelirken; Şeyhülislam, Şeriye ve Evkaf Nazırı adıyla kabine üyesi sayılmış ve görev süresi, üyesi olduğu hükumetin ömrüne bağlı hale gelmiştir.

PROF. DR ERDAL BAYKAN

Cumhuriyet’in ilanından önce, Kurtuluş Savaşı’nda din hizmetleri için Şeriye ve Evkaf Vekâleti adı altında bir bakanlık yer almış ve 3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluncaya kadar ülkede din hizmetlerini yürütmüştü. Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerektiği düşüncesinden hareketle kaldırılan bu bakanlık, Osmanlı devletindeki Şeyhülislamlık ile Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Diyanet İşleri Başkanlığı arasında köprü vazifesi görmüştü.

Tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislamlığa dayanan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı kanunda “İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek” şeklinde ifade edilmişti. Tekke ve zaviyelerle bunların şeyhlerinin idaresi de Diyanet’e verilirken; 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte bunlara dair hususlar başkanlığın görev alanından çıkarılmıştı.
Bu açıdan, Türk tarihinde din işlerini yürüten en köklü kurum olan Diyanet, özellikle 2002’deki AK Parti iktidarından bu yana kademe kademe gelişti.
Kurumda hem Din İşleri Yüksek Kurulu hem de diğer birimlere verilen yeni birçok görevle, geniş bir alanda etkin bir din hizmeti sunmanın yasal altyapısı oluşturuldu.
Din hizmeti sunmanın bir gereği olarak cami dışı din hizmetlerinin önü açılırken; başkanlık personelinin hizmet içi eğitimleri için gerekli altyapı hazırlanarak kuruma özel, radyo ve televizyon dahi kuruldu.
Zorlu yollardan geçti
Geçmişe baktığımızda ise bu kurumun zorlu mücadelelerden geçerek bu günlere geldiğini görüyoruz. Türkiye’nin vesayet yılları ve darbe dönemleri, Diyanet’i önemli ölçüde baskı altına almıştı.
1960’ta yapılan darbe sonrasında, görevdeki Diyanet İşleri Başkanı azledilerek, o zaman Türkiye’nin en büyük âlimlerinden biri olan İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen, Diyanet İşleri Başkanı yapılmış, kendisinden Adnan Menderes ve arkadaşları için idam fetvası istenmişti. 1924 ile 1965 yılları arasında hiçbir Diyanet İşleri Başkanı resmi bir ziyaret amacıyla, hac vazifesi dahil olmak üzere yurtdışına çıkamamıştı. 12 Mart 1971 darbesinden sonra muvazzaf bir albay Diyanet’e başkan yardımcısı yapılmış, askerler halkın dini inançlarını merkezinden kontrol etmek istemişti.
Diyanet, Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmalı Diyanet’in temsil ettiği değerler ve bu kurumun geleceğe nasıl taşınması gerektiğiyle ilgili konuşan Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Erdal Baykan şunları söyledi:
“Son 15 yıldır devleti yönetenler, kendini dışlanmış hisseden milletin birçok kesimiyle daha yakın bir ilişkiye girdi. Devlet-millet arasındaki ilişkide karşılıklı güven kendini daha çok hissettirir oldu. Toplumun dini hassasiyet sahibi kesimiyle de benzer bir süreç yaşandı. Bu sürecin en somut sonucu, 15 Temmuz işgal girişimine karşı milletin devletini ve seçtiği temsilcilerini korumak için göstermiş oldukları cansiperane savunmada ortaya çıktı. Milletin bu sahiplenmesi, 15 yıllık AK Parti iktidarının belki de en büyük başarısıdır.
Yine bu süreçte Diyanet’e olan güven de arttı. Diyanet çağdaşlaştı, milletin zayıf bırakılmış kesimlerine, kadınlar ve çocuklara daha çok yakınlaştı, onları daha çok kucakladı, daha insani ve daha samimi bir Diyanet haline geldi. 15 Temmuz’da milleti ile birlikte hareket eden, milletin sesi olan bir Diyanet de yine bu iktidarın bir diğer önemli başarısı olarak okunmalı.
Diyanet milletin kurumu
 
Bütün bu hatırlatmaları şunun için yaptım; bunun gerisinde bir Diyanet, yani çağdaş olmayan, mezhepçi, örgütçü (herhangi bir dinsel yapıya yakın) bir anlayışla yönetilecek bir Diyanet, milletin bu kabulünü, bu sahiplenmeyi uzun süre koruyamayacak. Yaşadığımız korkunç FETÖ tecrübesinden/örgütlü bir dinsel yapı tecrübesinden hareketle, iktidar sahiplerinin de böyle bir şeyi arzu edeceklerini sanmıyorum. Sayın Görmez’in şahsıyla ilgili bir cümle kurmam gerekirse, kendisinin milletimizin kalbinde saygın bir yeri olduğunu ve bunu hak ettiğini düşünüyorum. Emekli olmasıyla ilgili birçok spekülasyon söz konusu. Bence bunların pek bir anlamı yok. Şu an yaşamakta olduğumuz süreç, 15 Temmuz işgal girişimi ile başlayan bir süreç ve anlayabildiğim kadarıyla 15 Temmuz işgal girişimi Türkiye’nin bundan sonrasının şekillenmesinde birincil etken olacak.
Çünkü bu işgal girişiminde kullanılan örgütlü dinsel yapı, 40 yıllık bir program içerisinde örgütlenmiş, devletin güvenini çok yönlü, çok boyutlu kazanmış, kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş, ülkemizin gördüğü en profesyonel örgüt. Öyle ki kökü hem dışarıda hem içimizde, en derinlerde olan bir örgüt. Dolayısıyla işgal girişimi önlenmiş olsa da henüz örgüt bütün olarak çökertilebilmiş değil. Örgütle mücadele ediyormuş, örgütün karşısındaymış gibi konumlanan birçok FETÖ yapısının canlı olduğunu ve ellerindeki imkânları kendilerine karşı olarak gördükleri kurumları, kişileri yıpratabilmek, zayıflatabilmek için kullanabileceklerini düşünmemek saflık olur, tarihin en büyük suç örgütünü tanımamak olur.
Yani şunu demek istiyorum; bu örgütü tamamen ortadan kaldırıncaya kadar, tıpkı Diyanet’te olduğu gibi çok kıymetli kimseler millete hizmete farklı yerlerde devam etmek durumunda kalacak. Bu süreçte benzer birçok olay yaşanabilir. Bu durum, ne emekli olan ne de emekli etmek durumunda kalanla ilgili olmayacak. Maalesef çok kompleks, çok katmanlı bir yapı olan bu örgüt, böylesi süreçleri oluşturabilecektir zaman zaman. Diyanet’in geldiği aşamayı genel olarak tasvip ediyorum. 15 Temmuz imtihanını yüz akıyla geçmiş olan bir hal, iyi bir haldir.
Bundan sonrası için, Diyanet’in gündelik siyasetin üstünde, Cumhurbaşkanlığı ile bağlantılı, özerk bir yapıya kavuşturulmasından yanayım. Mezhepler üstü, cinsiyetçi olmayan, bidat ve hurafelerden arındırılmış, herhangi bir insanı ya da yorumu değil, bizatihi Kur’an’ı ve Hz. Peygamberi, onun sahih sünnetini ilke edinmiş bir Diyanet olmalı.
İlahiyat fakülteleri başta olmak üzere bütün bir akademiya ile yakın çalışan, kendini güncelleyen, personeline kıymet veren, onları gerçekten toplumun imamı, din gönüllüsü olarak gören, hakkı ve hakikati önceleyen, kurumsal ilişkilerinde nezaket, zarafet ve merhameti olmazsa olmazı yapan bir Diyanet olmalı. Bütün bir toplumu kucaklayan, onların dertleriyle dertlenen, gerçek sorunları çözmeye yönelen, yoksulları, çocukları ve kadınları önceleyen bir Diyanet, inşallah hem ülkemiz için hem de bütün bir insanlık için çok hayırlı olacaktır.”

PROF. DR İSMAIL HAKKI ÜNAL

“Devlet dışı yapılara dikkat”

 
Ankara İlahiyat Fakültesi Dekanı İsmail Hakkı Ünal, Diyanet’in bir devlet kurumu olduğunu belirterek, din hizmetlerinin ve dini konuların kesinlikle devlet bünyesi içinde olması gerektiğini vurguluyor. Dini konularda ehil olmayan kesimlere karşı dikkatli davranma çağrısı yapan Ünal şunları söylüyor:
“Diyanet devlet kurumudur, ilahiyat fakülteleri devlet kurumudur. Devletimizi yönetenler devletin başındadır, dolayısıyla devlet kurumlarıyla birlikte işbirliği yapılarak, bu devlet kurumu yürütülmelidir. Devletin dışındaki bu, -ayak takımı diyorum ben onlara- merdiven altı eğitimlerle ne olduğu belirsiz, ne amaçla ne yaptıkları belli olmayan kısımlarla işbirliği yapmamalıdır. Devlet bunlara itibar etmemelidir.
Sadece güvenlik açısından, toplumda yaşayan insanlar olarak onların kendi alanlarında serbest çalışmaları sağlanabilir. Güvenlik açısından kontrol altında tutulmalıdır ama devletin stratejik dini yapısı belirlenirken onlara itibar edilmemelidir, onlara sorulmamalıdır, istişare edilmemelidir.
Din konusunda da uzmanlarla işbirliği yapılmalı. Bunlar da bilindiği gibi devletin kurumlarında yetişmiş, yüksek tahsilini yapmış, buralarda kariyerini yapmış insanlardır. Dışarıdaki ne olduğu belirsiz insanlar değildir.
İlahiyat fakülteleri üzerinden ve Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden bir yıpratma yapılıyor. Onu yapanlar işte benim biraz önce söylediğim, devletin dışındaki kurumlar.
Dinin bezirgânlığını yaparak, dinin ticaretini yapan, dinin sömürüsünü yapan, oradan para kazanan, kimisi şovmenlik yaparak, kimisi birtakım kutsal şeyleri satarak, kutsal şeyler adı altında satış yaparak dinden para kazanan tacirlerdir. Dolayısıyla bunlar doğal olarak Diyanet’i eleştirirler, ilahiyatı eleştirirler ki kendilerine alan açılsın. İşin doğası böyledir. Dolayısıyla Diyanet’i yıpratmaya çalışırlar. Önemli olan devletin ve siyasetin buna prim vermemesidir.”
Menderes’e idam fetvası istediler
 
27 Mayıs darbecileri tarafından Diyanet’in başına getirilen İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’in yaşadıkları, Diyanet’in nasıl baskı altına alındığının iyi bir örneği.
Gazeteci Ersin Çelik, Gerçek Hayat dergisinde, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in 2015’te katıldığı bir radyo programında anlattığı Ömer Nasuhi Bilmen’in başından geçenleri şöyle aktarmıştı:
“Ömer Nasuhi Hoca başkan olarak atanır, İstanbul’dan trene biner ve Ankara Garı’na indiğinde bir polis memuru ile bir şoför kendisini arabaya alırlar. ‘Hocam sizi otelinize götürüyoruz’ deyince, ‘Hayır olmaz’ der. ‘Nereye gitmek istiyorsunuz?’ diye sorduklarında, ’Önce Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun evine gidelim’ deyince polis memuru şaşırır.
Yolda arabayı sağa çeker. Arkasına döner, ‘Hocam, bu ülkede bir ihtilal oldu biliyor musun?’ Hoca, ‘Biliyorum, evladım’ der. ‘Bu ihtilal Diyanet İşleri Başkanı’nı görevden aldı biliyor musun?’, Hoca ‘Biliyorum’ der. ‘Seni de Diyanet İşleri Başkanı yaptı.’ ‘Evet, biliyorum.’ ‘Peki, yeni Diyanet İşleri Başkanı’nın Ankara’ya geldiğinde ilk işi görevden azledilen Diyanet İşleri Başkanı’nı ziyaret etmek mi olmalıdır?’ der. Hoca, ‘Evladım, siz gitmek istemiyorsanız ben evi bilirim, yaya da giderim’ der. Ve gider, kapı çalınır. Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, karşısında Ömer Nasuhi Hoca’yı görünce şaşırır tabii. Ömer Nasuhi Bilmen: ‘Efendim, bana bir vazife yüklediler. Ben de Ankara’ya geldim, o makama, göreve başlamadan önce sizden izin almaya geldim.’ Eyüp Sabri Hoca, Ömer Nasuhi Hoca’yı içeri alır ve ona: ‘Devir, devri mefsedet (fesat) devri, celb-i maslahat (iyilik) devri değil. Zor günler geçireceğiz. Ben hamdettim Allah’a, seni bu makama getirdiler. Çünkü sen yine devletimizi, milletimizi Diyanet’in tarihinde olduğu gibi nice kötülüklerden, yanlışlıklardan vazgeçireceksin inşallah’ der. Böylece Ömer Nasuhi Hoca’ya icazet verilir. Hoca göreve başlar ve sekiz ay sonra istifa etmek zorunda kalır. Çünkü o zaman Menderes ve arkadaşlarının idamıyla ilgili ‘katledilmelerinin dinen de caiz olduğu hatta vacip olduğu’ şeklinde bir hutbe okumasını isterler. Bunu kabul etmez ve onurlu bir şekilde istifa eder.

ADNAN MENDERES

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)