NECİP FAZIL KISAKÜREK
MEHMED SELAHADDİN ŞİMŞEK

Ş. ve Selim Gündüzalp.

Nüfus cüzdanlarında yazan adlarıyla Mehmed Selahaddin Şimşek ve Hüseyin Adnan Şengörür.

İki arkadaş, iki yoldaş, iki büyük öğretmen, iki fedakâr kahraman. 1970’li yılların kendi halinde bir Anadolu şehri Adapazarı’nda iki genç adam olarak başladıkları cehaletle mücadele, inanç ve kültür köklerimize dönebilme davasının alkışlanacak kahramanları.

Biri ‘demirkırat’ Hurdacı Osman’ın oğlu, diğeri Orhan Cami İmam Hatibi Cevdet Hoca’nın.

Hüseyin Adnan, Adapazarı Atatürk Lisesi’nin okul takımından profesyonel lige transfer olacak kadar başarılı basketbolcusu; Mehmed Selahaddin, Adapazarı İmam Hatip Lisesi’nde kurduğu ‘Beyaz Leke Tiyatrosu’nu Türkiye’nin her köşesinde turneye çıkaracak yönetmeni ve başrol oyuncusu.

Bulvar’da akşamüstleri karşılaşır, selamlaşır, aynı mahallenin bu neşeli, zarif, şık ve okuryazar gençleri. Dönemin en meşhur şiir yarışmasına birbirlerinden habersiz katılıp biri birinci, diğeri ikinci olur.

Yıllar sonra “Birinci kim olmuştu Selahaddin?” diye takılır sevgili arkadaşına Hüseyin Adnan.

Selim Gündüzalp, sakatlanarak bıraktığı basketboldaki başarısını dergicilikte sürdürür, Zafer’in Genel Yayın Yönetmeni ve ‘Ölüm Son Değildir’ sayfalarının yazarıdır.

Selahaddin Şimşek tiyatrodan ve aktif politikadan uzaklaşmış, okumaya, yazmaya ve yazdığı özdeyişleri Ş. imzasıyla posterleştirmeye adamıştır kendini.

Asıl işleri insan yetiştirmek. Ne eşleri var, ne çocukları. Para yok, cesaret yok, imkân yok, insan yok, iktidar yok ama Hüseyin’le Selahaddin var. İnançları var, gayretleri var, ümitleri var.

“Ümit bizde çiçek çiçek/ Kim nerden bilecek/ Nerden bilecek ki/ Bir alev kaynar içimizde” mısraları ne güzel anlatıyor onları.

Zaman zaman ayrı fikirleri savunsalar da, ardında her biri edebi nüktelerle bezeli anekdotlar bırakmak üzere tatlı tatlı atışsalar da, birbirlerinin derdine ve hizmetine duydukları sevgi ve saygı hiç azalmıyor. Yolları 1980’lerde Zafer dergisinde birleşiyor. ’Altı Milyon Yahudi’nin Öldürüldüğü Yalanı’ gibi özel sayılar ve ‘Gerçeğe Doğru’ broşürleriyle dönemin tek sesli medyasını tiraj ve tesir bakımından birlikte sarstıkları bu altın günler, Ş.’nin 1994’teki erken vefatıyla sekteye uğrasa da Selim Gündüzalp yol arkadaşının özdeyişlerini tam 40 yıl sırtında taşıdığı Zafer dergisinde yayımlamaya geçen eylül ayına kadar devam ediyor. Okumaktan ve yazmaktan ibaret kendi hayatını da ‘Deniz ve Biz’ başlığıyla yazdığı son yazısında nasıl vefat edeceğini haber veren bir cümleyle noktalıyor Selim Gündüzalp.

Nasıldı o “Ümit bizde çiçek çiçek” diyen şiirin sonu?

“Hayfa ki bir biz kaldık/ Bir biz kaldık/ Bu sessizde/ Kimsesizde…”

Onların açtığı, genişlettiği ‘yerli ve milli’ kültür yolunda ilerlemeye çalışan bir dergi olarak hem Selim Gündüzalp’i hem de Mehmed Selahaddin Şimşek’i Cihat Zafer’in yazılarıyla anmayı borç biliyoruz. Kültürümüzün ve irfanımızın, Türkiye’de dergiciliğin bu iki dev ismini saygıyla ve rahmetle yâd ediyoruz

Mehmed Selahaddin Şimşek (1953-1994)

Rüzgâr gibi değil ‘Şimşek’ gibi geçti!

Her hayat kalbinin ekseninde döner. İnsanların uğrunda öldükleri, uğrunda yaşadıklarıdır! Ş.

Aşkın ‘Ş.’si… Düşüncenin ‘Ş.’si… Uğrunda ölmeye can atmaktan öte, canından bir aşk anıtı yapacak kadar sevip bağlandığı inancını ‘ömr-ü hayatı’ yapan bir hayat şairi. Taşrada yaşayıp da taşraya sığmayan bir büyük kafa. Fikir kadar ince bir derviş. Zarif, cesur ve merhametli. Dimdik ve tavizsiz. İlerici bir Müslüman, dindar bir entelektüel. Çağı sorguya çeken adam. Mehmed Selahaddin Şimşek. Ş.

1953 yılında Adapazarı’nda doğdu. Orta Cami, imamı yok bahanesiyle yıkılmasın diye karşılık beklemeden imamlık yapan, Cumhurbaşkanı olan askerlik arkadaşı Cevdet Sunay’ın Adapazarı’nı ziyaretinde davetçi olarak gönderdiği yaverine “Arkadaşlık eşit şartlarda tesis olunur ve arkadaş arkadaşını ayağına çağırmaz, kendi gelir!” diyen Cevdet Hoca’nın en küçük oğlu.

Cevdet Hoca, yağmurlu ve soğuk bir Adapazarı gününde, kırbacını atların sırtında acımadan şaklatan faytoncunun bileğini havada kavramış ve şöyle demişti: “Evladım, at kırbaçla değil, arpayla gider!” Özdeyiş yazarı olarak tanınan Selahaddin Şimşek, babasının kendisi üzerindeki tesirini şöyle açıklayacaktı: “Hakikati en kısa ve en güzel biçimde ifade etmeyi babamdan öğrendim ve galiba bunu sürdürmek istedim.”

Liseyi bitirinceye kadar tahsili Adapazarı’nda geçti. Haylaz, hırçın, baş edilmez bir çocuktu. O, dersleri ciddiye almasa da okuldaki hocalar her akşam, bir derse, bir de Selahaddin’e hazırlanıyorlardı. Defalarca disipline sevk edilecek kadar yaramaz ve asi, buna karşın, hocalarının kafasını allak bullak edecek kadar zeki ve bilgiliydi.

Hakk’ın adamıydı… Halkların sömürüldüğünü görüyor, insanların ezildiğini görüyor, aydınlığın ve kurtuluşun, gözyaşında değil terde olduğunu görüyordu…

“Sakın yobaz olmayın!” diyordu… “Aklınızı vestiyere bırakmak zorunda olduğunuz hiçbir yerde durmayın!” diyordu… Yeni bir parti hazırlığında olduklarını söyleyen eski milletvekilleri, iktidarı ele geçirinceye kadar Müslümanlıklarını gizleyeceklerini söylemişlerdi de “İslam, geldikten sonra ne yapacağını, gelmeden önce söylemeden hiçbir yere gelmez… Sizin gibilerle de hiçbir zaman gelmez!” demişti.

Henüz lise öğrencisiyken Beyaz Leke Tiyatrosu’nu kurdu. Tam 61 vilayete turne düzenledi. Beyaz Leke, idealist bir gencin “Çağın karasına beyaz çalmak” isteyen Ş.’nin ilk önemli başarısıydı.

Üniversite tahsili için Erzurum’a gittiğinde yıl 1974’tü. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü ‘Türk Şiirinde Ölüm’ başlıklı bitirme teziyle tamamladı. Bu tezi kabul etmeyeceklerini bildiren jüri heyetine, “Öyleyse koyun kütüphaneye, öğrenciler hangi tezin kabul edilmeyeceğini, nasıl tez yazılmayacağını görsünler!” diye cevap vermişti. Tezi kabul edilmişti tabii. Selahaddin Şimşek, kalıpların adamı değildi. Geniş fikirli, dünyaya açık, her türlü düşünceyi ölçüp biçen, bilgiyi ve öğrenimi okul dersliklerine hapsetmeyecek kadar uzak görüşlü bir zihne sahipti. Sait Faik’in “Siz üniversitelersiniz, üniversitelerden daha bağımsızsınız” dediği kahvehanelerde her akşam farklı fakülteler açtı. Yenicami’deki Asmaaltı kahvehanesi de onun akademilerinden biriydi.

Hiç evlenmedi. Erzurum’dan dönünce bahçe içindeki tek katlı baba yadigârı evine kapandı. Adapazarı’ndaydı ama Paris’i Fransızlardan, Tebriz’i İranlılardan iyi biliyordu. Zürih’te bir süre yaşamış ama Adapazarı’nı, memleketini hiç küçümsememişti. Münevver adamın dünyaya düşüncelerle bağlı olduğunu biliyordu, kanla ya da nüfus kütüğüyle değil. Köyde yaşamak başka, köylü olmak başkaydı. Vatanını ve insanlarını hiç küçümsemedi. Yabancı ve ileri olanı da aşılamaz sanmadı, gözünde fazla büyütmedi. Adapazarı’nda zor ama o derece verimli yıllar yaşadı. ‘Ş.’ mahlasıyla özdeyişler yazmaya başladı. Soğuk kış geceleri o ahşap evde soba yakmayı unutacak kadar çok okuyup yazacaktı… “Başkalarının kitaplarla anlatmaya çalıştığını, ben bir cümleyle ifade etmek istiyorum” diyordu. Gerçekten de alışılmadık derecede etkileyici özdeyişlere imza atıyordu Selahaddin Şimşek. Görünenin ötesine geçiyor, hakikati bambaşka bir perspektiften sunuyordu.

“Nice ışık saçanlar, yangın çıkarmakla suçlanmışlardır!”

“Deha ‘imkânsız’ zannedilende ‘mümkün’ü görebilmek demektir. Gemilerin karada da yüzebileceğini sezmek Mehmed’lerden birini Fatih yapar!”

Uzun boylu, film setinden çıkıp gelmiş gibi yakışıklı ve karizmatik, yürüyüşü tıpkı özdeyişleri gibi düşünceli ve ahenkliydi. “Neyle meşgulsünüz?” sorusuna “Ben yazarım!” cevabını verdiğinde garipseniyordu. Oysa mesleği yazmak, sadece yazmaktı.

Geceleri Bulvar’da yürürken manolya ağaçları altında Fuzuli’den, Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan, Nâzım Hikmet’ten şiirler okuduğu gençlere, özdeyişlerini hayranlıkla okuyup kendisini kutlayan arkadaşlarına rağmen, yalnızdı. Yalnızlığını kendisinden bile gizleyen adamdı Ş.

Sigara ve çay, onun, ahlaksız, vefasız, ruhsuz bir dünyadan firarının; hoşgörüsüz, kaba, cahil yığınlardan inzivasının yoldaşlarıydı. Muhalifti. İyiliğe engel olan herkese muhalif. Uzlaşmasızdı. Canilerle, cahillerle, menfaatperestlerle hiç uzlaşmayacaktı.

Bu kadar her şeyin farkında olmasa. Bütün gününü bir ‘virgülü nereye koyacağını düşünmeye’ harcamasa. Okuduklarının altını satır satır çizmese. Çizdiği satırları defterlere inci gibi el yazısıyla geçirmese. Türkiye’nin belki de ilk, konularına göre bilgi bankası olan Google benzeri bir arşivi kurmak için uykularını feda etmese. Herkesin adını büyütmeye çalıştığı bir devirde ismini kısaltmasa. Başkaları cümlelerini uzatırken; o, cümlelerini kısaltıp kitapları özdeyişlere sığdırmaya kalkmasa. “Eğilenler oldukça dik duranlar olacaktır!” demese.

Bu kadar dik durmasa. “Ben bilmek için öğrendim, bilinmek için öğrenmedim” diyerek şöhreti, malı mülkü, yaşamayı bu kadar hiçe saymasa. Acaba yine koca bir ur büyür müydü ciğerindeki kanserden sıçrayarak, o güzel başta, o tertemiz alnın hemen arkasında? Beynindeki uru doktordan duyduğu zaman hiç konuşmamıştı. Neden sonra tek bir cümle! “Pascal’ın beyninin yarısı çürümüştü!” Utanarak söylemişti bunu… Az çalışmış, az çile çekmiş sayıyordu kendini. Her insanın bir imla işaretine benzediğini söylediklerinde “Ben galiba ünlemim!” demişti… Ünleyip durdu… Çok uzaklara… Yakınlarının, çağdaşlarının duymadığı bir ‘sur’u üfler gibi… Ünsüzlüğün zayıf nefesini kasırgalara çevirerek meşhur duvarları devirip durmuştu.

“Balonların gururu iğnelerle karşılaşıncaya kadardır!” diyordu. “Fazla acımasız değil misiniz” diyenlere cevabı da sertti: “Sert oduna keskin balta gerek!”

“Yusuf gibi rüyalar görebilmek için kuyuların karanlığına katlanmak gerekir!” diyordu. Karanlıkla mücadelesi, insanları kör kuyulardan çıkarma mücadelesidir. Birkaç iyi adam yetiştirmek için çırpındı, didindi, kendini helak etti. Rüzgâr gibi değil, şimşek gibi geçti. Kendi kendinin şeyhiydi ve tek müridi yine kendi olmak onun gibi bir kutup yıldızına yakışıyordu. Çocuğu yoktu ama özdeyişleri kadar kısa hayatının dev şiirine hayranlık duyan çocuklar bıraktı ardında. Onu hiç unutmayacak çocuklar!

SELİM GÜNDÜZALP (1954-2017)

O, bizim Cyrano’muzdu

Bir dal fidan gibi sevda rüzgârlarında eğildiğim bir yaz akşamı, Bulvar’da usulca koluma girmişti. Manolyaların altından geçiyorduk. “Sana bir şarkı okuyayım mı?” demişti. Şarkı mı? Beklemiyordum. “Bir sabah bakacaksın ben yokum / Dünyayı al sana bırakıyorum” diyordu. Çok İstanbullu, çok yürekten bir sesi vardı. Sesinde ancak büyük bir aşkın katabileceği bir yumuşaklık vardı. Koluma girmişti dedim. Hayır. İnsanların koluna girer gibi yapıyor, gönlüne giriyordu. Hüseyin Ağabey’iniz oluyordu. Artık yanında ağlayabilirdiniz. İşte böyle birden en yakınınız oluyordu.

Bırakın bir hayat biçimi olarak İslam’ı önermeyi, Müslüman olmanın serbest bir fikir olarak bile küçümsendiği yıllarda, sam yelleri gibi inançsızlık rüzgârları eserken, gömleğinin bir düğmesini açar gibi rahat ve samimi, “İslam” diyordu, “Üstad Bediüzzaman” diyordu, “Peygamber Efendimiz” diyordu, “Cenab-ı Hak” diyordu.

“O, bizim Cyrano’muzdu” dememi yadırgamayın. Gerçek bir fedakâr, gerçek bir centilmen, gerçek bir silahşördü. Her defasında bir sesle, bir sözle sizi kalbinizden vuruyordu.

Elbette İslam eserlerinden, büyüklerimizden onun kadar haberdar kimse yoktu ama o, Shakespeare’den, Tagore’dan, Cibran’dan, Kafka’dan, Kazancakis’ten ezbere satırlar okuyordu. Dünya edebiyatının ve Batı felsefesinin şaheserlerini önyargısız, hiçbir komplekse kapılmadan almış, bütün güzelliğiyle kendi malı yapmıştı. Güzelse, değerliyse, insana dairse, zaten ezelden onundu.

Edmond Rostand’ın ölümsüz eseri ‘Cyrano De Bergerac’ı ilk ondan duymuştum. “Esat Sabri tercümesinin eserin orijinalinden bile iyi olduğunu” söylemişti. Onun bir tül perde gibi odamıza güneşin bütün ışığını alan şeffaf beğenme duygusu bize de hiçbir komplekse kapılmadan Gazali, Yunus Emre, Mevlana, Bediüzzaman okuyabilme, beğenebilme hürriyetini verdi. Müslüman olmanın utanılacak bir tarafı yoktu. Ondan öğrendik bunu.

Çok şey verdi bize fakat önce asalet, zarafet ve cesaret verdi. Cömertlik ve fedakârlık nedir örnek olarak öğretti. Bana Camus okuyorum diye kızmıyordu hatta “Bunu da oku” diye bir başka kitabını getirip veriyordu ama kendisi Mithat Cemal’in Mehmed Âkif ’ini, Sezai Karakoç’u, Ziya Osman Saba’yı, Arif Nihat Asya’yı, Çöle İnen Nur’u, İhya’yı, Füsus’u, Bostan ve Gülistan’ı ezberliyordu. Bize ne lazımsa bulmak ve paylaşmak zorundaydı.

Kitap dağlarının arasına gömdüyse hayatını bundandır. Okumayanların yerine de o okuyordu. Eksik yazı varsa yine o tamamlayacaktı. O bir inci avcısıydı. Başkalarının yazmasından kendi yazmış kadar hatta daha çok mesut oluyordu. Tanıdığım en diğerkâm okuryazardı.

Uzun süre ve uzun uzun yazdı. Çok yazdığını düşünmeyin ama. Okuduklarının yanında yazdıkları deryada damladır.

Bizim sanılan seslerin, yazıların da asıl sahibi oydu. O, bizim Cyrano’muzdu. Üstelik hepimizden yakışıklı, hepimizden güçlü, hepimizden cerbezeli, hepimizden daha dolu, hepimizden daha hayat doluydu. Hayatını her gün yeniden ve bile isteye sahibine hediye ediyordu.

Üstad’ı kadar dünyasız, tamahsız, müdanasız, evsiz, eşsiz ve çocuksuzdu. Yahut yeryüzündeki bütün çocukların manevi babası oydu. Duymakla, okumakla, bilmekle, yazmakla iftihar ettiğimiz ne varsa arkasında hep o vardı.

Balkondaki Roksan gibi ilan-ı aşk bekleyen güzellere serenat yapan yakışıklılar bizmişiz gibi görünüyordu fakat arkamızda hep onun gölgesi, nefesi, duası, cefası, fedası, sesi duruyordu. O, bizim Cyrano’muzdu. Bizim yerimize de okudu.

Bizim yerimize de yazdı. Bizim yerimize de yoruldu. Bizim yerimize de hayret etti, hayran oldu. Hayatı, Üstad’ının ve Peygamberinin hayatını, eserini hayranlıkla yâd etmekle geçti. Uçak gördüğünde “Nev’imle iftihar ediyorum” diyen Üstad’ının has talebesiydi.

Hayatı zikir, fikir ve şükürdü. Hüseyin’di, zikirdi. Adnan’dı, fikirdi. Şengörür’dü, şükürdü. Bir yangını söndürmeye koşuyordu. Bir dünya yangınını. “İçinde imanı yanıyordu, evladı yanıyordu. O yangını söndürmeye koşarken çelme takmışlar, ne ehemmiyeti vardı. Dar düşünceler” diyordu.

Kendi hayatını daraltırken bizim hayatımızı genişletiyordu. Soframızda ekmek ve tuz vardı. Ballı börekli sofralara daha çok vardı. Yalnız yemek yemekten, yalnızlıktan daha çok kaçıyordu. Taşöz Han’ın soğuk

ve nemli duvarları arasında sabahlara kadar tek başına bir Zafer’in sancısını çekti, gözyaşını döktü, sıkıntısını terledi.

Ne şöhrete ne güce ne paraya sattı dergisini. Bir genç adam daha iman hakikatlerini okurken bir tas sıcak çorba içebilsin diye, yağmurlu bir Adapazarı sonbaharında trene binerken çıkarıp bana giydirdiği lacivert pardösüsü tamamen solana kadar belki 200 sayı Zafer yayınladı. Hangimiz bir zaferi 40 yıl her ay tekrar kazanabilirdik? Aralıksız, her ay. Her ay, tek kanallı televizyonu siyah beyaz ve çoğu zaman karlı, ikide bir yayını kesilen ve her kesintide necefli maşrapayı dakikalarca seyrettiğimiz bir ülkeye, rengârenk pencereler açtı. Zafer Türkiye’nin ilk ve üstelik renkli belgesel kanalıdır. Sadece bilim, sadece teknoloji yoktu Zafer’de; dil, düşünce, tarih, edebiyat vardı. Yerli ve milli, dinî ve ahlaki, ufku dünyalar kadar geniş bu kültür ocağında irfan vardı, izan vardı, vicdan vardı. Zafer, Türkiye’nin ilk özel üniversitesidir. Mezunlarına diploma yerine sürekli öğrenme aşkının şerefli vesikasını veren bir üniversite. Selim Gündüzalp bu üniversitenin rektörüydü. Hüseyin Ağabey de hademesi. Hangisi daha çok yoruldu bilmiyorum. Yalnız her ikisinin de bir yeni yazı, bir yeni fikir için yalvar yakar olduğunun defalarca şahidiyim. Bir sayı daha derken tam 40 yıl geçti. Adapazarı’nın genzimizi kömür kokuları, dumanları yakan, insanın kemiklerini ıslatan, karanlık, basık kış gecelerinde bir dersten bir derse koşarken, “Ümit bizde çiçek çiçek / Kim nerden bilecek / Nerden bilecek ki / Bir alev kaynar içimizde” diye zafer şiirleri mırıldanarak yürüyen bu ümit adamının abasız, postsuz bir derviş mi, bir alperen mi, bir evliya mı, bir serdengeçti mi, Selahaddin-i Eyyubi’nin mi, Musab Bin Umeyr’in mi, Ebu Zer-i Gıfari’nin mi, Bişr-i Hafi’nin mi, Hallac-ı Mansur’un mu, Yunus Emre’nin mi varisi olduğunu bilemedim.

O, bizi bir şey yapmaya çalışırken biz de bir şey olmaya çalışıyorduk. Ne zaman ki kendi kanatlarımızla uçmaya kalktık, gökyüzünü çektiler kanatlarımızın altından, yerlerde yürüyen kuşlara döndük.

Dünya kelimesini tutuklamaya kalktığımız ve sonunda küçük dünyalarımıza hapsolduğumuz son yıllarda o, yine Zafer sayılarını yayımlamaya devam etti. Tam 40 yıl. 12 Eylül darbesinin eylülü dahil. Bir 12 Eylül’de Alem-i Cemal’e göç edene kadar aralıksız dergiciydi, aralıksız kahramandı, aralıksız insandı! Hepimiz zaman içinde erir tükenir, kendi kendimize geçilirken kendisinin gerisinde kalmayan ve kimsenin önüne geçmeye çalışmayan tek tanıdığımızdı.

İlk ve en vefalı öğrencilerinden Eczacı Engin Gündoğar, “Hayatı ölümü anlatmakla geçti” diye yazdı ardından. “Hüseyin Ağabey’imiz. Hüseyin Şengörür. İnanmak isteyen, inancını yaşamak isteyen binlerce gencin emekleme döneminde elinden tuttu. Yürümeyi öğrettiği gençlerden bazıları ondan koşarak uzaklaşsa da arkalarından duasını hiç eksik etmedi. ‘Sohbetler’in şefkatli anası, celalli babasıydı. Onsuz ‘sohbetler’ öksüz, binlerce genç yetim kaldı. Ah Cihad Zafer! Biz şimdi kimi kızdıracağız?”

Hiç ölmeyeceğini sanıyormuşum. Ölümü anlatarak saklamış ölümünü. Sürekli ölüm dediği halde hep yaşamak sonucu çıkardığı için mi? Belki. Yaşayan ve yaşatan adamdı. Bu kadar üzülmeyeceğimi düşünmüşüm. Bir yandan hiç üzülmedim, ölüme inanmıyorum, öldüğüne de. Bir yandan sanki bütün dünya birden ölmüş gibi bir acı.

Hüseyin Ağabey ölmedi Engin Gündoğar, bizim gençliğimiz öldü. Yaz geceleri yıldızların altında ‘aşk’tan söz açan civanmert delikanlılar olduğumuzun şahidi öldü.

Hüseyin Ağabey, Selahaddin Ağabey’in bende ‘mütemmim cüz’ü imiş. Bunu Selim Gündüzalp ölünce anladım. Hayır, Hüseyin Ağabey ölmedi. ‘Ş.’ bir kere daha öldü. Şimdi birlikte yaşıyorlar! “Hepimiz Selahaddin Şimşek’in paltosundan çıktık.” Fakat bizi biz yapan odur. Hüseyin Ağabey’dir. ‘Küçük Kara Balık’lardık. Yalnızlığa ve hasretimize kim bilir nasıl dayanarak hepimizi kendi denizlerimize uğurladı. Bütün denizlerimizin üstünde duran kocaman bir dolunaydı.

İlk şeyhimdi.

İlk yazımı yazdıran ilk genel yayın yönetmenimdi.

İlk sunuculuğumu onun güvenip çıkardığı kürsüde yaptım.

İlk kitabımın yayıncısı odur.

“Güneş Bizi Geçemez olsun adı” dedi.

Bir kitabın değil, bir rüyanın, bir kuşağın, bir davanın, bir inancın adını koyuyordu.

Gittiğim bütün yolların başı ona çıkar.

Bize okumayı, yazmayı, Üstad’ı, Peygamberi ve Allah’ı öğretti.

Gözü yaşlı ve gözünün içi gülen, temiz, taze Müslümanlar olmayı öğretti.

Hepimize birer ‘Zafer’ verdi. Bana ayrıca bir ‘Cihad Zafer’ verdi. Cihad Zafer, onun hayat verdiği eserlerinden sadece biridir! İşte bu yüzden; o, benim hepimizden biraz daha fazla Cyrano’mdur.

“Hepimiz Selahaddin Şimşek’in paltosundan çıktık” dedim. Doğrudur. ‘Ş.’ye ve bütün kahraman ‘Selahaddinlere’ yol açan Hüseyin Ağabey’dir demek de benim hem vazifem hem de borcumdur. Tanımaktan şeref duyduklarımızla bizi tanıştıran odur! Kavgalarımız, gizli gizli birbirimize dua etmek içindi. Ondan öğrendiklerimin mücadelesini verdiğimi için için biliyordu. Ne kimse benim kadar anlamıştır onu ne de kimse onun kadar sevmiştir beni. Gönlü geniş bir öğretmendi. Tek başına bir okuldu. Hepimiz için gece gündüz dua etti. Hiçbirimiz onun kadar çok ve onun kadar içten dua etmedik.

Fenafil Nur, fenafil Bediüzzaman’dı. Hüzün burcunda nöbetçi bir Aşık-ı Resul’dü. Şiir miydi, şarkı mıydı, bir masal mıydı, efsane miydi? Yoksa hepsi birden mi? Bozgunda bir zafer rüyası görüyordu. Bozgunda bir ‘Zafer’ kazandı. Bu ‘Zafer’i hepimize her ay eşit olarak dağıttı.

Has şiiri sarraf altın seçer gibi tanıyan, çok şiir okuyan, şiir gibi konuşan, üsluptan, dilden, yazıdaki gizli manadan en iyi anlayan, titiz bir üslupçu, kendine ait bir üslubu olan Hüseyin Ağabey’in Ziya Osman kadar sevdiği Behçet Necatigil bir şiirinde “Susanlara bir şey sormayınız” der. Gözyaşının bile sözünün geçmediği acılar var. Büyük acıları yalnız susmak hafifletiyor. Susuyorum.

Size Hüseyin Ağabey’i anlatabilir miyim? Yazarak mı? Ağlamamak, kırkikindi yağmurları gibi sağanak sağanak ağlamamak için gözyaşı kadar uzun yazdım. Bazıları için yazı değil ancak kitap yazılabilir. Hüseyin Ağabey’i sormayın bana. Anlatamam. Hüseyin Adnan Şengörür’ü, Selim Gündüzalp bile yeterince anlatamaz. Çünkü o, hepimizin olduğu kadar Selim Gündüzalp’in de Cyrano’suydu. Allah ve Resul aşkını bütün insanlık adına haykıran hepimizin Cyrano’suydu. Ahh Hüseyin Ağabey, ahh. “Denize girmek istiyorum” demişsin. ‘Hakikat’ denizinden, ‘Nur’ denizinden, ‘Kitap’ denizinden, ‘Aşk’ denizinden hiç çıkmamıştın ki! Aşk olsun sana! Aşk olsun!

 

 

Hayatına Güvenmeyen “Ölüm Son Değildir” Diyemez

Hayatına güvenmeyen kimse cesaret edebilir mi “Ölüm Son Değildir” demeye? Hayatına ve inancına güvenmeyen? Ölümden korkmayacak kadar fazla hayatı vardı Hüseyin Adnan Şengörür’ün. Bir ölüme sığmayacak kadar fazla. Hayatını paylaştıklarından biri de Selim Gündüzalp’ti. Hangisi diğerini yaşatıyordu acaba, gerçekten hayatta olan kimdi? Deryaya karıştıktan sonra hangi damla ayrılabilir ki birbirinden? “İnsanlar hayatlarında bir defa buluğa ererler. Dehanın çocukları birden fazla!” der Bernard Shaw. Hüseyin Adnan Şengörür, ‘dehanın çocuğu’ olmayı ‘hakiki bir dehayla’ reddederek başardı bunu. Aklın yanına gönlü koyarak. Bilginin yanına tevazuyu yoldaş ederek. “Hurdacı Osman’ın oğlu” olduğunu hiç unutmadı. Hurdacı Osman’ın nasıl bir beyefendi olduğunu ayrıca anlatmamız icap eder. Hüseyin Ağabey’in baba evini, odasını, kardeşlerini, babasını, annesini defalarca görmüş, aralarında yaşamış biri olarak söylüyorum bunları. Okul hatıraları, özellikle Atatürk Lisesi’nde edebiyat öğretmeni Mustafa Ateş Bey’le ilgili sevgisi ve hatıraları.

Basketbol tutkusu, dönemin iyi takımlarından Vinleks’e transferi, kiliseden bozma salondaki antrenmanda sakatlanması. Sporculuğundaki azim ve kararlılık. Basketbolculuğundaki disiplini yayıncılığa, dergiciliğe aktarmaktaki benzersiz titizliği, çalışkanlığı.

Ortaokuldan itibaren adeta ezberlediği Batı klasikleri ve Batı felsefesine hâkimiyeti. Üstad’a bütün kafasıyla, bütün gönlüyle bağlılığı. “Zamanın hakikat zamanı oluşuna” derinden inancı. Güzel sanatlara yeteneği. Klasik Türk müziğine. Osmanlı’ya. İstanbul’a tarifsiz hayranlığı, aşkı. Bütün bunları sadece kelamla ya da yazıyla ortaya koyan bir entelektüel değildi Hüseyin Adnan Şengörür. Her cümlesinin arkasında bir yolculuk, bir mekân, bir insan, bir hayat vardı. Ya da şöyle söyleyelim, tamamı gerçek anlardan, zamanlardan, insanlardan düşünceler, konuşmalar, yazılar üretti, yaşattı. Attilâ İlhan’ın “Birkaç hayat çıkarır yaşamasından” mısrasındaki gibi çok sayıda hayat çıkardı yaşamasından. Zafer dergisi bu hayatların başında gelir. Ardından yazılanların çokluğu, benzerliği, tutarlılığı, samimiyeti ortada. İnanıyorum ki, yazılanlardan çok daha fazla hatıra, sevgili dostlarının, arkadaşlarının, talebelerinin hafızasında saklı. Her yakını onları birer kâğıda, diline, Türkçesine, imlasına bakmadan yazıp götürüp Zafer’e teslim etmelidir.

“Bir insanı anlatmak onu yeniden yaşatmak gibidir” mealinde bir hadisten söz etmişti bir görüşmemizde. Size bir sırdan haber vereyim son olarak. Hüseyin Ağabey, memleketi Adapazarı’nda, babasının yanına emanet edilmeden evvel, canından çok sevdiği İstanbul’la vedalaşmadan, “İstanbul’un minareler katından” son bir defa geçmeden, Eyüp Sultan Hazretleri’ne veda niyazında bulunmadan kabre girecek adam değildi! Vefatından sonraki ‘mecburi’ İstanbul yolculuğu ne sıradan bir yolculuktur ne de ölmüş birinin yapacağı bir yolculuk. O veda yolculuğu, “Ölümse, gülümse” diyerek yaşayan tek yazarın vefasına tanınmış bir ilahi imtiyaz, vedasına sunulmuş bir hediye-i Resulullah’tır! Onun için yazın ne kadar hatıranız varsa. Haberdardır. Mutluluk duyacaktır. Vefa hem şanımız, şerefimiz hem de vazifemizdir.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)