Yüz Yıllık Direniş

Yayın Tarihi: Haz 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 6 mins

Mezopotamya, Anadolu, Trakya ve Kuzey Afrika dünyanın en geniş kültür ve uygarlık havzaları. Bugünün dünyasını ortaya çıkaran bütün gelişmeler, büyük ölçüde buralarda yaşandı. Uzak tarihlerdeki barbar istilalarını bir tarafa bırakırsak, dünyada bu coğrafyalara aynı anda hükmedebilen sadece iki imparatorluk oldu. Romalılar ve ardından da Türkler.

Renkli Osmanlı İmparatorluğu’nun esas aktörü olan Türkler, Anadolu’dan başlayarak hâkim oldukları topraklarda düzeni tamamen değiştirdi. Anadolu içlerinde, derebeyi, tekfur baskısı altında yarı aç yarı tok yaşayan Ortodoks Roma köylüsü için dinamik Türk akıncılarının vaat ettiği düzen, kurtuluş umudu oldu.

Anadolu’da Türk fetihleri, yerli halkın rızasına dayalı olarak birbiri ardına gerçekleşiyordu. Osmanlı’nın ilk vakanüvisi Aşık Paşazade, Orhan Gazi devrinde fethedilen yerler arasında, tekfurunu kendileri yakalayıp Türklere teslim eden Roma kaleleri olduğunu yazar.

Fetih rüzgârı, Osmanlı Devleti’nin kuruluş evreleri boyunca Batı Anadolu ve Balkanlar’da devam etti. Bozkır Türkçesi’nde ‘İlb’ denen, Anadolu’da ‘Alp’ adını alan davranış kültürü, bir zamanlar yüksek uygarlık merkeziyken, her bakımdan çöküş yaşayan Roma topraklarında bir tür gençlik aşısı olmuştu.

Türklerin devlet ve toprak düzeni, Anadolu’ya müthiş bir canlılık getirdi. Tarıma açılan topraklar genişledi. Klasik Roma şehirlerinin içine Horasan’ın, Nişabur’un evleri, camileri, mescitleri yapıldı. Yeni şehirler, pazarlar kuruldu. Türk fetihleri o denli hızlı gelişti ki, daha bir yüzyıl geçmeden, Anadolu’nun şimdiki yerleşik düzeni ortaya çıktı.

14. yüzyılda Anadolu’yu gezen ünlü gezgin İbn Battuta, kaleme aldığı anılarında buradan ‘Türkiye’ diye bahsederken halkına da ‘Türkler’ diyor. Bütün görüşmelerini Türkçe çevirmen aracılığıyla yapan İbn Battuta, aynı toplumsal yapının Anadolu’nun pek çok farklı yerinde olduğunu söylüyor. Bugün İbn Battuta, tarihçiler için erken dönem Türk şehirlerinin incelenmesinde önemli bir kaynak.

1400’lere gelmeden Anadolu’da Türk şehri oluşmuştu. Türkçe edebiyat örnekleri çoğalırken Türk dili, tıpkı Roma’nın Latincesi gibi, bir lingua- franca yani hâkim dil oluyordu.

Yunus Emre, Süleyman Çelebi, Kaygusuz Abdal, Gülşehri, Nesimi, Âşık Paşa, Anadolu Türkçesi’ni erken dönemde zirveye çıkardı.

Anadolu Türklüğü’nün, geldiği Roma topraklarındaki uyum sağlama kabiliyeti, zamanla Roma’nın bütün eski halklarını kendisine çekti. Anadolu’da, dünyada eşi görülmemiş bir harmanlanma ve iç içe geçme süreci yaşandı.

Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı İmparatorluğu, dünyanın bu en geniş kültür ve uygarlık havzasından Anadolu’ya doğru çekilirken, geride sadece toprak bırakmadı. Ortak yaşanan yüzyıllar içinde oluşan bir medeniyet bıraktı. Üç kıtanın renkli imparatorluğu, üç kıtanın bütün halklarının toplumsal hafızasında, şehrinin meydanındaki hükümet binasında, mahallesindeki camide, yediği yemekte, söylediği türküde yaşıyor.

Dünyanın, iki büyük savaş arasında geçen ağır buhranlı yıllarında, Türk medeniyet alanı, Sovyet ve Doğu Bloku rejimlerinin egemenliği altındaydı. Irak, Suriye ve Kuzey Afrika’daki Türk bakiyesi de Sovyet destekli Baas rejimleri tarafından asimilasyona tabi tutuluyordu.

Ancak Doğu Bloku’nun dağılmasından ve Baas rejimlerinin gerilemesinden sonra görüldü ki, bütün bu asimilasyon girişimleri Osmanlı’dan geriye kalan devletlerde yaşayan Osmanlı halkları üzerinde etkili olamamış. Bugün bu halklar hem ticari alanda hem de inanç ve sivil toplum alanlarında dinamik bir işbirliği içindeler. Özellikle Türkiye’nin oluşturduğu platformlarla Türk ve İslam medeniyet alanında çalışmalar yapılıyor.

Irak ve Suriye sınırında yaşanan çatışmalar ise Türkiye’nin bu bölgedeki 100 yıllık hafızasını canlandırıyor. Bu bölgelerde savaşın mağdur ettiği eski Osmanlı halklarının tümü, kurtuluş için son altı yıldır Türkiye’nin yolunu tutuyor.

Türkiye, sınırlarının çok ötesine uzanan bir gönül coğrafyasının merkez ülkesi olarak bir kez daha tarih sahnesine çıkıyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)