Yeni devrim, yeni nesil liderlik

Tarih bir kez daha güçlü liderlerin hikâyelerini yazıyor.
Yayın Tarihi: Nis 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 38 mins

Tarihin Sonu Mu Dediniz?

Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun dağılmasının ardından tek kutuplu hale gelen dünyada iki görüş öne çıktı. Bunlardan ilki Samuel Huntington’un, ünlü ‘Medeniyetler Çatışması’adlı eserinde anlattığı, dünyadaki yeni çatışma alanlarının Doğu ve Batı medeniyetleri arasında olacağıydı. Diğeri ise Francis Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ adlı eserinde anlattığı, komünizmin çöküşü ile birlikte dünyanın tek galibinin liberal demokrasi olduğu ve ABD liderliğindeki liberal demokrasi dışında hiçbir sistemin artık ayakta kalamayacağı görüşü… Dünyanın genel görünümü Fukuyama’nın tezini destekliyordu. Ancak Rusya’da geniş kitle desteğine sahip Putin’in tarih sahnesine çıkışı tabloyu birdenbire değiştirdi…

ABD’nin tek kutuplu varlığına karşı alarm zilleri çalmaya başlamıştı. Putin’in liderliği, ABD’nin dünyaya ihraç etmeye çalıştığı liberal demokrasi tezlerine ağır bir darbe vurdu. Liberal demokrasinin anavatanında bile Trump gibi otoriter eğilimleri olan bir lider iş başına geldi. Ortadoğu’da Arap Baharı’nı doğuran ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ hazırlanırken, bu toprakların eski sahibi olan Türkiye’de ise, geçmişteki imparatorluk vizyonunu öne çıkaracak yeni bir güçlü liderliğin doğum sancıları yaşanıyordu… AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan böyle bir atmosferde tarih sahnesine çıktı…

Erdoğan’ın siyasal zaferi ve uyguladığı program, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kabul gördü. Osmanlı tarihsel bağı adeta bir çimento işlevi görüyordu. Erdoğan’ın bu vizyonu Türkiye’de devlet yapısını ve dış politikayı artık geri döndürülemez bir biçimde değiştirdi. Dünyanın büyük fay hatları bugün bir kez daha harekete geçti. Ortadoğu ve Kuzey Afrika yıkıcı depremlerle sarsılıyor. Deprem dalgaları, Avrupa’ya ve Atlantik Okyanusu’nun Batı sınırına uzanıyor. Tıpkı jeolojide olduğu gibi uluslararası siyasette de Arap Yarımadası’nın üzerinde yer aldığı ‘tektonoik plakalar’ Türkiye’yi güneyden kuzeye doğru zorluyor. Sonu geldiği iddia edilen tarih bir kez daha güçlü liderlerin hikâyelerini yazıyor…

Eski Dünyanın Son Liderleri

İkinci Dünya Savaşı, 1945 yılında sona erdiğinde eski dünyanın tümünde ve Japonya’da yaklaşık 50 milyon insan hayatını kaybetmişti. Dünyanın en köklü ve modern şehirleri harabeye dönerken, insanlık büyük katliamlar ve soykırımların utancıyla karşı karşıyaydı.

Almanya’da Nazileri dize getiren Sovyetler Birliği ile saldırgan Japon İmparatoru Hirohito’yu, Tanrı’nın yeryüzündeki yansıması olmadığını itiraf etmek zorunda bırakan Amerika Birleşik Devletleri, ağır yaralı dünyanın iki hâkimi olarak hüküm sürmeye başladı.

ABD ve Sovyetler, hava bombardımanıyla yerle bir edilen Alman şehri Nürnberg’de Nazi liderlerini insanlığa karşı suçlardan yargılıyor, Japon İmparatoru Hirohito, radyodan okuduğu ünlü bildirisiyle, dünyanın son güçlü monarşisinin, halk egemenliğini kabul ettiğini ilan ediyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Lideri Joseph Stalin ve ABD’nin ‘kurucu babalar” ile özdeşleşen tartışmasız en güçlü başkanı Franklin D. Roosevelt…

1945 yılına gelindiğinde dünyada, halkları nezdinde destansı mücadelelerden sonra başa geçen bu iki liderden daha güçlü hiç kimse yoktu.

Yenilenen dünyada kurallar iki kutba göre belirlendi. Bugünkü Avrupa Birliği’nin, NATO’nun temelleri atıldı. Paranın, dinin, kültürün ve uygarlığın sınırları yeniden belirlendi.

Yalta: Dünyanın balkonu

Mendeİkinci Dünya Savaşı’nın ardından müttefik devletlerin üç büyük lideri Britanya Başbakanı Winston Churchill, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ve Sovyetler Birliği Lideri Josef Stalin, 4 Şubat 1945’te Rusya’nın ünlü tatil beldesi Yalta’da bir araya geldi. 10 gün boyunca bu sevimli tatil kasabasında Yalta Konferansı adı altında Avrupa’nın ve Asya’nın nasıl paylaşılacağı konuşuldu. Bugünkü idari sınırlar büyük ölçüde burada belirlendi.

YALTA KONFERANSI’NA İNGİLTERE, ABD VE SOVYETLER BİRLİĞİ KATILDI.

Bu arada dünyanın tümüne yıkım ve yok oluş getiren savaş olgusu da yeni bir boyut kazandı.

Tankların, mitralyözlerin, bombaların saçtığı alevler yerine, nükleer başlıklı füzelerin soğuk caydırıcılığı, büyük ülkelerin birbiriyle savaşmasının önüne geçti.

Avrupa’ya, Asya’ya yayılan nükleer silahların çokluğu dünyayı patlamaya hazır bir barut fıçısına çevirirken, o fıçının üzerinde ‘hepimizin’ oturduğu gerçeği de hep akılda tutuluyordu.

Dünya, masada karşılıklı oturan iki süper güç ile NATO ve Varşova Paktı adı altında bu süper güçlerden birini tercih eden diğer ülkelerin arasında yaşanan bir soğuk savaşa sahne olmaya başlamıştı.

Amerikan Bilim Adamları Federasyonu’nun 2012 yılına kadarki dönemi kapsayan araştırmasına göre, bugün dünyada 4.300’ü kullanıma hazır toplam 17 bin nükleer başlık bulunuyor.

Neyse ki bugüne kadar, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan iki atom bombasının dışında dünyada nükleer başlıklı füzelerin kullanıldığı bir savaş yaşanmadı.

Ülkeler artık çıkarları için, göz koydukları bölgelerdeki yerel güçleri silahlandırıyor, nüfus ve etki casusluğu gibi yeni hegemonya stratejileri geliştiriyor, finans sektöründe yeni çelme takma yöntemleri kullanıyordu.

AVRUPALI GENÇLER BERLİN DUVARI’NI YIKTI.

 

Soğuk Savaş başlıyor

Soğuk Savaşı resmi olarak başlatanlar, Britanya Başbakanı W. Churchill ile ABD Başkanı Truman oldu. 1946’da ABD’de ünlü zırhlı gemisi Missouri’ye de ismini veren kasabadan dünyaya seslenen iki lider, Sovyetler Birliği’ne yönelik olarak ‘Demir Perde’ ifadesini ilk kez kullandılar ve ‘sosyalizm’ adı altında dünyanın çeşitli bölgelerinde bürokratik diktatörlükler kurulmasına izin vermeyeceklerini açıkladılar.

Bu açıklama Sovyetler karşısında şekillenen Batı İttifakı’nın ilk eylem planının temelini oluşturdu. Nükleer başlıklara dek uzanan silahlanma yarışında hedef Sovyet etki alanının askeri olarak çepeçevre kuşatılmasıydı. ‘Çevreleme Stratejisi’ adını olan bu plan doğrultusunda ABD Başkanı Truman, daha sonra ‘Truman Doktrini’adını alacak adımları atmaya başladı. Pek çok ülkeye ekonomik ve askeri yardımlar yapılmaya başlandı.

Bu yardımlardan Türkiye de yararlanacak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modern bir dünya ordusu olarak yeniden tarih sahnesine çıkmasında etkili olacaktı. Demokrat Parti ve Adnan Menderes döneminde ‘Marshall Yardımları’ adı altında gündeme gelen yardımlar Türkiye ve ABD işbirliğinin başlangıç adımlarıydı… ABD’nin bu yardımları Türkiye ile sınırlı değildi. ABD, yardımları, Almanya’nın da içlerinde bulunduğu Avrupa ülkelerine sürdürmeyi, böylece ekonomik yardım sağlama umuduyla Doğu Avrupa’daki ‘sosyalist’ görünümlü ülkeleri kendine çekmeyi hedefledi. Ancak Sovyetlerin Doğu Avrupa’daki korkutucu etkisi tahminlerin çok üzerindeydi.

Almanya, Polonya ve Macaristan ile Balkanlar’daki sosyalist ülkeler Temmuz 1947’de Marshall Planı kapsamındaki askeri ve ekonomik yardımları reddetti.

1947 Ekim ayında ise SSCB ve sosyalist ülkeler, Batı karşısında ‘Kominform’ adlı bir yapı kurdu. ‘Demir Perde’, safları sıklaştırıyordu. İki kutup arasındaki gerilimin odak noktasında Almanya vardı. Prusya İmparatorluğu’nun tarihsel başkentini ikiye bölen, Batı ittifakında yer alan Federal Almanya’yı başkentini taşımaya mecbur eden Sovyetler, Batı’nın Çekoslovakya’ya yönelmesinin ardından Berlin Kuşatma Planı’nı devreye sokunca, Soğuk Savaş’tan yeniden sıcak savaşa dönülmesinin eşiğine gelindi. 1949 Nisanı’nda NATO’nun kuruluşunun ilan edilmesinin ardından Almanya’da mayıs ve kasım ayları arasında iki ayrı devlet kuruldu.

SOVYETLER SONRASI İLK RUS LİDERİ BORİS YELTSİN, KREMLİN'İN KARŞISINDAKİ TANKLARDAN BİRİNİN ÜZERİNDE.

SOVYETLER SONRASI İLK RUS LİDERİ BORİS YELTSİN, KREMLİN’İN KARŞISINDAKİ TANKLARDAN BİRİNİN ÜZERİNDE.

 

Sovyetler nükleer yarışta

1949’da Sovyetler Birliği ilk atom bombasını tamamladığını açıkladı. Artık ABD’nin bu alandaki tekeli sona ermişti. Nükleer yarış Asya ve Pasifik’te yapılan denemelerle devam ederken, Stalin’in ölümünün ardından Kore’nin bölünmesiyle Soğuk Savaş yeni bir aşamaya girdi. Artan nükleer silahlanma bütün dünyada kaygı uyandırmaya başlamıştı.

NATO ve Varşova Paktı yani ABD liderliğindeki Batı ile Sovyetler liderliğindeki Avrasya, 1955 Temmuz ayında silahsızlanma için bir araya geldi.

Burada silahsızlanma konusunda herhangi bir somut sonuç alınamadı ancak bu amaçla bir konferansın toplanması, gerginliğin azaltılması için önemli bir adım oldu.

Nükleer silahsızlanma konusunda ilk somut sonuçlar 1959’da ABD Başkanı Eisenhower ve Sovyetler Birliği lideri Kruşçev görüşmesinde alındı. Sovyetler’in dünyada imaj atağı başlatmıştı. 1960 yılıyla birlikte Sovyetler Birliği’nin ortaya koyduğu ‘barış içinde yaşama’ siyaseti geniş yankı uyandırdı. 1962’de Küba’da Sovyet yanlısı rejim ve askeri üs anlaşmalarını saymazsak, 1963 yılında ABD ile Sovyetler arasında nükleer denemeleri durdurmaya ilişkin ilk anlaşma olan Moskova Antlaşması imzalandı.

1950’li yıllara damgasını vuran Soğuk Savaş’ın temelini, uluslararası güç gösterileri, tehdit, şantaj, terörizm, psikolojik savaş ve kışkırtıcı faaliyetler oluşturuyordu.

1985 sonlarında gerçekleşen Gorbaçov- Reagan zirvesi, Sovyetler ve ABD gergin liğini dengeleyen en önemli gelişmelerden biri oldu. ABD’nin Soğuk Savaş’ın galibi olduğu bütün dünyada kabul görüyordu. Birkaç yıl içinde gençler ellerinde balyozlarla Berlin Duvarı’nın önünde toplanacak, Rus tankları namlularını Sovyetler iktidar merkezi Kremlin’e doğru çevirecekti.

İki güç merkezi arasında İkinci Dünya Savaşı’nın ardından soğumaya bırakılan savaş, ABD’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştı.

Tarih sona eriyordu…

Nükleer silahların tarihsel seyri

Aralık 1938

Hitler’in hüküm sürdüğü Almanya’da Alman fizikçiler Lise Meither ve Otto Frisch uranyum atomunu parçalara ayırmayı başardılar.

Ağustos 1939

Ünlü fizikçi Albert Einstein, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’e bir mektup göndererek, Alman araştırmacılarının atom bombası üzerinde çalıştıkları uyarısını yaptı. Rooswelt fizikçilerden oluşan bir komisyon kurdurdu.

Eylül 1942

ABD, Almanya’nın önüne geçerek nükleer silah üretmek amacıyla Manhattan Projesi’ni başlattı. Temmuz 1945 ABD, New Mexico yakınlarında, Alamogordo’da ilk atom deneyini yaptı.

Ağustos 1945

ABD, üç gün ara ile Japon şehirleri olan Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombalarını attı. Yüzbinlerce insan öldü.

Temmuz 1946

ABD tarafından Pasifik kıyılarındaki Bikini Mercan Adaları’nda Crossroad Harekâtı adı altında nükleer silah denemeleri yapıldı.

Ağustos 1949

Amerika’nın nükleer tekelini bitiren Sovyetler Birliği, ilk atom bombası denemesini gerçekleştirdi.

Kasım 1952

Amerika Birleşik Devletleri ilk hidrojen bombasının denemesini gerçekleştirdi.

Eylül 1957

ABD, Las Vegas Çölü yanında ilk yeraltı nükleer denemesini gerçekleştirdi.

Eylül 1961

Nükleer saldırılardan korunmak için ABD’de sığınaklar yapıldı.

Ekim 1961

Sovyetler Birliği o güne dek insanoğlunun gördüğü en büyük nükleer denemesini yaptı.

Ekim 1961

Sovyetler Birliği, Küba’ya nükleer çıkartmalar yaptı.

Ağustos 1963

ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği atmosferde, sualtında ve karada yasaklanan Sınırlandırılmış Nükleer Deneme Antlaşması’nı imzaladı.

Ekim 1964

Çin Halk Cumhuriyeti ilk nükleer bombasını patlattı.

Ocak 1966

ABD’nin B-52 tipi bombardıman uçağı, taşıdığı üç hidrojen bombası ile birlikte İspanya Körfezi’nde yere çakıldı. Bombalardan biri Akdeniz’e düştü. Şans eseri patlamadı ancak radyasyon İspanya topraklarına yayıldı. ABD radyasyonu büyük oranda temizledi.

Temmuz 1968

Büyük Britanya, ABD ve Sovyetler Birliği, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı imzaladı.

Mayıs 1974

Hindistan ilk nükleer bombasını Rajastan Çölü’nün altında patlattı.

Mart 1979

ABD Başkanı Ronald Reagan, Yıldız Savaşları olarak da bilinen stratejik savunma üstünlüğünü açıkladı. Uzaydan gelebilecek olan saldırılara karşı, uydu yardımı ile savaş başlıklarını uzayda imha etme sistemi kuruldu.

Nisan 1986

Sovyetler Birliği devletlerinden biri olan Ukrayna’da bulunan Çernobil Nükleer Reaktörü’nde yangın çıktı ve radyoaktif sızıntı meydana geldi.

Aralık 1987

Sovyetler Birliği lideri Mikhael Gorbaçov ve ABD Başkanı Reagan tarafından Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması imzalandı.

Temmuz 1991

1982 yılında başlayan Stratejik Silahların Azaltılması Görüşmeleri Antlaşması, ABD ve Sovyetler Birliği devlet başkanları tarafından imzalandı.

Ağustos 1995

ABD nükleer silah denemelerine tamamıyla son verdiğini açıkladı.

Kasım 2004

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ‘kimsenin yapmadığı ve yapamayacağı bir bomba’ yaptıklarını iddia etti. Bunun oksijen bombası olduğundan şüphe ediliyor.

Küresel göç dalgası küreselleşmeyi bitirdi

 

Refahın ve zenginliğin dünyaya yayılacağı ön kabulüyle yaşlı dünyamızın son 30 yılına yön veren küreselleşme olgusu, tartışmaların odağında. Zenginliğin ve refahın adil paylaşılacağı mekanizmaların her ülkede olmaması, küreselleşmeyi yalnızca çok uluslu şirketlerin ucuz emek temin etme aracına dönüştürdü. Bu mekanizmalardan yoksun olan ülkelerdeki yoksullar, gelişmiş ülkelere doğru göç edince, bu ülkelerin yerli orta sınıfları da küreselleşmeyi sorgulamaya başladı. Bu sorgulama yeni liderler ortaya çıkardı.

Küreselleşmenin geleceğini siyaset bilimci ve iktisatçılara sorduk.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı aldığı ‘Brexit” referandumu bugünlerde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük güçlerin küreselleşme atağındaki ilk büyük gerileme olarak gösterilse de özellikle Irak’ın işgalinin ardından başlayan ve bir türlü önü alınamayan göç dalgası, küreselleşmenin tabutuna ilk çivileri çakmaya başlamıştı. ‘Demir Leydi’ olarak bilinen Margaret Thatcher’ın uzun yıllar süren muhafazakâr yönetimiyle küresel düzenin en önemli aktörlerinden biri haline gelen İngiltere’yi, egemenliğini AB ile paylaşmaktan vazgeçiren başlıca etken de Avrupa’ya göç akını oldu. Özellikle Doğu blokunun yıkılmasıyla birlikte, küreselleşmenin dünyanın sorunlarına verilmiş en iyi cevap olduğu düşünülüyordu. Doğu blokunun ortadan kalkmasının ardından geçen birkaç yılı inceleyen Francis Fukuyama’ya göre, zenginliğin ve refahın güç merkezlerinden çevreye yayılacağı küresel modelin dünyada başka bir alternatifi yoktu.

Kaçınılmaz birleşme

Peki bu teorinin kaynağında başka neler vardı? İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Gözde Yılmaz’a göre, küreselleşmenin en temel tezi, liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisin kaçınılmaz olarak birleşmesi.

Yılmaz’ın değerlendirmeleri şöyle: “Fukuyama, ‘Tarihin Sonu’ adlı eserinde, siyasi ve iktisadi liberalizmin nihai bir son olduğundan ve diğer siyasi ve ekonomik doktrinlerin başarısızlığından söz eder. Fukuyama’ya göre, farklı dinsel, kültürel, geleneksel yapılardaki her devlet, sonunda aynı düzlemde buluşacaktır. Ekonomik liberalizm, bireylerin özgür ve bağımsız olduğu fikrine dayanır; burada devletin, edilgen, sınırlı ve tarafsız olması, piyasaya en az düzeyde müdahale etmesi gerekmektedir. Ekonomik liberalizmin temel ilkelerini belirleyen şey, özel mülkiyet ve piyasa eksenindeki özgür ekonomik faaliyet ve ilişkilerdir. Siyasi liberalizm ise girişim ve ticaret özgürlüğü şeklinde özetleyebileceğimiz ekonomik liberalizmin tamamlayıcısıdır. Çoğulculuk, genel katılma, çoğunluğun yönetme hakkını ifade eder. Çoğulculuk, birbirinden farklı düşüncelerin bulunması ve bunların siyasi ve hukuki düzlemde varlık kazanmaları iken genel katılım, farklı düşüncelerin siyasi alanda ifade edilebilmesi, herkesin oy kullanma, seçme ve seçilme yoluyla siyasal iktidarı belirleyebilmesi anlamına gelir. Bir diğer etmen olan çoğunluk ise halk egemenliği ilkesinin bir uzantısını teşkil eder.”

Hayaller ve gerçekler

Ancak Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ teziyle 90’ların sonunda dünyada yaşanan gelişmeleri karşılaştırdığımızda ortaya çıkan ne eskinin sonuydu ne de güzel bir geleceğin başlangıcı… Siyaset Bilimci Yılmaz şöyle devam ediyor: “Maalesef Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ tezinin, Soğuk Savaş sonrası dönemde hayatta karşılığının olmadığı kısa bir süre içinde anlaşıldı. Zira Soğuk Savaş ertesinde karşımızda var olan tablo, siyasi doktrinler ve yasalarla öngörülebilir bir düzeni değil, liberalizm ile birlikte gelen bir düzensizlik ve kaos halini temsil ediyordu. Global bir düzlemde okunması gereken bu tablonun ortaya çıkış amacı, ekonomik gelişme ve ilerlemedir. Neoliberal devlet politikalarını ve uluslararası anlaşmaları yönlendirenler, çıkar gruplarıydı. Hedefe konan ekonomik gelişme ve ilerlemeler, insani unsurları dikkate almadığı gibi, siyasette yer alması gereken kimi ahlak yasalarını da görmezden gelmişti. Soğuk Savaş öncesinde görülen iki kutuplu güç dengesi, çok kutuplu bir yapıya bürünmüş ve bu durum uluslararası bir güç savaşını beraberinde getirmişti. Bugün birçok liberal anlayıştan ve de yorumdan bahsetmek mümkündür. Ancak dünyadaki pek çok uygulamadan da anladığımız üzere, Fukuyama’nın siyasi ve ekonomik liberalizm tezi, aslında totaliter bir devlet düzeninin karakterini yansıtır. Zira bu tür bir devlet düzeninde güçlü olan taraf, siyasete kendine özgü yasalar getirerek, özgürlük ve demokrasi kavramlarını kullanıp, geniş kesimlerin haklarını gasp edebilir. Bu sistemde siyasal güç, ekonomik gücü elinde bulunduran devlet ya da devletlerin çıkarına hizmet eder. Makul olan, mağdur olanın aleyhinedir ve de uluslararası düzen, çıkar gruplarını hesaba katarak oluşturulmuştur. Dolayısıyla Fukuyama’nın siyasi ve ekonomik liberalizm tezi, Soğuk Savaş sonrası dönemine tekabül etmez. Günümüzde bireylerin özgürlük ve bağımsızlığı, güçlü olan tarafın inisiyatifine bağlıdır.”

Küreselleşme kimin yararına?

Küreselleşmenin dünyada zengin fakir ayrımı yapılmaksızın herkesin yararına olduğuna inanılıyordu. Gelişmekte olan ülkeler açısından bakıldığında uluslararası ticaretin önündeki küresel engellerin kalkması ‘üçüncü dünya’ olarak adlandırılan pek çok yerde zenginleşmenin ve daha fazla istihdamın önünü açmıştı. Avrupa Birliği içinde serbest dolaşım parlak sonuçlar vermişti. Araştırmalar da Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerde orta sınıfın büyüdüğünü gösteriyordu. Ancak bu veriler küreselleşme sürecinden etkilenen insanlığı değil, bu sürecin parçası olabilen güç merkezlerini merkeze alarak toplanmıştı.

Uluslararası finans üzerine çalışmalar yapan İlhan Doğuş’a göre, bütün ülkelerin küreselleşmeden kârlı çıkacağını ileri süren iktisatçılar, her ülkede küreselleşmenin getirisini paylaştıracak mekanizmalar bulunduğu ön kabulüyle hareket ediyor. Oysa gerçekler böyle değil.

Doğuş şöyle devam ediyor: “Pek çok araştırmanın gösterdiği gibi dünya ekonomisiyle sıkı kenetlenmenin ABD’de hane başına yıllık geliri 10 bin dolar artırdığı sonucuna varılmış olması, artan refahın nasıl paylaştırıldığı hakkında fikir vermiyor. Bu araştırmaları değerlendiren iktisatçılar küreselleşmeyle sıkı ilişki içinde olan herhangi bir ülkenin herhangi bir bölgesinde fabrikalar kapanırken, diğer bir bölgesinde yeni istihdam alanları yaratılmasını yeterli buluyorlar.

Hükumetler, yatırım, teşvik programları ve vergiler yoluyla eski ve yetersiz altyapı, işsizlik gibi olumsuzlukların üstesinden gelebilse de refahın paylaştırılması her zaman istendiği gibi sonuçlar vermiyor.”

Göç, merkez ülkeleri korkutuyor

Doğuş şunları söylüyor: “Dünyada artan eşitsizlikler memnuniyetsizliğe ve kaygıya yol açıyor. Bu duruma bir de göçmenleri rakip olarak gören mesleki eğitim düzeyi düşük kitlelerin göçten duydukları korku eklenince, küreselleşmenin başarısızlığını ortaya koyan tablo netleşiyor.

Küreselleşme, kalkınma halindeki ülkelere büyük yarar sağladı. Küreselleşme sayesinde yatırımlar arttı, kaliteli istihdam yaratıldı, eğitim ve sağlık hizmetlerinde de önemli aşama kaydedildi. Ancak refahın adil paylaştırılacağı mekanizmaların kurulamaması durumu devam ettikçe, bu durumdan en çok kalkınma halindeki ülkeler zararlı çıkacak.”

Güçlü liderliğin seçim karnesi

ERDOĞAN

15 yıllık bir parti olan AK Parti’nin katıldığı bütün seçimlerde aldığı yüksek oylarda Erdoğan’ın liderliği temel etmendi. Parti, 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde yüzde 34,63 aldı. 2004 yılında yapılan 2004 Türkiye yerel seçimlerinde, İl Genel Meclisi seçim sonuçlarına göre yüzde 41,67 aldı. 2007 Türkiye genel seçimlerinde yüzde 46,58’lik bir oy oranı elde etti. 2009 Türkiye yerel seçimlerinde yüzde 38,8 ile oy oranı düşse de Türkiye genelinde birinci parti konumunu korudu. 2011 Türkiye genel seçimlerinde yüzde 49,53 oranı ile birinci oldu. 2014 Türkiye yerel seçimlerinde yüzde 43,39 oy yüzdesi aldı. Haziran 2015 seçimlerine Genel Başkan Ahmet Davutoğlu başkanlığında gidildi ve yüzde 40,87 oy elde edildi. Kasım 2015 seçimlerinde AK Parti oylarında büyük bir artış göstererek yüzde 49,50’lik oy oranıyla yeniden iktidara geldi. Bunlarla birlikte Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda yüzde 52 oy aldı.

PUTİN

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 1999-2000 yılları arasında başbakanlık, 2000-2008 yılları arasında Başkanlık, 2008-2012 yılları arasında tekrar başbakanlık görevini üstlendi. Birleşik Rusya Partisi lideri olarak 2000 yılında yapılan seçimlerde yüzde 52,9’luk oy oranıyla devlet başkanı seçildi. 2004 yılında yapılan seçimlerde ise yüzde 72 oyla tekrar devlet başkanı seçildi. 4 Mart 2012 tarihinde yapılan seçimler sonucu ise yüzde 63,6 oyla Rusya Federasyonu’nun 3. kez devlet başkanı oldu.

TRUMP

ABD seçimlerinde Clinton, ülke genelindeki oyların yüzde 47,7’sini alarak, yüzde 47.5 destek gören Trump’ı geride bıraktı. Clinton buna karşın ülke genelinde sadece 232 delege kazanarak, 290 delege toplamayı başaran Trump’tan büyük fark yedi. 29 eyalette seçimleri kazanan Trump, Beyaz Saray’a çıkması için gerekli olan 270 delege sayısını aşmış oldu.

Çok kutupluluğun liderleri

Dünya tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru evrilirken, bu evrilimin temel dinamiği, küreselleşme süreci sayesinde büyümesini artıran ülkeler oldu. Özellikle 2000’lerin ortalarında itibaren büyümesini rekor düzeylere çıkaran beş ülke; Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti, ortak zirveler düzenleyerek, çoklu bir kutup oluşturdu. Ülkelerin baş harflerinin birleşmesinden oluşan BRICS ülkeleri artık her yıl düzenli olarak topladıkları zirvelerle küresel düzene yön veriyor. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ının BRICS ülkelerinde yaşadığı ve bu ülkelerin dünya ekonomisindeki toplam paylarının yüzde 25’in üzerinde olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu topluluğun ‘çoklu kutup’ olarak nitelenmesi daha anlaşılır oluyor.

BRICS’i oluşturan ülkelerin mevcut konumlarına gelme sürecinde de hiç kuşkusuz güçlü liderlikler etkili oldu. Birdenbire ortaya çıkan tek kutupluluğun ürettiği küresel kaosu iyi analiz eden liderler öne geçti.

İşte o ülkeler ve o liderler.

GÜNEY AFRİKA

Mandela’nın yol arkadaşı Jacob Zuma Bugün Mandela’nın koltuğunda oturan Zuma’nın portresinde de ırkçı rejime karşı verdiği mücadeleler geniş bir yer tutuyor. Babasından hiçbir eğitim almayan Zuma, dul annesi tarafından yetiştirildi. 17 yaşındayken Afrika Ulusal Konseyi’ne (ANC) katıldı. Dönemin apartheid hükumeti, devleti devirmek amacıyla komplo kuranlardan biri olduğu suçlamasıyla onu, ünlü Robben Adası’na sürgüne yolladı. Bugün aynı zamanda ANC’nin de lideri olan Zuma, dünyanın önde gelen liderlerinden biri.

HİNDİSTAN

Radikal Hindu lider Modi Hindistan’da ülkenin modern kurucu partisi Kongre Partisi’nin uzun yıllar süren iktidarının ardından yönetime gelen Hindu milliyetçisi Bharata Janata’nın lideri olan Narendra Damodardas Modi, bugün Hindistan’ın en güçlü adamlarından biri. Yıllarca başbakanlığını yaptığı Hindistan’ın Gucerat eyaletini ülkenin ekonomi merkezlerinden biri yaptı ancak saldırgan milliyetçi görüşleri nedeniyle bölünmelere ve gerginliklere neden oldu. Obama döneminde ABD’ye girişi yasaklanan Modi, geçtiğimiz aylarda Trump tarafından Beyaz Saray’a davet edildi.

BREZİLYA

Lula ve Dilma 2002’de Brezilya Devlet Başkanı seçilen Luiz Inácio Lula da Silva sendikal hareketten gelen eski bir Marksist. Ülkesinin 35. Devlet Başkanı olan ve Lula adıyla bilinen Da Silva’yı güçlü lider yapan, uyguladığı sosyal politikalar oldu. 2002 yılındaki seçim kampanyasında işçi imajını değiştirerek ilk defa takım elbise giyen Lula, Brezilya’nın dış borçlarını ödememesi gerektiği gibi uluslararası alanda marjinal kabul edilen fikirlerini vurgulamaktan vazgeçince dünyanın dikkatini çekti. Bunun yerine programında açlık ve yoksullukla mücadele ve daha iyi eğitim olanaklarını ön plana çıkardı. Sermaye çevreleriyle de yavaş yavaş güven ilişkisi geliştiren Lula, görevini 2012’de Dilma Rousseff’e devretti. Brezilya’nın ilk kadın devlet başkanı olan Dilma da Lula’nın sosyal politikalarını devam ettirdi. 2014’te devlet başkanlığı seçimlerinin ikinci turunda oyların yaklaşık yüzde 52’sini alarak ikinci kez Devlet Başkanı seçilen Dilma iki yıl önce görevinden azledildi.

 

 

 

 

 

 

ÇİN

Dünyanın en etkili Çinlisi Çin’de komünist rejimin kuruluşunda önemli payı olan bir aileden gelen Şi Cinping, 2009 ve 2011 yıllarında Time 100 listesinde dünyanın en etkili kişilerden biri olarak seçildi. İngiliz bilim dergisi New Statesman tarafından dünyanın 50 En Etkili Kişisi 2010 yılı anketinde Şi Cinping 4. sırada yer aldı. Cinping parti bürokrasinin çarkları arasında kalmayıp ülkesine yön verebilen nadir Çinli liderlerden biri.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)