Türk’ün Milli Yemini: Kerkük ve Musul

Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırları, bugün siyasi bir coğrafyayı ifade etmese de Türk halkı için her zaman, geniş alana yayılan bir gönül bağının adı oldu. ‘Milli Yemin’ anlamına gelen bu tarihsel sözün merkezinde ise hep Kerkük ve Musul yer aldı. Emekli büyükelçiler Uluç Özülker ve Murat Bilhan, Türkiye’nin Kuzey Irak ile tarihsel ilişkisini ve güncel gelişmeleri anlattı.
Yayın Tarihi: Haz 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 18 mins

“Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi
ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Hudud-u
millimiz İskenderun’un cenubundan geçer, şarka
doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü
ihtiva eder. İşte hudud-u millimiz budur.”
Mustafa Kemal, 1 Mayıs 1920

Mustafa Kemal, Meclis’in açılış konuşmasında, Musul ve Kerkük’ün de içinde yer aldığı Misak-ı Milli sınırlarını ilan ederken, Kuzey Irak’ın tamamı İngiltere’nin işgali altındaydı. İngiltere, İstanbul Hükumeti’nin imzaladığı Mondros’un 8. maddesine dayanarak zengin petrol yataklarının olduğu bölgeleri ele geçirmişti. Bu önemli bölgede neredeyse 100 yıldır yaşanan çekişmeler, bugün de Türkiye’nin sınır güvenliğinin en başta gelen gündemi. 100 yıl önce Kerkük ve Musul için Misak-ı Milli ilan eden, yani milli yemin eden Türkiye, aradan geçen yıllar içinde bölgede oluşan şartlara göre bir siyaset belirlese de ettiği yemini hiçbir zaman unutmadı. Türkiye, Lozan’da imza altına aldığı ulusal sınırları konusunda bölgesinde hassas bir siyaset yürüttü. Sınır güvenliği, Türkiye’nin jeopolitik konumu nedeniyle devletin en önemli meselesi oldu. Bugün Irak sınırımızdan başlayarak yaşanan gelişmeler, sınır güvenliğinin neden bu denli önemli olduğunu her gün açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’nin sınırları 100 yıllık tarihten derin izler taşıyor. Bu izlerin en başında da Misak-ı Milli yer alıyor.

Misak-ı Milli’den sonra

Türkiye, 1920’den 1926’ya kadar Kerkük ve Musul için büyük bir mücadele verdi. Batı’da Milli Mücadele’yi başarıya ulaştıran TBMM, 1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra da Kerkük ve Musul için uluslararası güçlerle çekişme içindeydi. Üç yıl boyunca genç Cumhuriyet’in bütün diplomatik gündemi Musul ve Kerkük oldu. Karşılıklı askeri tehditler ve kışkırtılan ayaklanmaların ardından, 5 Haziran 1926’da Türkiye, İngiltere ve Irak arasında Ankara’da imzalanan Sınır ve İyi Komşuluk İlişkileri Anlaşması’na göre Musul ve Kerkük, Irak’a bırakıldı. Türkiye, 25 yıl boyunca Irak petrollerinin yüzde 10’nu alacaktı. Bu tarihten itibaren Türkiye, Irak’la çizilen milli sınırı bölge siyasetinin merkezine yerleştirmek durumunda kaldı. 1926’da kesinleşen sınırlar, Türkiye’nin önüne yeni bir politika koymasını gerektirdi. Daha sonra cumhuriyete dönüşecek olan Irak’ın Musul ve Kerkük’ün de dahil olduğu toprak bütünlüğü, Türkiye’nin milli siyaseti oldu. Bu durum halen Türkiye’nin Irak konusundaki devlet politikasının temelini oluşturuyor. 1925 yılından itibaren Kuzey Irak’ta baş gösteren Kürt isyanları, Türkiye’nin milli sınırları içinde de Kürtlerin yaşadığı düşünüldüğünde, ulusal güvenliği tehdit ediyordu. Nitekim Türkiye, Kuzey Irak’taki isyanlar konusunda Bağdat’ın yanında durdu. Aynı siyaseti İran’la da sürdürdü. 1963 yılında Irak ve Suriye’nin Baas rejimleri, Kürt isyancıların üzerine yürüdüğünde Türkiye de harekâta destek oldu. İran-Irak Savaşı’na gelindiğinde ise Türkiye tarafsızlık politikası yürüttü. Bu politika ekonomik olarak Türkiye’nin önünü açarken, Kuzey Irak’taki Kürt güçlerine de yeni fırsatlar yaratıyordu. Uzun süren savaşta tarafsız kalan Türkiye, bölgede ticaret hacmini geliştirdi. Bölge ticareti tümüyle güvenli bir ülke olan Türkiye’ye kaydı. Türkiye, bölgenin Batı’ya açılan kapısı oldu. Kürtler de Irak ve İran arasındaki savaşta yaşanan boşluktan yararlandı. Türkiye bu yıllar boyunca Irak’la varılan sıcak takip anlaşması uyarınca Kuzey Irak’a pek çok askeri operasyon yaptı. Daha PKK ortaya çıkmadan başlayan bu operasyonlar halen devam ediyor. İran ve Sovyetler tarafından desteklenen Iraklı Kürt güçleri, 1986’ya gelindiğinde Irak’a karşı üstün bir duruma geçti. Irak ordusunun hem İran hem de Kürtlerle savaşmak durumunda kalması, İran için büyük bir avantajdı. Kürtler, 11 Mart 1970’te imzalanan ancak daha sonra 1975 Cezayir Antlaşması’yla rafa kaldırılan otonominin uygulanmasını istiyorlardı. Türkiye’nin buna cevabı sert oldu.

İRAN-IRAK SAVAŞI.

Yeniden Misak-ı Milli

Türkiye’nin hiç unutmadığı Misak-ı Milli, 1986’da bir kez daha aktüel bir dış siyaset haline geldi. İran-Irak Savaşı’nın başından beri tarafsız olan Ankara, Irak’ın gerilemesi ve Kürt güçlerinin Musul’a yöneleceğinin ortaya İRAN-IRAK SAVAŞI. çıkması üzerine, bu bölgedeki tarihsel haklarını gündeme getirmeye başladı. Graham Fuller, Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği adlı kitabında, Türkiye’nin 1986 yılında ABD ve İran’a bir nota yollayarak, Irak’ın dağılması durumunda Musul ve Kerkük’ü açıkça istediğini yazıyor. Savaşta Irak, toprak bütünlüğünü koruyunca, Türkiye istediğini almış oldu. Birinci Körfez Savaşı’nda ise Türkiye hem Irak hem de Suriye’ye, toprak bütünlüğü söz konusu olursa sessiz kalmayacağını bir kez daha bildirdi. Türkiye’de Misak-ı Milli gündemdeki yerini hep korurken, 1990 yılına gelindiğinde Turgut Özal’ın Irak siyasetiyle bu kez başka bir boyut kazandı. Saddam’ın ABD tarafından hedefe konulduğunun anlaşılmasından sonra özellikle Özal’ın “Bir koyup üç alacağız” sözleriyle ifade ettiği strateji yine Kerkük ve Musul ile ilgiliydi. Özal, Irak’ın dağılmasının ardından Kuzey Irak’ta oluşacak boşluğun doğuracağı güvenlik risklerine karşı farklı bir siyaset ortaya koydu. Türkiye’ye PKK saldırıları bütün şiddetiyle devam ederken Özal, başta KDP lideri Mesut Barzani olmak üzere Kuzey Irak’taki Kürt oluşumlarla ilişki kurdu. Burada amaç hem petrol boru hatlarının güvence altına alınması hem de PKK saldırılarının kaynağında kesilmesiydi. En büyük amaç ise Kerkük ile bölgenin yeni şartlarına uygun bir ilişki kurulmasıydı. PKK terörü bu yıllar boyunca Türkiye’nin canını yakarken, Özal’ın Talabani ve Barzani üzerinden sürdürdüğü yeni Kuzey Irak siyaseti sonuç vermeye başladı. Talabani ve Barzani, Ankara’da ağırlanıyor; Türkiye, Kuzey Irak yani Kerkük’ün geleceğiyle ilgili yeniden söz sahibi ülke olmaya başlıyordu. Bugün bu siyaset en ileri düzeye taşındı. Bütün Kuzey Irak’ta inşaat ve altyapı yatırımlarını üstlenen Türkiye, bölgeyi ayakta tutan en önemli aktör. Petrol ticaretinde de bölgenin tek çıkış kapısı.

Tek çare toprak bütünlüğü

Türkiye’nin eski Paris Büyükelçisi, emekli diplomat Uluç Özülker, Sykes-Picot Anlaşması’yla çizilen Türkiye-Irak sınırının, savunma açısından büyük zorluklar içerdiğini belirterek şunları söyledi: “Ortadoğu’da haritalar sismik petrol verilerine göre belirlendi. Bizim Irak sınırımız da böyle çizildi. Sınıra bakıldığında petrolün bittiği dağlık bölgeden bizim sınırımız geçiyor. Güvenliğin sağlamasının zor olduğu bir bölge. İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız diplomat François Picot tarafından, yanılmıyorsam Finli bir generale hazırlattırılan harita, petrole göre çizilmiş.” Uluç Özülker sınırdaki gelişmeleri, Türkiye’nin avantajlarını ve karşı karşıya olduğu riskleri şöyle yorumladı: “Bugün güneyimizdeki sınırda boylu boyunca bir Kürt bölgesi oluştu. Bu, bir kısmıyla Irak’ın kuzeyinde Barzani ve Talabani’nin ortaklaşa kurduğu bir bölge. Diğeri de Suriye’de Kürt grupların kurduğu Haseke ve Cizire’den başlayarak uzanan kantonlar. Yani Irak’ta Barzani ile başlayıp Hatay’a kadar uzanan bir Kürt kuşağı ile güneyimizden bizi sarmaya çalışıyorlar. Bu proje, ABD’nin desteğiyle denize çıkış yolu arıyor.

“Türkiye’nin Kerkük ve Musul’daki tarihsel hakları, Türkiye için yeni fırsatlar sunuyor.”

Sebebi de çok basit, petrol ve doğalgazı buradan uluslararası piyasalara çıkararak bu konuda Türkiye’ye olan bağımlılığı azaltmak… ABD’nin de desteğine sahip görünüyorlar. Bu durum tabii ki Türkiye’yi tehdit ediyor. Çünkü sınırımızdaki Kürt kuşağının altında, bir de İran tarafından Şii kuşağı oluşturuluyor. İki güç, Türkiye’nin Araplarla arasına giriyor. Şimdi Irak’taki DAEŞ varlığı bu projeleri kolaylaştırıyor. DAEŞ biter mi, biter. Bu bittikten sonra yeni bir sürece girilecektir. Bu da Irak ve Suriye haritasının yeniden oluşturulmasıdır. Burada Türkiye bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü savunuyor. Türkiye’nin güvenliği açısından tek yol budur. Diğer açıdan Türkiye’nin Kerkük ve Musul’daki tarihsel hakları, Türkiye için yeni fırsatlar sunuyor. Türkiye, ülkelerin toprak bütünlüğünün bozulduğu durumlarda Kerkük’teki tarihsel haklarını gündeme getirebiliyor.”

Eski defterler açılıyor

Emekli büyükelçi Murat Bilhan, Ortadoğu’da emperyalistler tarafından çizilen sınırların tartışmaya açıldığını belirterek şunları söylüyor: “Emperyalistler Ortadoğu haritasını kendi çıkarları doğrultusunda çizmişlerdir. Bu sınırların yürürlüğe geçmesi, savaş sonrası şartlara bağlı olarak bir müddet sabitleşemiyor. Sebebi ise Türk faktörünün Osmanlı’nın parçalanması ile sonlanacağının düşünülmüş olmasıdır. Türk faktörünün dinamik olacağı hesaplanamıyor. Osmanlı’nın müttefiklerinin yenilgisi ile bunlara imzalatılan anlaşmaların uygulamasına hemen geçildi. Fakat bize dayatılan Sevr geçerli olmadı. Ama akıllarında kalan bir bölge haritası vardı. Bu haritanın uygulamasını biraz bekleterek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını bekleyerek, daha sonrasında harekete geçirdiler. Bu haritalar coğrafyadaki gerçeklere uygun muydu, değildi. Ancak yine de kendi çıkarları doğrultusunda paylaşıma gittiler. Bölgede her ülke için nüfuz alanları belirlediler. 1923’ün hemen sonrasına bakarsak; bir yerde, onların menfaatleri için çizilmiş sınırlar var. Sınırları çizerken etnik yapıya, dini yapıya dikkat etmediler. Kendileri için önemli olan, buradaki toplumları kontrol altında tutabilmek, kendilerine serbestlik sağlamak ve tabii kaynakları azami ölçüde elde edebilmekti. Türkiye o ortamda diken gibiydi. Eğer Türkiye, Sevr’i kabul etmiş olsaydı, tam olarak istedikleri harita ortaya çıkmış olacaktı.” Peki Batılı güçler şimdi kafalarındaki esas haritayı mı hayata geçirmeye çalışıyor? Bilhan şöyle diyor: “Emperyalistler bölgeyi daha uzun süre kontrol altında tutabilmek için rekabeti kışkırttı. Bu kaşınan olaylar, çok parçalı bir mozaik ortaya çıkardı. Ortadoğu’da şu anda devam eden kargaşa kolay kolay oturmaz. Gözle görülür bir gelecekte yerine oturması mümkün değil gibi görünüyor. Bölgenin iç dinamikleri ve ülkeler arasındaki rekabetler buna izin vermiyor.”

Kuzey Irak’a sınır ötesi
harekâtlar

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bugüne kadar
sınır ötesine gerçekleştirdiği en önemli kara
operasyonları şöyle:

25 Mayıs 1983: 5 bin civarında asker
sınırın beş kilometre ötesine kadar ilerledi.
27 Ekim 1992: TSK, PKK’ya karşı
Hantur Dağı’nda kara harekâtı başlattı.
31 Ekim 1992: TSK, Kuzey Irak’ta
bulunan PKK’nın en önemli merkezlerinden
Haftanin Kampı’nı ele geçirdi.
21 Mart 1995: TSK en kapsamlı
operasyonlarından biri olan Çelik Harekâtı’nı
başlattı.
14 Haziran 1996: Irak’ın kuzeyinde,
‘Tokat Operasyonu’ olarak adlandırılan
operasyon başlatıldı.
14 Mayıs 1997: TSK, Irak Kürdistan
Demokrat Partisi’nin isteği üzerine Kuzey
Irak’a girdi.
25 Eylül 1997: TSK, Kuzey Irak’taki
hedeflere yönelik yeni bir harekât başlattı.
5 Aralık 1997: Irak’ın kuzeyinde PKK
üyelerine karşı ‘Süpürme Harekâtı’ başlatıldı.
13 Nisan 1998: PKK’nın iki numarası
Şemdin Sakık ile kardeşi Arif Sakık,
Genelkurmay Başkanlığı Özel Kuvvetler
Komutanlığı’nın düzenlediği ‘Yarasa
Operasyonu’ ile yakalanıp Türkiye’ye getirildi.
16 Şubat 1999: PKK lideri Abdullah
Öcalan, Kenya’nın başkenti Nairobi’de,
güvenlik güçlerince düzenlenen operasyonla
yakalanarak, Türkiye’ye getirildi.
19 Ekim 2011: PKK’nın Hakkâri’de
gerçekleştirdiği saldırı sonrası sıcak takibe
başlayan TSK birlikleri, Kuzey Irak’ın dört
kilometre içine girerek örgüt üyeleriyle sıcak
çatışmaya girdi.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)