TÜRKLERDE EĞİTİMİN TARİHİ

Posted on Kasım 03, 2017, 12:06 pm
FavoriteLoadingBeğen 10 mins

PROF. DR. MUHARREM KESİK

İlk Türk devletlerinde düzenli anlamda eğitime Uygurlarda rastlanıyor. Kâğıdı ve matbaayı kullanan Uygurların Türk tarihindeki önemi, gelecek kuşaklara kütüphaneler bırakmış olması. Bu şekilde Türk devletleri geleneklerini kesintisiz olarak sürdürebiliyor. Türklerin eğitim felsefesi de süreklilik arz ediyor. Askerlik eğitimi ve askeri ihtiyaçlar çerçevesinde eğitim, Türk tarihinde her dönem öne çıkıyor. Askerlik eğitiminin dışında ise Türkler yaşam biçimleri çerçevesinde mesleki eğitim alıyor. Mesleki eğitimde usta – çırak ilişkisi içinde tecrübeler aktarılıyor. Bu iki konu ilk çağlarda Türk eğitim felsefesinin oluşmasında etkili oluyor. İlk çağlardan itibaren Türk devletleri, pek çok alanda dünya çapında ses getiren buluşlara imza atıyor. Astronomi, matematik, kimya ve tıp gibi bilim dallarında önemli isimler yetiştiren Türk eğitim sistemi, diğer medeniyetler için de kaynak oluyor. Türklerin bulduğu, astronomide 12 hayvanlı takvim, matematikte dört işlem ve 10 tabanlı sistem, kimyada demirin işlenmesi pek çok medeniyet tarafından benimseniyor. Bununla birlikte kuyumculuk ve tıp alanında buluşlar da dünyada çığır açıyor.

Düzenli eğitim İslam’a geçince başlıyor

Baştan itibaren var olan askeri eğitimin dışında, Türklerde düzenli eğitim en mükemmel halini İslam’a geçildikten sonra alıyor. Kurulan medreseler yüzyıllarca Anadolu’nun en önemli eğitim kurumları oluyor. Dünyanın en önemli âlimleri gelip bu medreselerde toplanıyor.

Türk tarihinde medreseler ilk defa Karahanlılar döneminde kurulmaya başlandı. Medrese yöneticilerine ‘fakih’, öğretmenlerine ise ‘müderris’ adı verilerek yapılan çalışmalar belli bir düzene sokuldu.

Gazneliler döneminde yayılan medreseler Selçukluların inşa ettiği ‘Nizamiye Medreseleri’ ile zirveye çıktı.

Anadolu’da başta Konya, Kayseri, Tokat, Sivas, Diyarbakır, Kütahya, Mardin, Erzurum, olmak üzere birçok şehirde kurulan medreseler hâlâ göz kamaştırıyor ve hâlâ dünya çapında üne sahip. Mısır’da Tolunoğulları ve İhşidoğulları’nın kurduğu medreseler de Mısır’ın bir kültür merkezi haline gelmesinde etkili oldu.

Sürekli savaş koşullarında eğitim

İlk Türk devletlerini ve Selçuklu İmparatorluğu’nu inceleyen Muharrem Kesik ile Türk eğitim felsefesinin bugüne de etki eden en eski kaynaklarını ve devamında gelişen sistemi konuştuk. Eski Türk devletlerinin hüküm sürdüğü çağlarda hayatın gerçeğinin savaş olduğunu belirten Kesik, eğitimin de temelinde güvenlik ve hayatta kalma olduğunu ifade ediyor: “Askeri eğitim olmadan diğer bilgiler bir şey ifade etmiyor. O çağlarda güvenlik sağlanmadıktan sonra âlim olmanızın bir faydası yok. Onun için herkes önce hayatta kalma dersini alıyor. Gençler çevrelerindeki ünlü silahşörlerden eğitim alıyor. O yıllar için eğitimin toplumun genelini kapsadığını söyleyemeyiz. Devlet, askeri ve bürokratik ihtiyaçları için eğitim kurumları oluşturuyor. Aslında bu durum Türklerle birlikte devrin bütün devletleri için geçerli. Selçuklu’dan önce Roma da Sasani İmparatorluğu da böyle yapıyor. Selçuklular bu kapsamdaki eğitim kurumlarına ‘Gulamhane’ adını veriyorlar. Osmanlılardaki Enderun’a denk düşen bir kurum olan Gulamhane, devlet hizmetinde yer alacak görevlileri eğitiyor.”

ASKERÎ EĞİTİMDE SÜREKLİLİK
PROF. DR. MUHARREM KESİK: “TÜRK ORDUSU BUGÜNLE DE RAHATLIKLA BENZEŞİR BİR BİÇİMDE RÜTBELER SİSTEMİNİ GELENEKSEL ORDU DÜZENİNDEN ALIYOR. BURADAKİ HUSUSİYET, TÜRK MİLLETİNİN ASKER MİLLET OLMASIYLA ALAKALIDIR. HER MİLLETİN KENDİNE ÖZGÜ DURUMU VARDIR. MESELA ERMENİLER MİMAR OLUR, SANATKÂR OLUR, KUYUMCU OLUR. TÜRKLERDE BU ANLAMDA TARİHSEL SEYRE BAKTIĞIMIZDA, ASKERLİK SANATI ÖNE ÇIKIYOR. TÜRKLERİN DEVLETİ OLMADIĞI ZAMANLARDA, TÜRK TOPLULUKLARI PROFESYONEL YANİ PARALI ASKER OLARAK, ÇEŞİTLİ DİNDEN, ULUSTAN DEVLETLERE HİZMET EDİYOR. SAVAŞ, DAHA ÇOK GANİMET VE PARA KAZANMAK İÇİN ORTAÇAĞ’DA SIKÇA BAŞVURULAN BİR YÖNTEM. GÜNLÜK YAŞAMIN BİR GERÇEĞİ. GÜNEŞİN DOĞMASI, YAĞMUR YAĞMASI GİBİ BİR ŞEY. DOLAYISIYLA İNSANLAR DOĞAR DOĞMAZ İLK EĞİTİMLERİ ASKERLİKLE İLGİLİ OLUYOR.”

Emirler, vezirler yetiştiriliyor

Gulamhane’nin bürokrat yetiştirme merkezi olarak düşünülebileceğini belirten Kesik şöyle devam ediyor: “Devletin ihtiyaç duyduğu her alanda Gulamhane adam yetiştirmek durumundadır. Buralara öğrenci olarak alınan kimseler de dikkat çekici. Bunlar genellikle esir pazarlarında satılan esirler, savaşlarda ele geçirilen tutsaklardı. Öğrenciler genellikle küçük yaştaki çocuklar arasından seçilirdi. Tarihi kayıtlarda, Gulamhanelerdeki eğitimin 20 yıla kadar çıktığı belirtiliyor. Yani çocuk yaştaki bir insanı sistem alıyor, 20 yıl kadar eğitim veriyor. Erken yaşta alınan çocuğun kabiliyetini anlamak kolay değildir. Hangi konuda eğitim verildiyse çocuk o konuda yetişmiş oluyor. 20 yılın sonucunda, diyelim ki askeri konuda yetişti. Bu yetişen kişi geleceğin belki de önemli bir komutanı oluyor. Selçuklularda böyle bir rütbeye ‘Emir’ deniyor. Hatta belki de geleceğin veziri yetişiyor. Fakat maalesef Selçuklular açısından bu eğitimin detayları ve incelikleriyle ilgili Osmanlı dönemindeki gibi yeterli kayıtlar mevcut değil. Ancak yine de şunlar söylenebilir; eğitimin kademelerini başta askerlikle ilgili ihtiyaçlar belirliyor. Ardından ise ‘diplomatik inşa’ adını verdiğimiz yazıcıların, kâtiplerin eğitilmesi geliyor.”

Âlim yetiştirmek maliyetli bir iş

Doğrudan devletin ihtiyaçlarına yönelik eğitimin dışında Anadolu’da köklü bir geleneğe sahip olan medreselerin de eğitim kurumları olarak öne çıktığını belirten Muharrem Kesik şunları söylüyor: “Bu medreselerde iki türlü tahsil yapılıyor. İlki müspet ilimler. Yani matematik, fizik, kimya gibi somut olan bilimler yüksek düzeyde öğretiliyor. Diğeri de bizim uhrevi ilimler veya nakli ilimler değimiz dini eğitim: Kuran’ı Kerim ve hadis eğitimi ile fıkıh. Bu dönemin eğitimiyle ilgili dikkat edilmesi gereken bir husus var. Ortaçağ’da bir bilim adamının, tabiri caizse bir profesörün, bir entelektüelin yetişmesi çok maliyetli bir iş. Bu dönemin ilim adamları bir branştan ziyade çok sayıda branşta isim sahibi oldular. Mesela önemli bir entelektüel, hem tarihçi hem hadisçi hem tefsirci hem de İslam hukukçusu olabiliyor. Bu dört sahada da aynı şekilde ismini duyurabiliyor. Bu, 21. yüzyılda rahatlıkla görebildiğimiz bir durum değildir. Bu, acaba bugünkü sistemin kalitesizliğinden mi ya da o zamanki eğitimin kalitesinden mi kaynaklanıyor? Bunu özellikle araştırmak gerekiyor.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)