TÜRKİYE, AVRUPA’NIN EN DOĞUSU OLMAKTAN ÇIKTI

Dış politikada diplomasi kanallarının açık tutulması ve kararlı bir duruşun olması, Türkiye’nin ikili ilişkilerine de yansıyor. Ankara’nın sürdürdüğü dış politikanın uluslararası alandaki etkilerini ve bölgesel kazanımlarını, Avrasya İncelemeleri Merkezi Başkanı, emekli büyükelçi Alev Kılıç, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Doç. Dr. Giray Sadık ve emekli büyükelçi Akın Özçer ile konuştuk.
Posted on Mayıs 18, 2018, 2:51 pm
FavoriteLoadingBeğen 23 mins

Avrasya İncelemeleri Merkezi Başkanı, emekli büyükelçi Alev Kılıç, Türkiye’nin ABD başta olmak üzere Avrupa ve Ortadoğu’da yürüttüğü diplomasiyi değerlendirirken, dengelerin değiştiğini ve Türkiye’nin ilişkilerinde yeni ayarlamalar yapması gerektiğini anlattı. Kılıç bu konuda, “Dünya bir değişim sürecine girdi. Soğuk Savaş’ın Sovyetler Birliği’nin dağılması ile sonuçlanması, Pasifik’teki yeni dengeler, özellikle Çin’in son 15 yılda ortaya koyduğu tahminlerin üstündeki gelişmesi, küresel güç dengesinde yeni arayışları ve oluşumları beraberinde getirdi. İkinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan küresel düzenin ve istikrarın sonuna gelindiği ve geleceğin belirsizlikler taşıdığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Bu koşullarda Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile yürüttüğü diplomasinin, diğer bir ifadeyle genel olarak Batı ile ilişkilerinin de bazı yeni ayarlamalar gerektirdiğini söylemek mümkün” diyor.

ALEV KILIÇ
Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Başkanı
Türkiye-AB veya Avrupa ilişkileri, ortak çıkarlar ve objektif kıstaslar dikkate alındığında, bugünleri geride bırakacak yeni bir dönemin eşiğindedir.

Türkiye, Avrasya oluşumunun merkezinde

Türkiye’nin izleyeceği yolu, jeopolitik konumunun şekillendireceğinin altını çizen Kılıç, “Türkiye artık Soğuk Savaş dönemindeki Batı’nın en doğudaki karakolu, Batı’nın en doğusu olmaktan çıkmakta; aynı zamanda Doğu’nun en batısı, Avrasya oluşumunun merkezinde bir konuma gelmektedir. Bu gelişme, Türkiye’nin hem Batı ile ilişkilerini güçlendirerek sürdürmek, diğer taraftan Doğu’daki gelişmeleri de yakından izleyerek Orta Asya cumhuriyetleri ve Çin’in Batı Avrupa ile bağlantılarında kolaylaştırıcı bir rol üstlenmek sorumluluğunu gündeme getirmektedir.

Bu çerçevede, Türkiye’nin ABD ile ittifak ve model ortaklık ilişkilerini geliştirerek sürdürmesi, AB ile de üyelik müzakerelerini bir an önce sonuçlandıracak şekilde yürütmesi önem taşımaktadır” diye konuşuyor.

Alev Kılıç, Türkiye’nin izlediği politika sebebiyle yanında ve karşısında olan ülkelerin an be an değiştiğinin de altını çizerek şu ifadeleri kullanıyor: “Batı kuşkusuz Türkiye’yi, Soğuk Savaş dönemi koşullarındaki anlayış doğrultusunda mutlak bir şekilde yanında görmeyi arzu ediyor. Oysa Türkiye’nin yeni jeopolitik konumunda Batı kadar Doğu ile de; Rusya ve Çin’le de ilişkilerini geliştirme gereksinimi bulunmakta. Konjonktüre göre, ortaya çıkabilecek olaylar veya uluslararası buhranlarda Türkiye bir tarafın veya diğerinin memnuniyetsizliğine yol açabilecek, beklentilerinden uzak kalabilecek adımlar atabilir.

Ancak bunları geçici, münferit durumlar olarak değerlendirip genellemeden kaçınarak Türkiye’nin bu yeni Avrasya oluşumunda denge politikasını basiretle ve istikrarla sürdürmesi isabetli olur.”

Avrasya oluşumunun Türkiye için olduğu kadar Avrupa için de önem taşıdığını kaydeden Kılıç, “Avrupa da artık, sadece Batı ittifakının yönlendirdiği bir dünyanın sonuna gelinmekte olduğunu, ABD ile ilişkiler kadar Rusya ve Çin ile ilişkilerin de geliştirilmesi gerektiğini görebilmektedir. Yine haritaya bakıldığında, Avrupa’nın Doğu’ya ulaşmasının sadece iki yolunun bulunduğu görülmektedir. Bunlardan birisi Rusya, diğeri Türkiye üzerinden olabilmektedir.

Avrupa elbette bütün yumurtalarını aynı sepete koymak istemeyecek, bir alternatifin bulunmasını tercih edecektir. Ancak eski süper güç, günümüzün devasa Rusya’sı, Avrupa ve AB için kolay kolay ağırlık koyabileceği bir ülke değildir. Diğer taraftan Türkiye, üyelik müzakeresi yapılan, Kafkaslara ve Orta Asya cumhuriyetlerine geleneksel açılımı olan bir ülkedir. Bugüne değin esas itibarıyla sübjektif nedenlerle ve önyargılarla zorlaştırılan hatta engellenen Türkiye-AB veya Avrupa ilişkileri, ortak çıkarlar ve objektif kıstaslar dikkate alındığında, bu günleri geride bırakacak yeni bir dönemin eşiğindedir” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye, Avrupa’dır

“AB’ye henüz üye olmaması Türkiye’yi Avrupa dışına koymamaktadır” diyen Kılıç sözlerine şöyle devam ediyor: “Her şeyden önce Türkiye, coğrafyası itibarıyla Avrupa’dadır, Avrupa’dır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, 1949 yılında siyasi bir Avrupa Birliği örgütü olarak kurulan, bugün 47 Avrupa ülkesini çatısı altında bulunduran Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerindendir. Türkiye bir Balkan ülkesidir. Balkanlar Avrupa’nın güneydoğusunda, Avrupa’ya tarih boyu damgasını vuran, Avrupa’nın ayrılamaz, göz ardı edilemez bir bölgesidir.

Türkiye aynı zamanda bir Kafkas ülkesidir. Kafkaslarla geleneksel, yakın ilgi ve ilişkisi bulunmaktadır. Bugün Kafkas coğrafyası da Avrupa Konseyi’nde temsil edilmektedir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye artık Avrupa’nın en doğusu olmaktan da çıkmıştır.

Bütün bunların ötesinde, tarihi, kültürü, gelenek ve görenekleriyle Türkiye aynı zamanda Asyalıdır. Bu eşsiz konumu ve niteliği, Türkiye’yi Avrupa ile Asya arasında bulunmaz bir geçiş noktası haline getirmektedir.

Türkiye, Avrupa’yı Asya’ya, Asya’yı Avrupa’ya bağlayabildiği ölçüde güçlü ve başarılı olacaktır. Bu denklemin bir ucunu, Türkiye-AB ilişkileri oluşturmaktadır. Bu değerlendirme, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin de öneminin altını çizmektedir.”

DOÇ. DR. GİRAY SADIK
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi
Türkiye’nin bölgesindeki sorunlarla ilgili müttefiklerinden destek bulamamasından dolayı, başka aktörlerle işbirliği arayışlarına girmesi gayet doğaldır.

Aktif bir diplomasi var

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Doç. Dr. Giray Sadık da Türkiye’nin yürüttüğü dış diplomasiyi değerlendirdi. Sadık, bölgesel sorunlara dikkat çekerek, “Türkiye bölgesindeki sorunları erteleme lüksüne sahip bir ülke değil. Sınır güvenliği, terörle mücadele gibi konularda bu sorunları donduralım, müttefiklerimiz hazır olduğunda bu sorunları istişare edelim gibi bir imkânımız yok.

Dolayısıyla Türkiye, öncelikle bu bölgesel sorunlarına yine bu sorunlardan etkilenen bölgesel aktörlerle çareler arama yoluna gidiyor” diyor. Bu aktörlerin başında Rusya’nın geldiğini kaydeden Sadık, “Rusya’yla artık hem Karadeniz hem de Suriye hasebiyle bir komşuluk durumumuz oluştu. Dolayısıyla bu sorunların, diplomasi yoluyla, müzakere yoluyla, karşılıklı saygı ve çıkar çerçevesinde ele alınması isabet olacaktır.

Suriye’yle alakalı Astana sürecine Türkiye’nin Rusya ve İran’la beraber verdiği katkı ve çaba ortada. Türkiye aynı zamanda bütün bunları yaparken müttefikleriyle de işbirliğini sürdürmekte. Bölgesel sorunların müzakere ve diplomasiyle, askerî güç kullanmadan çözülmesi gerektiği için Türkiye’nin aktif bir diplomasi içinde olduğunu görüyoruz” diye konuşuyor.

Türkiye’nin mevcut dış politikasında, geleneksel müttefiklerinden umduğu desteği bulamadığını da anlatan Sadık, “Türkiye halen bir NATO üyesi. Başta ABD olmak üzere Avrupa Birliği üyelerinin de hemen hepsi NATO üyesi. Dolayısıyla burada ikili ilişkilerin bu kadar inişli çıkışlı olmasını bir yana bırakırsak, ittifak anlaşması çerçevesinde taahhütlerin yerine getirilmesi söz konusu.

Bu anlamda Türkiye’nin müttefiklerinden, müttefik gibi davranmayı beklediğini fakat yakın dönemde bunu alamadığını görmekteyiz. Bölgesindeki sorunlarla ilgili geleneksel müttefiklerinden destek bulamayan Türkiye’nin de bölgedeki aktörlerle işbirliği arayışlarına girmesi ve bu işbirliği arayışlarının artması doğaldır.

Özellikle Rusya ile terörle mücadeleden sınır güvenliğine kadar işbirliğinin arttığını görmekteyiz. Suriye’de nitekim halihazırda devam eden Afrin Operasyonu’nu, bu anlamda artan işbirliğinin ve uluslararası istişarenin sonucu olarak değerlendirmek lazım” ifadelerini kullanıyor.

AB zirvesi önemli

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında ilişkilerde ‘yeni dönem’e girilmesiyle ilgili de konuşan Sadık, “Yeni bir safhaya girilmesi mevzusu hem Türkiye hem Avrupa ülkelerinde daha çok konuşuluyor. 26 Mart’ta Varna Zirvesi olacak. Burada Cumhurbaşkanımız, Avrupa Birliği’nin başkanı, parlamento başkanı ve komisyon başkanıyla görüşecek. Dolayısıyla AB zirvesiyle Türkiye’nin zirvesi buluşmuş olacak. Bu, Türkiye’ye verilen önemi işaret ediyor. Avrupa’da son dönemde yükselen yabancı düşmanlığı, İslamofobi, ırkçılık, popülizm gibi akımlara karşı bu anlamda da siyasi bir mesajın olduğunu söylemek mümkün. Bu anlamda önemlidir” diyor.

Sözlerine, “Zirveye ihtiyatlı iyimserlikle yaklaşmak gerekir” diyerek devam eden Sadık açıklamasını şöyle sürdürüyor: “Çünkü Türkiye artık Avrupa Birliği’nden sadece nasihat ve perspektif değil, uygulamalarını da görmek istiyor. Nasıl ki Avrupa Birliği, Türkiye’ye en iyi ihtimalle çeşitli yasal düzenlemeler, reformlar yaptığında, ‘Bunlar önemli adımlar ama uygulamaya bakacağız’ diyorsa; Türkiye de Avrupa Birliği’nden artık olumlu gözlemleri dile getirdiğinde buna mukabil ne yapacağına bakacaktır. Nitekim uluslararası politikada ana sütunlardan biri olan eylemler, söylemden daha güçlü konuşur. Türkiye de bunu değerlendirecektir.”

Sadık, zirve için iyimser olmak gerektiğini de kaydederek, “İyimser olmamız için nedenler var. 2005’ten beri bir tam üyelik müzakere süreci süregeliyor. Türkiye’nin geçen yıllarda Avrupa Birliği’yle ilgili mülteci anlaşması söz konu. Bu anlaşmada Türkiye üzerine düşeni önemli ölçüde yerine getirdi. Avrupa’ya Türkiye üzerinden gelen mülteci akını bariz şekilde azaldı. Dolayısıyla şimdi bu anlamda top Avrupa Birliği’nde. Burada da vize serbestliği mevzusu Türkiye’nin beklentileri arasında. Yine bunun en üst seviyede Cumhurbaşkanımız tarafından dile getirilmesini, değerlendirilmesini bekliyorum. Bu konuyla ilgili teknik düzenlemelerin yapıldığı, Türkiye’nin AB uyum yasalarındaki gerekli reformları yaptığı geçen haftalarda Avrupa Birliği’ne, AB Bakanlığımız kanalıyla ayrıntısıyla bildirildi” diye konuşuyor.

AB ile Türkiye’nin kaderi ortak

Sonraki süreci de anlatan Sadık, “Esasında üyelik süreci bağlamında yeni fasılların açılması ve Gümrük Birliği’nin her iki tarafın da ihtiyaçlarına cevap veren adil, kalıcı ve sürdürülebilir olması yönünde müzakerelerin başlamasını ve bunun bir takvime bağlanmasını bekleyebiliriz. Bu, biraz orta ve uzun bir süreç. Vize serbestliğiyle ilgili Türkiye’nin hem üyelik sürecinden hem de AB mülteci anlaşmasından kaynaklanan hakları hasebiyle daha kısa vadede sonuç almayı beklemesi ve istemesi anlaşılır bir durum ve bunu bir şekilde değerlendirmek lazım.

Bu anlamda Avrupa Birliği işleri yokuşa sürerse; bu, ikili ilişkilere ve karşılıklı güvene zarar verir. Fakat bunların kısa ve orta vadede gündemde kalmasını bekleyebiliriz” diyor.

Sadık ilişkilerin önemine de dikkat çekerek, “Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından AB üyeliği önemli. Avrupa’da savunma sanayi, bilim ve teknolojide önde gelen ülkeler var. Bunların birçoğu Türkiye’yle NATO müttefiki aynı zamanda. Dolayısıyla NATO’nun askerî ayağını oluşturan bir Batı güvenlik topluluğunun da siyasi, iktisadi ve sosyal ayağı. Türkiye’nin bu anlamda uzun vadeli vizyonu söz konusu” diye konuşuyor.

Avrupa Birliği ile Türkiye’nin kaderlerinin birbiriyle alakalı olduğuna değinen Sadık, “Yani Avrupa’nın güvenliği artık Ege Denizi’ndeki Türkiye-Yunanistan sınırından veya bu aradaki yerden başlamıyor. Türkiye’nin sınırından başlıyor. Türkiye’de bir sınır güvenliğinin olmaması ve terörle mücadele, uzun vadede Avrupa’yı da çeşitli güvenlik tespitlerine daha açık, maruz hale bırakıyor.

Geçen yılarda Paris, Brüksel, Londra saldırılarında gördüğümüz gibi… Dolayısıyla bu anlamda sınırı aşan terör ve mülteciler gibi sorunlar uluslararası işbirliğine ihtiyaç doğurmakta. Bu anlamda da AB ile ilişkilerin seyri ne olursa olsun, bu işbirliğinin önemi ve gerekliliği ortada. Bu hem Türkiye için hem Avrupa Birliği için önemli ve gereklidir. Hangisi için daha önemli olduğunu sormadan, iki tarafın da kendi güvenlikleri ve refahları için işbirliği yapması gerekiyor” diyerek sözlerini noktalıyor.

AKIN ÖZÇER
Emekli büyükelçi
ABD ve Batı Bloku’nun, Türkiye’nin güneydoğu illerini de kapsayan bir bölgede PYD/YPG idaresinde bir kukla devlet kurma planları açığa çıktıkça, karşıt çıkarlar söz konusu olmaya başladı.

ABD’nin politikaları Türkiye ile çatışıyor

Emekli büyükelçi Akın Özçer de Türkiye’nin yürüttüğü diplomasiyi şöyle anlatıyor: “Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye’nin izlediği dış politika, başta kendi toprak bütünlüğü olmak üzere bölgesinde ve dünyada barış ve istikrarın korunması temeline dayanır.

Türkiye, siyasi, ekonomik ve askerî gerekçelerle Batı kuruluşları (Avrupa Konseyi, AB) içinde yer almayı yeğledi. Böylelikle hem demokratik ülkeler ailesine mensup olacak hem de toprak bütünlüğünü güvence altına alacaktı. NATO üyeliği ve ABD ile stratejik ortaklık sürdürülse de dünyada bloklar ortadan kalktığı için Türkiye, ABD ve Batı Bloku için ‘vazgeçilmez ortak’ konumunu yitirdi. ABD’nin radikal İslam’la savaşını ‘komünizmle mücadele’ yerine koyunca izlediği politikalar, Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla çatışmaya başladı.”

Sovyetler’in yıkılmasından sonra Rusya ile ilişkilerin doğal olarak daha da gelişmeye başladığının altını çizen Özçer, “ABD ve Batı Bloku’nun ‘İslam’la savaş’ bağlamında Irak ve Suriye’yi işgal politikası, bu bağlamda 30 yılı aşkın bir süredir Türkiye’de terör eylemleri düzenleyen PKK’nın kolu PYD/YPG’ye Suriye’de verdiği destek, Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla çatışmayı ileri düzeye taşıdı. Suriye ve Kuzey Irak’ta, hatta Türkiye’nin güneydoğu illerini de kapsayan bir bölgede PYD/YPG idaresinde bir kukla devlet kurma planları açığa çıktıkça ortak değil ancak karşıt çıkarlar söz konusu olmaya başladı” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye’nin bu planları engellemek için ABD ile hem de NATO içinde diplomatik temaslarını yoğunlaştırdığını ifade eden Özçer, “Öte yandan da Rusya ile ilişkilerini askerî alanı da kapsayacak şekilde sıkılaştırdı.

Bu diplomatik hamleyi doğal karşılamak gerekir. ABD ile stratejik ortaklık ve NATO ile ittifak kâğıt üstünde kalıyorsa, Rusya ile yakın askerî ilişkiler içine girilmesi dahil etkin bir denge diplomasisi izlemek doğaldır. Unutmayalım ki yüzyıl önce Türkiye, NATO müttefiklerimizden bazılarına karşı verdiği Kurtuluş Savaşı’nda Bolşevik Rusya ile yakın ilişkiler içinde oldu. Bugün de benzeri bir konjonktürdeyiz” diyor.

Suriye’deki vekâlet savaşlarına ilişkin de konuşan Özçer şöyle devam ediyor: “Bölgede karmaşık bir durum var ama bizi ilgilendiren konuya dışarıdan bakıldığında, Zeytin Dalı Harekatı’yla ABD ve Batı Bloku’na mensup bazı müttefik ülkelerin Suriye’de denize ulaşan bir kukla PYD devleti kurma planının sekteye uğradığı görülüyor. Görünen o ki ABD, DAEŞ’le mücadele bahanesiyle girdiği Suriye’den uluslararası hukuka aykırı olmasına karşın çıkmak istemiyor. Ama Afrin Operasyonu tamamlandığında, üzerindeki baskının daha da artacağı anlaşılıyor. Özellikle Fırat’ın doğusundaki bölge için Türkiye’nin yanı sıra Rusya’nın sesinin de yükselmesi beklenebilir.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)