MEHMED SELAHADDİN ŞİMŞEK

Her hayat kalbinin ekseninde döner. İnsanların uğrunda öldükleri, uğrunda yaşadıklarıdır! Ş.

Aşkın ‘Ş.’si… Düşüncenin ‘Ş.’si… Uğrunda ölmeye can atmaktan öte, canından bir aşk anıtı yapacak kadar sevip bağlandığı inancını ‘ömr-ü hayatı’ yapan bir hayat şairi. Taşrada yaşayıp da taşraya sığmayan bir büyük kafa. Fikir kadar ince bir derviş. Zarif, cesur ve merhametli. Dimdik ve tavizsiz. İlerici bir Müslüman, dindar bir entelektüel. Çağı sorguya çeken adam. Mehmed Selahaddin Şimşek. Ş.

1953 yılında Adapazarı’nda doğdu. Orta Cami, imamı yok bahanesiyle yıkılmasın diye karşılık beklemeden imamlık yapan, Cumhurbaşkanı olan askerlik arkadaşı Cevdet Sunay’ın Adapazarı’nı ziyaretinde davetçi olarak gönderdiği yaverine “Arkadaşlık eşit şartlarda tesis olunur ve arkadaş arkadaşını ayağına çağırmaz, kendi gelir!” diyen Cevdet Hoca’nın en küçük oğlu.

Cevdet Hoca, yağmurlu ve soğuk bir Adapazarı gününde, kırbacını atların sırtında acımadan şaklatan faytoncunun bileğini havada kavramış ve şöyle demişti: “Evladım, at kırbaçla değil, arpayla gider!” Özdeyiş yazarı olarak tanınan Selahaddin Şimşek, babasının kendisi üzerindeki tesirini şöyle açıklayacaktı: “Hakikati en kısa ve en güzel biçimde ifade etmeyi babamdan öğrendim ve galiba bunu sürdürmek istedim.”

Liseyi bitirinceye kadar tahsili Adapazarı’nda geçti. Haylaz, hırçın, baş edilmez bir çocuktu. O, dersleri ciddiye almasa da okuldaki hocalar her akşam, bir derse, bir de Selahaddin’e hazırlanıyorlardı. Defalarca disipline sevk edilecek kadar yaramaz ve asi, buna karşın, hocalarının kafasını allak bullak edecek kadar zeki ve bilgiliydi.

Hakk’ın adamıydı… Halkların sömürüldüğünü görüyor, insanların ezildiğini görüyor, aydınlığın ve kurtuluşun, gözyaşında değil terde olduğunu görüyordu…

“Sakın yobaz olmayın!” diyordu… “Aklınızı vestiyere bırakmak zorunda olduğunuz hiçbir yerde durmayın!” diyordu… Yeni bir parti hazırlığında olduklarını söyleyen eski milletvekilleri, iktidarı ele geçirinceye kadar Müslümanlıklarını gizleyeceklerini söylemişlerdi de “İslam, geldikten sonra ne yapacağını, gelmeden önce söylemeden hiçbir yere gelmez… Sizin gibilerle de hiçbir zaman gelmez!” demişti.

Henüz lise öğrencisiyken Beyaz Leke Tiyatrosu’nu kurdu. Tam 61 vilayete turne düzenledi. Beyaz Leke, idealist bir gencin “Çağın karasına beyaz çalmak” isteyen Ş.’nin ilk önemli başarısıydı.

Üniversite tahsili için Erzurum’a gittiğinde yıl 1974’tü. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü ‘Türk Şiirinde Ölüm’ başlıklı bitirme teziyle tamamladı. Bu tezi kabul etmeyeceklerini bildiren jüri heyetine, “Öyleyse koyun kütüphaneye, öğrenciler hangi tezin kabul edilmeyeceğini, nasıl tez yazılmayacağını görsünler!” diye cevap vermişti. Tezi kabul edilmişti tabii. Selahaddin Şimşek, kalıpların adamı değildi. Geniş fikirli, dünyaya açık, her türlü düşünceyi ölçüp biçen, bilgiyi ve öğrenimi okul dersliklerine hapsetmeyecek kadar uzak görüşlü bir zihne sahipti. Sait Faik’in “Siz üniversitelersiniz, üniversitelerden daha bağımsızsınız” dediği kahvehanelerde her akşam farklı fakülteler açtı. Yenicami’deki Asmaaltı kahvehanesi de onun akademilerinden biriydi.

NECİP FAZIL KISAKÜREK
MEHMED SELAHADDİN ŞİMŞEK

Hiç evlenmedi. Erzurum’dan dönünce bahçe içindeki tek katlı baba yadigârı evine kapandı. Adapazarı’ndaydı ama Paris’i Fransızlardan, Tebriz’i İranlılardan iyi biliyordu. Zürih’te bir süre yaşamış ama Adapazarı’nı, memleketini hiç küçümsememişti. Münevver adamın dünyaya düşüncelerle bağlı olduğunu biliyordu, kanla ya da nüfus kütüğüyle değil. Köyde yaşamak başka, köylü olmak başkaydı. Vatanını ve insanlarını hiç küçümsemedi. Yabancı ve ileri olanı da aşılamaz sanmadı, gözünde fazla büyütmedi. Adapazarı’nda zor ama o derece verimli yıllar yaşadı. ‘Ş.’ mahlasıyla özdeyişler yazmaya başladı. Soğuk kış geceleri o ahşap evde soba yakmayı unutacak kadar çok okuyup yazacaktı… “Başkalarının kitaplarla anlatmaya çalıştığını, ben bir cümleyle ifade etmek istiyorum” diyordu. Gerçekten de alışılmadık derecede etkileyici özdeyişlere imza atıyordu Selahaddin Şimşek. Görünenin ötesine geçiyor, hakikati bambaşka bir perspektiften sunuyordu.

“Nice ışık saçanlar, yangın çıkarmakla suçlanmışlardır!”

“Deha ‘imkânsız’ zannedilende ‘mümkün’ü görebilmek demektir. Gemilerin karada da yüzebileceğini sezmek Mehmed’lerden birini Fatih yapar!”

Uzun boylu, film setinden çıkıp gelmiş gibi yakışıklı ve karizmatik, yürüyüşü tıpkı özdeyişleri gibi düşünceli ve ahenkliydi. “Neyle meşgulsünüz?” sorusuna “Ben yazarım!” cevabını verdiğinde garipseniyordu. Oysa mesleği yazmak, sadece yazmaktı.

Geceleri Bulvar’da yürürken manolya ağaçları altında Fuzuli’den, Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan, Nâzım Hikmet’ten şiirler okuduğu gençlere, özdeyişlerini hayranlıkla okuyup kendisini kutlayan arkadaşlarına rağmen, yalnızdı. Yalnızlığını kendisinden bile gizleyen adamdı Ş.

Ş. (MEHMED SELAHADDİN ŞİMŞEK 1953-1994)

Sigara ve çay, onun, ahlaksız, vefasız, ruhsuz bir dünyadan firarının; hoşgörüsüz, kaba, cahil yığınlardan inzivasının yoldaşlarıydı. Muhalifti. İyiliğe engel olan herkese muhalif. Uzlaşmasızdı. Canilerle, cahillerle, menfaatperestlerle hiç uzlaşmayacaktı.

Bu kadar her şeyin farkında olmasa. Bütün gününü bir ‘virgülü nereye koyacağını düşünmeye’ harcamasa. Okuduklarının altını satır satır çizmese. Çizdiği satırları defterlere inci gibi el yazısıyla geçirmese. Türkiye’nin belki de ilk, konularına göre bilgi bankası olan Google benzeri bir arşivi kurmak için uykularını feda etmese. Herkesin adını büyütmeye çalıştığı bir devirde ismini kısaltmasa. Başkaları cümlelerini uzatırken; o, cümlelerini kısaltıp kitapları özdeyişlere sığdırmaya kalkmasa. “Eğilenler oldukça dik duranlar olacaktır!” demese.

Bu kadar dik durmasa. “Ben bilmek için öğrendim, bilinmek için öğrenmedim” diyerek şöhreti, malı mülkü, yaşamayı bu kadar hiçe saymasa. Acaba yine koca bir ur büyür müydü ciğerindeki kanserden sıçrayarak, o güzel başta, o tertemiz alnın hemen arkasında? Beynindeki uru doktordan duyduğu zaman hiç konuşmamıştı. Neden sonra tek bir cümle! “Pascal’ın beyninin yarısı çürümüştü!” Utanarak söylemişti bunu… Az çalışmış, az çile çekmiş sayıyordu kendini. Her insanın bir imla işaretine benzediğini söylediklerinde “Ben galiba ünlemim!” demişti… Ünleyip durdu… Çok uzaklara… Yakınlarının, çağdaşlarının duymadığı bir ‘sur’u üfler gibi… Ünsüzlüğün zayıf nefesini kasırgalara çevirerek meşhur duvarları devirip durmuştu.

“Balonların gururu iğnelerle karşılaşıncaya kadardır!” diyordu. “Fazla acımasız değil misiniz” diyenlere cevabı da sertti: “Sert oduna keskin balta gerek!”

“Yusuf gibi rüyalar görebilmek için kuyuların karanlığına katlanmak gerekir!” diyordu. Karanlıkla mücadelesi, insanları kör kuyulardan çıkarma mücadelesidir. Birkaç iyi adam yetiştirmek için çırpındı, didindi, kendini helak etti. Rüzgâr gibi değil, şimşek gibi geçti. Kendi kendinin şeyhiydi ve tek müridi yine kendi olmak onun gibi bir kutup yıldızına yakışıyordu. Çocuğu yoktu ama özdeyişleri kadar kısa hayatının dev şiirine hayranlık duyan çocuklar bıraktı ardında. Onu hiç unutmayacak çocuklar!

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)