Selim Gündüzalp (1954- 2017)

Bir dal fidan gibi sevda rüzgârlarında eğildiğim bir yaz akşamı, Bulvar’da usulca koluma girmişti. Manolyaların altından geçiyorduk. “Sana bir şarkı okuyayım mı?” demişti. Şarkı mı? Beklemiyordum. “Bir sabah bakacaksın ben yokum / Dünyayı al sana bırakıyorum” diyordu. Çok İstanbullu, çok yürekten bir sesi vardı. Sesinde ancak büyük bir aşkın katabileceği bir yumuşaklık vardı. Koluma girmişti dedim. Hayır. İnsanların koluna girer gibi yapıyor, gönlüne giriyordu. Hüseyin Ağabey’iniz oluyordu. Artık yanında ağlayabilirdiniz. İşte böyle birden en yakınınız oluyordu.

Bırakın bir hayat biçimi olarak İslam’ı önermeyi, Müslüman olmanın serbest bir fikir olarak bile küçümsendiği yıllarda, sam yelleri gibi inançsızlık rüzgârları eserken, gömleğinin bir düğmesini açar gibi rahat ve samimi, “İslam” diyordu, “Üstad Bediüzzaman” diyordu, “Peygamber Efendimiz” diyordu, “Cenab-ı Hak” diyordu.

“O, bizim Cyrano’muzdu” dememi yadırgamayın. Gerçek bir fedakâr, gerçek bir centilmen, gerçek bir silahşördü. Her defasında bir sesle, bir sözle sizi kalbinizden vuruyordu.

Elbette İslam eserlerinden, büyüklerimizden onun kadar haberdar kimse yoktu ama o, Shakespeare’den, Tagore’dan, Cibran’dan, Kafka’dan, Kazancakis’ten ezbere satırlar okuyordu. Dünya edebiyatının ve Batı felsefesinin şaheserlerini önyargısız, hiçbir komplekse kapılmadan almış, bütün güzelliğiyle kendi malı yapmıştı. Güzelse, değerliyse, insana dairse, zaten ezelden onundu.

Edmond Rostand’ın ölümsüz eseri ‘Cyrano De Bergerac’ı ilk ondan duymuştum. “Esat Sabri tercümesinin eserin orijinalinden bile iyi olduğunu” söylemişti. Onun bir tül perde gibi odamıza güneşin bütün ışığını alan şeffaf beğenme duygusu bize de hiçbir komplekse kapılmadan Gazali, Yunus Emre, Mevlana, Bediüzzaman okuyabilme, beğenebilme hürriyetini verdi. Müslüman olmanın utanılacak bir tarafı yoktu. Ondan öğrendik bunu.

Çok şey verdi bize fakat önce asalet, zarafet ve cesaret verdi. Cömertlik ve fedakârlık nedir örnek olarak öğretti. Bana Camus okuyorum diye kızmıyordu hatta “Bunu da oku” diye bir başka kitabını getirip veriyordu ama kendisi Mithat Cemal’in Mehmed Âkif ’ini, Sezai Karakoç’u, Ziya Osman Saba’yı, Arif Nihat Asya’yı, Çöle İnen Nur’u, İhya’yı, Füsus’u, Bostan ve Gülistan’ı ezberliyordu. Bize ne lazımsa bulmak ve paylaşmak zorundaydı.

Kitap dağlarının arasına gömdüyse hayatını bundandır. Okumayanların yerine de o okuyordu. Eksik yazı varsa yine o tamamlayacaktı. O bir inci avcısıydı. Başkalarının yazmasından kendi yazmış kadar hatta daha çok mesut oluyordu. Tanıdığım en diğerkâm okuryazardı.

Uzun süre ve uzun uzun yazdı. Çok yazdığını düşünmeyin ama. Okuduklarının yanında yazdıkları deryada damladır.

Bizim sanılan seslerin, yazıların da asıl sahibi oydu. O, bizim Cyrano’muzdu. Üstelik hepimizden yakışıklı, hepimizden güçlü, hepimizden cerbezeli, hepimizden daha dolu, hepimizden daha hayat doluydu. Hayatını her gün yeniden ve bile isteye sahibine hediye ediyordu.

Üstad’ı kadar dünyasız, tamahsız, müdanasız, evsiz, eşsiz ve çocuksuzdu. Yahut yeryüzündeki bütün çocukların manevi babası oydu. Duymakla, okumakla, bilmekle, yazmakla iftihar ettiğimiz ne varsa arkasında hep o vardı.

Balkondaki Roksan gibi ilan-ı aşk bekleyen güzellere serenat yapan yakışıklılar bizmişiz gibi görünüyordu fakat arkamızda hep onun gölgesi, nefesi, duası, cefası, fedası, sesi duruyordu. O, bizim Cyrano’muzdu. Bizim yerimize de okudu.

Bizim yerimize de yazdı. Bizim yerimize de yoruldu. Bizim yerimize de hayret etti, hayran oldu. Hayatı, Üstad’ının ve Peygamberinin hayatını, eserini hayranlıkla yâd etmekle geçti. Uçak gördüğünde “Nev’imle iftihar ediyorum” diyen Üstad’ının has talebesiydi.

Hayatı zikir, fikir ve şükürdü. Hüseyin’di, zikirdi. Adnan’dı, fikirdi. Şengörür’dü, şükürdü. Bir yangını söndürmeye koşuyordu. Bir dünya yangınını. “İçinde imanı yanıyordu, evladı yanıyordu. O yangını söndürmeye koşarken çelme takmışlar, ne ehemmiyeti vardı. Dar düşünceler” diyordu.

Kendi hayatını daraltırken bizim hayatımızı genişletiyordu. Soframızda ekmek ve tuz vardı. Ballı börekli sofralara daha çok vardı. Yalnız yemek yemekten, yalnızlıktan daha çok kaçıyordu. Taşöz Han’ın soğuk ve nemli duvarları arasında sabahlara kadar tek başına bir Zafer’in sancısını çekti, gözyaşını döktü, sıkıntısını terledi.

Ne şöhrete ne güce ne paraya sattı dergisini. Bir genç adam daha iman hakikatlerini okurken bir tas sıcak çorba içebilsin diye, yağmurlu bir Adapazarı sonbaharında trene binerken çıkarıp bana giydirdiği lacivert pardösüsü tamamen solana kadar belki 200 sayı Zafer yayınladı. Hangimiz bir zaferi 40 yıl her ay tekrar kazanabilirdik? Aralıksız, her ay. Her ay, tek kanallı televizyonu siyah beyaz ve çoğu zaman karlı, ikide bir yayını kesilen ve her kesintide necefli maşrapayı dakikalarca seyrettiğimiz bir ülkeye, rengârenk pencereler açtı. Zafer Türkiye’nin ilk ve üstelik renkli belgesel kanalıdır. Sadece bilim, sadece teknoloji yoktu Zafer’de; dil, düşünce, tarih, edebiyat vardı. Yerli ve milli, dinî ve ahlaki, ufku dünyalar kadar geniş bu kültür ocağında irfan vardı, izan vardı, vicdan vardı. Zafer, Türkiye’nin ilk özel üniversitesidir. Mezunlarına diploma yerine sürekli öğrenme aşkının şerefli vesikasını veren bir üniversite. Selim Gündüzalp bu üniversitenin rektörüydü. Hüseyin Ağabey de hademesi. Hangisi daha çok yoruldu bilmiyorum. Yalnız her ikisinin de bir yeni yazı, bir yeni fikir için yalvar yakar olduğunun defalarca şahidiyim. Bir sayı daha derken tam 40 yıl geçti. Adapazarı’nın genzimizi kömür kokuları, dumanları yakan, insanın kemiklerini ıslatan, karanlık, basık kış gecelerinde bir dersten bir derse koşarken, “Ümit bizde çiçek çiçek / Kim nerden bilecek / Nerden bilecek ki / Bir alev kaynar içimizde” diye zafer şiirleri mırıldanarak yürüyen bu ümit adamının abasız, postsuz bir derviş mi, bir alperen mi, bir evliya mı, bir serdengeçti mi, Selahaddin-i Eyyubi’nin mi, Musab Bin Umeyr’in mi, Ebu Zer-i Gıfari’nin mi, Bişr-i Hafi’nin mi, Hallac-ı Mansur’un mu, Yunus Emre’nin mi varisi olduğunu bilemedim.

O, bizi bir şey yapmaya çalışırken biz de bir şey olmaya çalışıyorduk. Ne zaman ki kendi kanatlarımızla uçmaya kalktık, gökyüzünü çektiler kanatlarımızın altından, yerlerde yürüyen kuşlara döndük.

Dünya kelimesini tutuklamaya kalktığımız ve sonunda küçük dünyalarımıza hapsolduğumuz son yıllarda o, yine Zafer sayılarını yayımlamaya devam etti. Tam 40 yıl. 12 Eylül darbesinin eylülü dahil. Bir 12 Eylül’de Alem-i Cemal’e göç edene kadar aralıksız dergiciydi, aralıksız kahramandı, aralıksız insandı! Hepimiz zaman içinde erir tükenir, kendi kendimize geçilirken kendisinin gerisinde kalmayan ve kimsenin önüne geçmeye çalışmayan tek tanıdığımızdı.

İlk ve en vefalı öğrencilerinden Eczacı Engin Gündoğar, “Hayatı ölümü anlatmakla geçti” diye yazdı ardından. “Hüseyin Ağabey’imiz. Hüseyin Şengörür. İnanmak isteyen, inancını yaşamak isteyen binlerce gencin emekleme döneminde elinden tuttu. Yürümeyi öğrettiği gençlerden bazıları ondan koşarak uzaklaşsa da arkalarından duasını hiç eksik etmedi. ‘Sohbetler’in şefkatli anası, celalli babasıydı. Onsuz ‘sohbetler’ öksüz, binlerce genç yetim kaldı. Ah Cihad Zafer! Biz şimdi kimi kızdıracağız?”

Hiç ölmeyeceğini sanıyormuşum. Ölümü anlatarak saklamış ölümünü. Sürekli ölüm dediği halde hep yaşamak sonucu çıkardığı için mi? Belki. Yaşayan ve yaşatan adamdı. Bu kadar üzülmeyeceğimi düşünmüşüm. Bir yandan hiç üzülmedim, ölüme inanmıyorum, öldüğüne de. Bir yandan sanki bütün dünya birden ölmüş gibi bir acı.

Hüseyin Ağabey ölmedi Engin Gündoğar, bizim gençliğimiz öldü. Yaz geceleri yıldızların altında ‘aşk’tan söz açan civanmert delikanlılar olduğumuzun şahidi öldü.

Hüseyin Ağabey, Selahaddin Ağabey’in bende ‘mütemmim cüz’ü imiş. Bunu Selim Gündüzalp ölünce anladım. Hayır, Hüseyin Ağabey ölmedi. ‘Ş.’ bir kere daha öldü. Şimdi birlikte yaşıyorlar! “Hepimiz Selahaddin Şimşek’in paltosundan çıktık.” Fakat bizi biz yapan odur. Hüseyin Ağabey’dir. ‘Küçük Kara Balık’lardık. Yalnızlığa ve hasretimize kim bilir nasıl dayanarak hepimizi kendi denizlerimize uğurladı. Bütün denizlerimizin üstünde duran kocaman bir dolunaydı.

İlk şeyhimdi.

İlk yazımı yazdıran ilk genel yayın yönetmenimdi.

İlk sunuculuğumu onun güvenip çıkardığı kürsüde yaptım.

İlk kitabımın yayıncısı odur.

“Güneş Bizi Geçemez olsun adı” dedi.

Bir kitabın değil, bir rüyanın, bir kuşağın, bir davanın, bir inancın adını koyuyordu.

Gittiğim bütün yolların başı ona çıkar.

Bize okumayı, yazmayı, Üstad’ı, Peygamberi ve Allah’ı öğretti.

Gözü yaşlı ve gözünün içi gülen, temiz, taze Müslümanlar olmayı öğretti.

Hepimize birer ‘Zafer’ verdi. Bana ayrıca bir ‘Cihad Zafer’ verdi. Cihad Zafer, onun hayat verdiği eserlerinden sadece biridir! İşte bu yüzden; o, benim hepimizden biraz daha fazla Cyrano’mdur.

“Hepimiz Selahaddin Şimşek’in paltosundan çıktık” dedim. Doğrudur. ‘Ş.’ye ve bütün kahraman ‘Selahaddinlere’ yol açan Hüseyin Ağabey’dir demek de benim hem vazifem hem de borcumdur. Tanımaktan şeref duyduklarımızla bizi tanıştıran odur! Kavgalarımız, gizli gizli birbirimize dua etmek içindi. Ondan öğrendiklerimin mücadelesini verdiğimi için için biliyordu. Ne kimse benim kadar anlamıştır onu ne de kimse onun kadar sevmiştir beni. Gönlü geniş bir öğretmendi. Tek başına bir okuldu. Hepimiz için gece gündüz dua etti. Hiçbirimiz onun kadar çok ve onun kadar içten dua etmedik.

Fenafil Nur, fenafil Bediüzzaman’dı. Hüzün burcunda nöbetçi bir Aşık-ı Resul’dü. Şiir miydi, şarkı mıydı, bir masal mıydı, efsane miydi? Yoksa hepsi birden mi? Bozgunda bir zafer rüyası görüyordu. Bozgunda bir ‘Zafer’ kazandı. Bu ‘Zafer’i hepimize her ay eşit olarak dağıttı.

Has şiiri sarraf altın seçer gibi tanıyan, çok şiir okuyan, şiir gibi konuşan, üsluptan, dilden, yazıdaki gizli manadan en iyi anlayan, titiz bir üslupçu, kendine ait bir üslubu olan Hüseyin Ağabey’in Ziya Osman kadar sevdiği Behçet Necatigil bir şiirinde “Susanlara bir şey sormayınız” der. Gözyaşının bile sözünün geçmediği acılar var. Büyük acıları yalnız susmak hafifletiyor. Susuyorum.

Size Hüseyin Ağabey’i anlatabilir miyim? Yazarak mı? Ağlamamak, kırkikindi yağmurları gibi sağanak sağanak ağlamamak için gözyaşı kadar uzun yazdım. Bazıları için yazı değil ancak kitap yazılabilir. Hüseyin Ağabey’i sormayın bana. Anlatamam. Hüseyin Adnan Şengörür’ü, Selim Gündüzalp bile yeterince anlatamaz. Çünkü o, hepimizin olduğu kadar Selim Gündüzalp’in de Cyrano’suydu. Allah ve Resul aşkını bütün insanlık adına haykıran hepimizin Cyrano’suydu.

Ahh Hüseyin Ağabey, ahh. “Denize girmek istiyorum” demişsin. ‘Hakikat’ denizinden, ‘Nur’ denizinden, ‘Kitap’ denizinden, ‘Aşk’ denizinden hiç çıkmamıştın ki! Aşk olsun sana! Aşk olsun!

 

 

Hayatına Güvenmeyen “Ölüm Son Değildir” Diyemez

Hayatına güvenmeyen kimse cesaret edebilir mi “Ölüm Son Değildir” demeye? Hayatına ve inancına güvenmeyen? Ölümden korkmayacak kadar fazla hayatı vardı Hüseyin Adnan Şengörür’ün. Bir ölüme sığmayacak kadar fazla. Hayatını paylaştıklarından biri de Selim Gündüzalp’ti. Hangisi diğerini yaşatıyordu acaba, gerçekten hayatta olan kimdi? Deryaya karıştıktan sonra hangi damla ayrılabilir ki birbirinden? “İnsanlar hayatlarında bir defa buluğa ererler. Dehanın çocukları birden fazla!” der Bernard Shaw. Hüseyin Adnan Şengörür, ‘dehanın çocuğu’ olmayı ‘hakiki bir dehayla’ reddederek başardı bunu. Aklın yanına gönlü koyarak. Bilginin yanına tevazuyu yoldaş ederek. “Hurdacı Osman’ın oğlu” olduğunu hiç unutmadı. Hurdacı Osman’ın nasıl bir beyefendi olduğunu ayrıca anlatmamız icap eder. Hüseyin Ağabey’in baba evini, odasını, kardeşlerini, babasını, annesini defalarca görmüş, aralarında yaşamış biri olarak söylüyorum bunları. Okul hatıraları, özellikle Atatürk Lisesi’nde edebiyat öğretmeni Mustafa Ateş Bey’le ilgili sevgisi ve hatıraları.

Basketbol tutkusu, dönemin iyi takımlarından Vinleks’e transferi, kiliseden bozma salondaki antrenmanda sakatlanması. Sporculuğundaki azim ve kararlılık. Basketbolculuğundaki disiplini yayıncılığa, dergiciliğe aktarmaktaki benzersiz titizliği, çalışkanlığı.

 

Ortaokuldan itibaren adeta ezberlediği Batı klasikleri ve Batı felsefesine hâkimiyeti. Üstad’a bütün kafasıyla, bütün gönlüyle bağlılığı. “Zamanın hakikat zamanı oluşuna” derinden inancı. Güzel sanatlara yeteneği. Klasik Türk müziğine. Osmanlı’ya. İstanbul’a tarifsiz hayranlığı, aşkı. Bütün bunları sadece kelamla ya da yazıyla ortaya koyan bir entelektüel değildi Hüseyin Adnan Şengörür. Her cümlesinin arkasında bir yolculuk, bir mekân, bir insan, bir hayat vardı. Ya da şöyle söyleyelim, tamamı gerçek anlardan, zamanlardan, insanlardan düşünceler, konuşmalar, yazılar üretti, yaşattı. Attilâ İlhan’ın “Birkaç hayat çıkarır yaşamasından” mısrasındaki gibi çok sayıda hayat çıkardı yaşamasından. Zafer dergisi bu hayatların başında gelir. Ardından yazılanların çokluğu, benzerliği, tutarlılığı, samimiyeti ortada. İnanıyorum ki, yazılanlardan çok daha fazla hatıra, sevgili dostlarının, arkadaşlarının, talebelerinin hafızasında saklı. Her yakını onları birer kâğıda, diline, Türkçesine, imlasına bakmadan yazıp götürüp Zafer’e teslim etmelidir.

“Bir insanı anlatmak onu yeniden yaşatmak gibidir” mealinde bir hadisten söz etmişti bir görüşmemizde. Size bir sırdan haber vereyim son olarak. Hüseyin Ağabey, memleketi Adapazarı’nda, babasının yanına emanet edilmeden evvel, canından çok sevdiği İstanbul’la vedalaşmadan, “İstanbul’un minareler katından” son bir defa geçmeden, Eyüp Sultan Hazretleri’ne veda niyazında bulunmadan kabre girecek adam değildi! Vefatından sonraki ‘mecburi’ İstanbul yolculuğu ne sıradan bir yolculuktur ne de ölmüş birinin yapacağı bir yolculuk. O veda yolculuğu, “Ölümse, gülümse” diyerek yaşayan tek yazarın vefasına tanınmış bir ilahi imtiyaz, vedasına sunulmuş bir hediye-i Resulullah’tır! Onun için yazın ne kadar hatıranız varsa. Haberdardır. Mutluluk duyacaktır. Vefa hem şanımız, şerefimiz hem de vazifemizdir.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)