Medineliliğimizi kaybettik

Osmanlı ordusunun İstanbul’a yaptığı son kuşatma harekâtının merkezi olan Haliç kıyısındaki Eyüp, Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin kabrinin bulunması dışında, kuşatma sürerken Fatih Sultan Mehmet Han’ın ilk ikamet ettiği İstanbul semti olarak da önem kazandı. Bugünkü İstanbul, Eyüp’ten başladı.
Yayın Tarihi: Ağu 6, 2017
FavoriteLoadingBeğen 17 mins

Türk tarihinin en önemli zamanlarında devlet merkezi olarak kullanılan Topkapı Sarayı, bugün aynı ihtişamıyla ayakta. Hz. Peygamber’in (SAV) Mukaddes Emanetler’i de Topkapı Sarayı’nda korunuyor. Mukaddes Emanetler’i Türk Devleti’nin manevi temellerinden biri olarak nitelendiren Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Küçükaşçı, Türk milletinin reflekslerinde bulunan bu ruhun, Milli Mücadele döneminde olduğu gibi yeniden canlandığını söylüyor.

PROF. DR. MUSTAFA KÜÇÜKAŞÇI. TOPKAPI SARAYI MÜZESİ MÜDÜRÜ.

Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Küçükaşçı, Mukaddes Emanetler’i “Hz. Muhammed ve diğer peygamberlere, sahabe ve İslam büyüklerine, aynı zamanda da Haremeyn şehirleri dediğimiz Mekke ve Medine’ye ait eşya” diye tanımlıyor. Halk arasında genel anlamıyla “Hz. Peygamber’e ait eşyalar olarak öne çıkıyor” diyen Küçükaşçı, Mukaddes Emanetler’in neyi simgelediğini ise söyle anlatıyor: “Hz. Peygamber’in kılıcı, hırkası yani Hırka-i Saadet ve Hırka-i Şerif Camii’nde bulunan Hırka-i Şerif. Kadeh-i Şerif olarak isimlendirdiğimiz Hz. Peygamber’in su içtiği tas. Bir de Hz. Peygamber’in vücudundan eşyalar var. En meşhuru sakal-ı şerif olarak bilinen Lihye-i Saadet dediğimiz Hz. Peygamber’in saç ve sakal telleridir. İslam kültürüne göre ihramdan çıktıktan sonra tıraş olma geleneği vardır. Hac ya da umre esnasında Hz. Peygamber burada, saçından bir parçayı ashaptan bazılarına vermiş. Hz. Peygamber döneminde ona ait eşyaların saklanması geleneğinin başladığını görüyoruz.

Bunun en güzel örneklerinden biri de Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevi’de hutbe okuduğu bir hurma kütüğü. Ashaptan birisi bunu evine götürerek muhafaza ediyor. İslam kültürüne göre, İslam’ın şartlarından biri Hz. Peygamber’e iman etmek. Hz. Peygamber’in yolundan gitmek, inanç ile ayrılmaz bir bütün. Gerek Mekke, gerek Medine döneminde inen ayetlere baktığımızda, çok kapsamlı şekilde Hz. Peygamber’in öne çıktığını görüyoruz. Onun için dini bir vecibe olarak Hz. Peygamber’in hatırasına sahip çıkmak gerekiyor. Bundan dolayı sahabeleri ve sonra gelen Müslümanlar, Hz. Peygamber’e ait olan her şeyi muhafaza etmeyi, hatırasını nesillerden nesillere aktarmayı bir vazife olarak görmüşler. Burada temel hareket noktamız, Hz. Peygamber’in bırakmış olduğu eşyadan çok, onun uyulması için bıraktığı sünnetlerdir. Onun yoludur. Emanetlere gösterilen saygının, Hz. Peygamber’in sünnetine bağlı olmakla ilişkili olduğunu unutmamak gerekiyor.” İstanbul’un İslamlaşma sürecinde Mukaddes Emanetler’in rolünü anlatan Küçükaşçı, fethin ardından Hz. Peygamber’i evinde misafir etmiş ve ilk İstanbul kuşatmasına katılmış Halid Bin Zeyd öne çıkıyor. Hz. Peygamber’in hatırasının devamını sağlayan kişi olarak mezarı bulunuyor ve büyük bir önem veriliyor” diyor. Fatih’in İstanbul’daki ilk külliyeyi Eyüp’te yaptırdığına dikkat çeken Küçükaşçı, “İstanbul’un Türkleşmesini sağlayan fethin tamamlayıcısı olarak Eyüp öne çıkıyor. Nitekim Halil İnalcık da Eyüp’ü orijinal bir Türk şehri olarak nitelendiriyor. Türk şehri olarak ifade etmesinin temel sebebi de hem fethin bir amili hem de Osmanlı başkentinin tarihi ve içtimai kimliğinin teşekkülünde asli bir unsur olması” diye konuşuyor. Mukaddes Emanetler’i, Hz. Peygamber’in hatırasının bir devamı olarak gördüğümüzü ifade eden Küçükaşçı, “Dolayısıyla Hz. Peygamber ile bağlantı kurmada önemli noktalardan biri. İstanbul’da bunu daha önce Halid Bin Zeyd ile sağlamıştık. Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı 1517’de Osmanlı idaresine aldıktan sonra Haremeyn şehirler de Osmanlı idaresine girmiş oldu. Osmanlılar, Hadim-ül Haremeyn yani Mekke ve Medine’nin hizmetkârı sıfatıyla bu şehirlere çok özel bir saygı gösterdiler. Orayı Hz. Peygamber’in hatırasının devamı olarak düşündükleri için, Hz. Peygamber’e ait eşyayı getirdikleri gibi, Mekke ve Medine’nin eşyalarını da kutsal emanetler arasında telakki etmişler. Bu anlayışı hep sürdürmüşler. Eyüp, Osmanlı düşünce dünyasında Hz. Peygamber’in hatırasını taşıyan en önemli mekân olmuş ve bunun devamında da resmi tören ve ziyaretler hep orada yapılmış. Padişah kılıç kuşanırken Eyüp’e gitmiş. Osmanoğulları’nındevamlılığının ve meşruiyetinin simgesi haline gelmiş” diyor.

EYÜP SULTAN CAMİİ

“Eyüp’e bakarak Osmanlı’yı görebilirsiniz”

Medine’deki İslam kültürünün, İstanbul’un yeniden yapılandırılmasına ilişkin etkilerinden bahseden Küçükaşçı, “Eskiden insanlar Medine-i Münevvere’de yaşamaya ve Hz. Peygamber’in yakınında olmaya önem vermişler. Fetihten sonra ise Eyüp semti kurulmuş, insanlar Eyüp Sultan’ın türbesi etrafında olmak istemişler. Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin yakınında olmayı öldükten sonra da önemli addetmişler. O yüzden Osmanlı tarihini Eyüp Mezarlığı’nda görebilirsiniz. Ebu Suud Efendi’nin mezarı da orada, Ali Kuşçu’nun mezarı da, Necip Fazıl Kısakürek’in mezarı da… Bosna’da doğan, Cezayir’de görev yapan biri Eyüp’e defnedilmiş. Sadece buraya bakarak bile Osmanlı’yı görebilirsiniz” ifadelerini kullanıyor. İstanbul’u bir medeniyet merkezi olarak ortaya çıkarmaya çalıştıklarını söyleyen Küçükaşçı, “Müslümanlar, Arap yarımadasının dışına çıktıktan sonra fethetmiş oldukları veya idareleri altına almış oldukları bölgelerin hiçbirisinde, orada yaşayan insanları inançlarına ilişkin zorlamamışlar. Bugün Mısır, Suriye, Irak veya Lübnan’a baktığınızda hâlâ ciddi oranda bir Hıristiyan nüfusunun olduğunu görürsünüz. Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki insanları zorlamamışlar ancak onlara Müslüman oldukları takdirde ilave yeni haklar alacaklarını da belirtmişler. Çünkü Müslüman’ın hakları başka, gayrimüslimlerin hakları başka. Onlara inanç hürriyeti ve ibadet hürriyeti tanınıyor” diyor. Gayrimüslimlere tanınan bu haklara insan hakları temelinde bakmak gerektiğini söyleyen Küçükaşçı, “Müslüman olduklarında daha avantajlı haklara sahip olacaklarını belirtmişler ve Müslüman olmalarını ummuşlar. Ancak din değiştirmeye zorlamamışlar. Bu anlayışın aynısını İstanbul’da da uygulamışız. Bu, tabii İstanbul’un eskisi gibi durması anlamına gelmiyor” diye konuşuyor.

“Yapılaşmada Hz. Muhammed’in (SAV) Medine’si örnek alındı”

Osmanlı’nın bir iskân politikasının olduğunu ve bu politikalar neticesinde bugünkü İstanbul’un altyapısının hazırlandığını belirten Küçükaşçı şunları söylüyor: “Bu anlayışla yapılan camilere bir külliye olarak bakmak gerekiyor. Bu yapılaşma Hz. Muhammed’in Medine’sini örnek almaktır. Hz. Peygamber ile şehir haline gelen Medine’nin ortasında Mescid-i Nebevi var. Evi de Mescid-i Nebevi’nin yanındaydı ve Mescid-i Nebevi yalnızca namaz kılınan bir mekân değildi. Birçok fonksiyonu vardı. Külliye dediğimiz geleneğin çekirdeğini burası teşkil ediyor. Onun için Müslümanlar daha sonra nereye giderlerse gitsinler, idareleri altına aldıkları yerde bir külliye inşa ederler. Eyüp Sultan, bunun bir prototipidir.”

“Külliye dediğimiz geleneğin çekirdeği Medine’deki Mescid-i Nebevi’den geliyor.”

 

“İstanbul, İslam’ın siyasi merkezi olarak kabul edildi”

Küçükaşçı, İstanbul’un İslam tarihi içindeki önemine ilişkin, “Eskiden insanların İstanbul’a uğramadan haclarının tamamlanmadığını düşünmesi, İstanbul’un kutsallığını gösteriyor. Çünkü İslam tarihini belirleyen en önemli yer. İstanbul, İslam’ın siyasi merkezi olarak kabul edilmiştir” diyor. Mukaddes Emanetler ve Eyüp Sultan’ın iki önemli unsur olduğuna dikkat çeken Mustafa Küçükaşçı şöyle anlatıyor: “İstanbul, İslam dünyasında halifeliğin merkezi kabul edilmiş. Mukaddes Emanetler, bu işaretlerden biri. Yavuz’un Mısır seferinin yanı sıra diğer Osmanlı padişahlarının da dünyanın dört bir yanındaki emanetleri buraya toplamaya çalışmaları ve onları korumaları, onları evlerinin en özel köşesinde saklamış olmaları, İstanbul’un İslam dünyasının lideri olma vasfını gösteriyor.

Hz. Peygamber’in kurduğu Medine, dört halife döneminde İslam dünyasının belirleyici şehri olmuş. Arkasından İslam dünyasının siyasi merkezi Şam, Şam’dan sonra Bağdat, Bağdat’tan sonra Kahire ve Kahire’nin ardından da İstanbul olmuş.

TOPKAPI SARAYI –
“Eskiden insanlar İstanbul’a uğramadan haclarının tamamlanmadığını düşünüyordu. Bu, İstanbul’un kutsallığını gösteriyor.”

 

Ve hâlâ da öyle. İslam dünyasının birlikteliğini sağlayacak en önemli ve temel noktalardan biri.”

Küçükaşçı, “İstanbul bu özelliğini korumaya devam ediyor mu” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: “Zaten İstanbul’un belirleyici olma özelliği devreden çıkarıldıktan sonra İslam dünyası bu hale gelmiş. Tabii siyasette belirleyici olmanız için ekonomik olarak da güçlü olmanız gerekiyor. Bu gücü kaybettiğiniz zaman bunu toparlamak zor oluyor. Ancak Arap dünyasında devletler ekonomileri güçlü olmasına rağmen varlıklarını siyaseten hissettiremiyorlar. Bunun nedeni de arkalarındaki bu manevi geleneğin olmaması. Bizdeki bu binlerce yıllık gelenek aslında bize gücümüzün üstünde birtakım yükümlülükler de getiriyor. Son 30 yılda Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin, geçmişteki gibi bir birleştiricinin olmamasından kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gelenekçilik başka, geleneğini kaybetmek başkadır. İslam dünyası şu anda geleneğini kaybetti. Özellikle İslam’da gündelik hayata dair konularda bedevi bakış açısı yaygın hale geldi. Medineliliğimizi yani şehirliliğimizi kaybettik. Bu da kullanılmaya açık grupların ortaya çıkmasına neden oldu. DAEŞ buna örnektir. Geleneğimizi iyi anlamamız gerekiyor. Bunun farkına varmadığımızda İslam ile ‘terör’ sözcüğü yan yana getirilebiliyor. Gelenekçilik olarak düşünmeyelim bunu.

YENİLENEN TOPKAPI SARAYI MÜZESİ’NİN AÇILIŞINI CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN YAPMIŞTI

 

Geleneğinizi güncellemeniz ama karşı çıkmamanız lazım.” Hırka-ı Saadet’in, Emeviler ve Abbasiler’de olduğu gibi Osmanlılarda da devletin resmiyetinin ve devamlılığının simgesi haline geldiğini söyleyen Küçükaşçı, “Yahya Kemal, Topkapı Sarayı’nı gezdikten ve Mukaddes Emanetler’in yanında 24 saat Kuran-ı Kerim’in okunduğunu gördükten sonra diyor ki: ‘Bu devletin iki manevi temeli vardır. Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan, ki hâlâ okunuyor. Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kuran, ki hâlâ okunuyor. Eskişehir’in, Afyonkarahisar’ın, Kars’ın genç askerleri siz bu kadar güzel iki şey için dövüştünüz.’ Bu, Çanakkale ve Milli Mücadele esnasında savaşa askerlerin ne için savaştıklarını ve Cumhuriyet döneminde de Mukaddes Emanetler’in ne anlam ifade ettiğini anlamak için önemli. Milli Mücadele’deki ruhu anlatıyor. Vatan sevgisi ile inancın nasıl bütünleştiğini gösteriyor” diyor.

“Sela ve ezan birleştirici unsur”

Mukaddes Emanetler’i, devletin manevi ayaklarından biri olarak görmek gerektiğini ifade eden Küçükaşçı şunları söylüyor: “Bir devletin manevi temelleri vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi değerlerinden birisini Yahya Kemal o zaman bu cümlelerle ifade etmiş. Aynı şekilde biz de bunu bugün hissettik. 15 Temmuz bunun en somut örneği. Çünkü selanın ve ezanın aslında sembolik anlamda birleştirici unsur olduğunu, ne için mücadele edildiğini, neye sahip çıkılması gerektiğini daha iyi anlamış olduk. Buradaki ruh esastır.

Mukaddes Emanetler’e eşyadan çok, o eşyanın etrafında oluşmuş kültür ve İslam medeniyeti ile bu medeniyetin sonraki dönemlerdeki tezahürleri olarak bakmak lazım.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)